Sosyal Medya

Makale

Diyalektik

—psuedo hayatlar—

—Ömrünü kendini kanıtlamakla geçirmek insan için ne kadar yorucu bilemezsin. Durup dururken iyi biri olmak da mümkün değil üstelik. Bir şeyler yapmak lazım. İyilik yapmak hiç kolay değil. Başa kakmadan, hava atmadan, sevdiği şeylerden vererek ve hele bedel ödeyerek fedakârlık yapmak bayağı zor.

—Zor ama abartmamak da lazım. Hayata bir kere geliyorsun. İyilik yapacağım diye kendimi helak edemem. Zaten iyi biriysen kendiliğinden yapacağını yaparsın. Üstelik bu dünyada başımıza gelmeyen kalmadı. Sanırım bu musibetler, günahlarımızı oldukça temizlemiştir.

—Evet, çektiğimiz sıkıntılar günahlarımıza kefaret olabilir. Ancak bu temizlik düşüncesi, sırf insanın başına gelen belalar yüzünden kendiliğinden gerçekleşen bir şey değildir. Nitekim insanın ödediği bedellerin neredeyse tamamı kendi yüzündendir. Bu kefaret, dert sahibi kişinin sıkıntılı anlarında göstereceği olumlu tavırların sonucunda gerçekleşebilir. Direnmeden, sabretmeden, Allah’a yönelmeden sadece dert sahibi olmakla temizlik olmaz. İyi biri olmak için gayret etmek lazım. Sen günaha girme de hayatını gene yaşa. Günahın insanı rezil eden bir tarafı var. Üstelik başkalarını da günaha sokup onlara zarar verebilirsin.

—Kime, ne zarar verecekmişim? Öyle bir şey olsa hepsinin günahı benim boynuma olur, sanırım.

—Bunun inkâr edenlerin sözü olduğunu bilmiyor musun?

—Nasıl yani?

Kur’an’da bir ayette şöyle denir; “Ve (O, şunu da bilir ki,) hakkı inkâr edenler, (her zaman olduğu gibi,) inananlara: ‘(Gelin) bizim (hayat) tarzımıza uyun, günahlarınız bizim boynumuza!’ derler. Hâlbuki onlar, (bu şekilde yanılttıkları kimselerin) hiçbir günahını yüklenmezler: Dikkat edin, onlar yalancıdırlar!” (Ankebut, 29/12)

—Sonuçta tövbe kapısı açık değil mi?

—Açık tabii de “Önce her haltı yiyeyim sonra nasıl olsa tövbe ederim.” şeklinde olursa doğru olmaz.

—Ne demek istediğini anlamadım.

—Sen Yusuf’un kardeşlerini duymadın mı? Şöyle söylemişlerdi; “Aralarında dediler ki: Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!” (Yusuf, 12/9)

—Her şeye ayet okuyorsun.

—Senin için cenneti istiyorum da ondan.

—Cennet vadi uzun süreli bir mükâfat gibi gözüküyor. Dedem doksan yaşında öldü. Babam seksen beş. Ben de en az seksen bilemedin yetmiş sene yaşarım gibi geliyor. Düşün bir kere; Sabahın köründe kalk abdest al, namaz kıl, bunu günde beş defa tekrarla. Kışı var, soğuğu var. Haksızlık yapmayacağım diye gereksiz bir hassasiyetin sorumluluğunu yüklen. Bu saçma sapan ortamda kimseye zulmetmeyeyim diye ince ele sık doku. Üstelik haksızlıklara karşı çıkmanın risklerini üstlen. İyilik yapmayı planlamanın sıkıcılığına katlan. Ona buna şeker dağıt. Neymiş yaklaşık elli altmış sene sonra cennete girecekmişim. Hadi canım sende. Şehre çok uzak, dağın başında bir yerdeki arsaya yatırım yapmak gibi bir şey bu. Kim elli sene sora kâr etmeyi düşünerek böyle bir yatırım yapar. Bu iş, hiç getirimli bir şey gibi gözükmüyor.

—İnsanın menfaatine düşkünlüğünü bilirdim ama bu kadar her şeyden kâr etmeyi beklemene şaşırmalı mıyım bilemiyorum! Hem inandığını söyleyip hem de böyle çıkarımlarda bulunman insanı şaşırtıyor. Dünyada uygulanmadığı sürece dinin öğütlerinin ahirette ne faydası olabilir? Başıbozukluğun faturası, yaşarken ortaya çıkmıyor mu? Hiç kimsenin seni görmediğini ve başıboş bırakılacağını mı zannediyorsun. Yaptıklarının sonuçlarını daha dünyadayken tatmaya başlarsın. Ahireti, mükâfat ya da cezanın mutlaka ve tam olarak karşılığının görüleceği yer olarak düşünmelisin. Her şeyin hesabının görüleceği yer. Daha yaşarken kimini bela bulmuş kiminin de kapısının eşiğinde beklediğini görmüyor musun? Nitekim ne zaman öleceğini de bilemezsin.

