Sosyal Medya

Makale

Ebu Leheb Niye İman Edemedi?

Ebu Leheb, hakikati açıkça inkâr etmiş, risalete karşı çıkarken Mekke müşriklerinin başını çekmiş ve bu sebeple kâfir olarak hakkında hüküm verilip sure indirilerek ölmeden önce cehennemle müjdelenmiştir. Bir kimse hakkında ölümünden önce verilmiş bu karar oldukça sarsıcıdır. O, Peygamber (sav)’i zora sokup (hâşâ) yalancı çıkarmak, bu şekilde tuzak kurmak, yani hakkında inen sureyi iptal etmek amacıyla dahi iman ettiğini söyleyemeyecek kadar aciz kalmıştır. O’nun iman edememesinin ya da yalancıktan da olsa iman ettiğini ilan edememesinin meselenin mucize tarafını oluşturduğu söylenir.

Bazıları Peygamber (sav)’in, böyle bir riski üstlenemeyeceğinden yola çıkarak Allah’ın Ebu Leheb’e iman etme imkânı vermemesini vahyin Allah’tan geldiğine delil saymıştır. Oysa Kur’an’ın evrensel özellik taşıyan ilkeleri bu şekilde savunmaya ihtiyaç hissettirmez. Üstelik Allah’ın durduk yerde bir kişiye iman etme imkânı vermemesi de düşünülemez. Ebu Leheb’in iman etmemesi bütünüyle kendi kazancıdır. Burada sonuç itibariyle Allah’ın hayata koyduğu bir ölçü işlemiştir. Buna göre bir kimse uzun süre kötülük yapar ve bundan vazgeçmezse bir süre sonra geri dönemez hâle gelebilmektedir. Zaten uyarı ya da öğüt sayılması gereken de kişiye bunu hatırlatmaktır.

Artık vahiy kesildiğine göre bir kimsenin bu şekilde damgalanmasına ve iman edemeyecek şekilde tanımlanmasına, yani mucizenin tekrar etmesine de imkân yoktur. Dolayısıyla eğer mesele bu şekilde ele alınacaksa, surede yer verilen mesaj atıl kalmaktadır.

Bilindiği gibi mucize son Resul olan Peygamber (sav) ile birlikte vakıanın dışında gerçekleşen olağanüstü hâl beklentisinden vakıanın içine alınmıştır. Buna göre tabiatta yer alan pek çok şey; yaratılışı ve sahip olduğu özellikleri itibariyle insanı aciz bırakır. Hakikati arayan bir göz için imana konu yapılabilecek binlerce konu ve insanın yaşamında düşünüp akledebileceği, aciz kalıp ibret alabileceği yeterince mucize vardır. Her an tekrarlanan yaratılış örnekleri mucizenin ta kendisidir ve bu durumda dürüst davranmak, yalandan kaçınmak ve vahyin rehberliğini kabul etmek için hayatta bulunan ölçülü hâlin dışına çıkılmasına, yani olağanüstü güç gösterilerine ihtiyaç yoktur. Kur’an ile beraber buna ihtiyaç kalmamıştır.[1]

Leheb ya da Tebbet suresinin asıl mesajı, sermaye (mal) ve bununla elde edilen gücün insanlara zarar vermesini önlemektir. Sureden elde edilen mesaj müminlerde bu bilinci uyanık ve canlı tutmaya yarar. Servetini ve bununla sağladığı gücünü (iktidar vs.) kötüye kullananlar için “kahrolsun” demeyi önerir. Böylece kişinin sahip olduklarıyla başkalarına zulmetmesine engel olunmaya çalışılır. Bu anlamda Ebu Leheb de ölmüş ama söz konusu tutumu sebebiyle bir sembole dönüşmüştür. O, kazancı ve bununla elde ettiği iktidarını korumak maksadıyla putlar üreten ve hakikatin ortaya çıkmasına engel olan haris, kötü niyetli bir insan tipolojisi oluşturur. Dolayısıyla bizzat burada önemli olan bu şekilde davranmaktır. Yani evrensel olan onun şahsı değil serveti ve onunla elde ettiği gücü sadece kendi çıkarları için kullanan herkestir. Karısının kendisine verdiği destek de kötülüğe katkıda bulunan, arka çıkan herkesi mahkûm etmeye yarar. Nihayet Tebbet suresinden sonra müşrikler kendi adlarının da Ebu Leheb gibi söz konusu edileceğinden sakınarak başka bir taktik ve tuzağa yönelmişlerdir. Hemen arkasından indirilen Tekvir suresi bunun açık bir örneğini verir. Oysa Tebbet suresi sembolik yaklaşımıyla, Ebu Leheb’in şahsında onun gibi davranan Velid b. Muğîre, As b. Vâil, Ebu Cehil gibi onlarca müşriği de işin içine katmıştır. Ancak müşrikler bunu da anlayamamışlardır. Ayrıca nüzul sırası dikkate alınırsa Tebbet suresine gelinceye kadar kâfir ve müşriklerin çok ağır ifadelerle eleştirildiği görülecektir. Fakat bu eleştiriler her seferinde isim vermeden vasıf ve sözler üzerinden yapılmıştır. Onlara göre Peygamber (sav) bunları (hâşâ) kendi uyduruyordu. Buna karşılık onlar, Peygamber (sav)’in korkacağı düşüncesiyle onu tehdit ederek âdeta “Ortaya konuşma isim ver.” tavrını sergilemiş olmalıdırlar. Allah da Mekke’nin en güçlü liderini ve en zenginini seçerek isim vermiş, bu şekilde elçisine ve ona güvenen arkadaşlarına onlardan korkmaması gerektiğini öğretmiştir. Bu anlamda sure elçiye destek vererek, kâfirlerin bir şey yapamamış, karşılık verememiş olmalarından hareketle vahyin sahada ne kadar canlı müdahale/ mücadele ettiğini de kanıtlamıştır.[2]

Ebu Leheb’in iman edememesinin nedeni uzun süre kötü davranması hasebiyle geri dönemeyecek kadar çok kötülük yapmasıdır. Haksız kazanç ve sömürü onun ahlakı olmuştur. Bir insanın vaz geçemeyeceği derecede uzun soluklu bir tavrın içine girmesinin onu içinde bulunduğu çerçeveye hapsedeceğini herkes bilir. Kur’an’da buna kalp mühürlenmesi denilir.[3] Buna göre Ebu Leheb iman etmemiş değil, kendi, kesbi doğrultusunda edememiştir ki bu, batıl yolda uzun süre kalan bir kişinin varacağı yeri göstermesi açısından da etkili bir örnektir.

Ebu Leheb, ölünceye kadar Peygamber (sav)’i yeneceğini düşünmüş ve menfaatlerini terk etmeyi yalandan da olsa düşünmemiştir. Nihayet Rasulullah’ın Mekke’den hicret etmek zorunda kaldığı düşünülürse, iman etmiş mek gibi bir tuzağa da gerek duymamış, Bedir savaşından sonra da bir tuzak kurmaya fırsat bulamadan ölmüştür. Nitekim O’nun yalandan ve Rasulullah (sav)’ı zor durumda bırakmak kastıyla iman etmesi hâlinde de durum değişmezdi. Eğer böyle olsaydı, kısa sure sonra küfrü yeniden ortaya çıkardı. Çünkü O, iman etmesi durumunda adalete teslim olması gerektiğini, yani haksız kazançlarından vaz geçip servetini başkalarıyla paylaşmak zorunda kalacağını biliyordu. Namaz kılacak, oruç tutacak, infak edecek, zina edemeyecek, kumar oynayamayacaktı. Üstelik Muhammed (sav)’den emir alacak, köle ve değersiz olarak gördüğü Bilal-i Habeşi ile eşit sayılacaktı. Gururu ve yaşam biçimi, buna elvermedi. Özellikle Mekke döneminde samimi bir şekilde iman etmenin açılımı bunlardı. Yani bu günkü gibi sadece Cuma namazına gidip kurban kesmekle –ki onun yaşadığı dönemde Cuma namazı ve kurban yoktu- yetinemezdi. İman etmek, her şeyini Allah yolunda yetim ve yoksullarla paylaşmak, servet biriktirmemek, çıkarları doğrultusunda iktidara yapışmamak, zulme seyirci kalmamak ve hoşuna da gitse içki, kumar gibi başkalarına zarar veren kötülüklerden uzak durmayı gerektiriyordu.[4] Bunları yapmadığı sürece kimse onun iman ettiğine inanmaz ve komik bir duruma düşerdi. Yalandan da olsa bunları yaparak iman etmesi hâlinde de samimiyetini uzun süre devam ettirebilmesine imkân yoktu. Çünkü ödeyeceği bedeller çoktu. Bütün bunları göz ardı ederek meselenin mucize ile yorumlanması sureden çıkarılacak sonuçları buharlaştırmaktadır.

Kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah, O’nun geri dönemeyecek kadar çok günah işlediğini biliyordu. Gerçekten iman edemezdi, zira geri dönemez durumdaydı. Yalancıktan da iman edemedi. Çünkü sorumluluklarını üstlenemezdi. Bugün de onun gibi servetini ve onunla elde ettiği gücü sadece kendi menfaatleri için kullanan, bunu muhafaza edebileceği her türlü vasıtayı meşru gören ve bu şekilde insanlara zarar vermekten kaçınmayan pek çok insan, kurum veya devlet vardır. Önemli olan onların bu tutumuna aldanmamaktır. Leheb suresinin indiriliş amacı, insanları mucize beklentisine sokmak değil, emeğin sömürülmesine karşı canlı ve uyanık tutmaktır. Bu nedenle Allah sure bağlamında herkesi şöyle demeye davet etmektedir:

Servetini ve onunla elde ettiği gücü başkalarına zarar vermek için kullanan herkes kahrolsun.

 

[1] Burada sözü edilen mucize, özellikle inanmak için şart koşmanın arkasından gelen olağanüstü hâl beklentisidir. Yoksa kişinin elinden geleni yaptığı ve buna rağmen aciz kaldığı zor anlarında Allah’ın bir şekilde yardım edeceği ümidi elbette saklı tutulmalıdır.

[2] Ebu Leheb bir “lakab”dır. Elbette Abdullah b. Uzza denilen şahsa aittir. Ama yine de sadece bir lakaptır. Ve konu lakap üzerinden anlatılır. Fakat surenin hem lakabını hem de eşini söz konusu etmesi hasebiyle ilgili şahsın o kişi olduğunu herkes anlar, bilir. Çünkü serveti ve onunla elde ettiği gücü kötüye kullananların başını çeken odur. Onun gibiler de bundan nasibini alır. Yine söylemek gerekirse bu durumda kınanan şey, ortaya konan tavırdır.

[3] Bakara suresi, 2. ayet; Nisa suresi, 155-158. ayetler; En’am suresi, 46. ayet; A’raf suresi, 100, 101. ayetler, vb.

[4] Onun kadar olmasa da zengin sayılan ama bütün malını doğru yolda harcayan Ebu Bekir (ra)’in tutumu burada hatırlanmalıdır.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');