—Benim atalarım dindar insanlardı. Ben de sanırım dönüp dolaşıp sonunda kürkçü dükkânına geri döneceğim. Kanımızda din var, nasıl olsa. Benim dedem sabaha kadar Kur’an okurdu. Benim de kalbim temiz. Kimseye bilerek kötülük yaptığımı hatırlamıyorum. Bir batılı gibi yaşadığımı biliyorum. Bu da affedilir bir şey olsa gerek. Sokakları tertemiz. Ekonomileri, teknolojileri bizden çok ileride. Medeniyet onların ki kardeşim. İslam dünyasının haline bir bakar mısın? Açlık, sefalet kol geziyor. Ne yani onları mı örnek alacaktım?

— O beğenmediğin müslümanlar, yeri geldiğinde seninle her şeylerini paylaşırlar. Ama Batı’da insan ilişkileri ne halde? Komşuluk var mı? Birbirlerine yardım ediyorlar mı? Bireysellikleri had safhada değil mi? Kendi ülkeleri dışında olup biten zulümlere ne kadar duyarlılar. Üstelik bu zulümlerin bir kısmını kendi yöneticileri yapmıyor mu? Medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavar. Sürekli saldırıp sömürerek kendi refahını sağlıyor. Bütün dünyanın zenginliklerini bu ya da şu şekilde kendilerine akıtıyorlar. Orta doğu’nun petrolleri, Güney Afrika’nın altınları, az geliştirdikleri veya bir türlü geliştirmedikleri ülkeleri uluslararası şirketleriyle her türlü sömürmüyorlar mı? İlerlemek; savaş açmak, silah satmak ve işgal etmek midir? İlim ve teknoloji, insanların ortak mirasıdır. İnsan olmak, yüzünü batıya ya da doğuya çevirmek değil kendin olmaktır. Müsaade edersen sana yine bir ayet okuyacağım.

“Baksana o kendilerini övüp yücelterek temize çıkaranlara! Hayır, Allah, dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl kadar haksızlık edilmez. Bak, kendi uydurduklarını nasıl da Allaha isnat ediyorlar? Bu da, onlara belli bir günah olarak fazlasıyla yeter! Baksana o kendilerine kitaptan bir nasip verilenlere! Putlara (asılsız muammalara) ve şeytanlara (ne kadar batıl varsa hepsine) iman ediyorlar ve yetmezmiş gibi, Bir de kalkıp kâfirler hakkında ‘Onlar, müslümanlardan daha doğru yoldadır’ diyorlar!” (Nisa, 4/49–51)  

—Yahu ben de aynen böyle söylüyorum. Vay canına! Peki, bunlar hiç mi iyilik yapmıyorlar? Her şeyleri kötü mü?

—Hayır, Batı’da da doğuda da iyi insanlar ve yaptıkları iyi şeyler tabii ki var. Sorun insana verilen fırsatın kötüye kullanılması. Şu ayete bir bak bakalım ne göreceksin:

“İmdi, düşün, (ey Muhammed): onlara (dünya hayatının) tadını çıkarmaları için yıllarca fırsat vermişsek ve sonra vaat edildikleri (azap) başlarına geliverse, kendilerine vaktiyle verilmiş olan fırsatın onlara ne yararı olabilir?” (Şuara, 26/ 205–207) 

—Onların kültürleri, sanatı, müziği beni etkiliyor. Bunun neresi kötü?

—Bütünüyle kötü diyemem fakat şu hikâyeyi hiç duymadın mı? “Bir zamanlar ormanın en güzel yürüyen kuşu, saksağanmış. Bir gün leyleği görmüş. İncecik bacaklarıyla çıtı pıtı yürüyüşünü çok beğenmiş. Onun gibi olmak istemiş. Başka bir gün, serçeyi görmüş, zıp zıp zıplıyor. Çok hoşuna gitmiş ve onu taklit edip onun gibi olmak istemiş. O gün bu gündür, saksağanın artık kendisi gibi yürüyemez olduğu söylenir.”

—Yani önce kendin ol, tarihine, kültürüne sahip çık, sonra bak güzel şeylerinden faydalan mı diyorsun. Körü körüne taklit etme ya da bağımlı olma gibisinden.

—Babana rahmet, aynen bunu söylüyorum. Bugün çok öteye gitmeye gerek yok. Etrafında ahlakı yalnızca tuvalet adabına indirgeyenler veya dini, mübarek saydıkları gecelerde simit dağıtmaktan ibaret sayanlar vardır herhalde. Hani sadece biri ölünce ya da tuvalete gitmek için camiye girenler var ya. Dert sahibi olmadan Allah demeyenler. İşte onlardan biri olma diyorum.

—Haksızlık ediyorsun. Benim anneannem kapı gıcırtısına ayet okurdu. Çok sıkıntılar çekmişler. Babam eskiden Beykoz kundura fabrikasında çalışıyormuş. Bayramdan bayrama bir ayakkabı alırmış. Ekmek arası peynir zeytinle büyümüş. Eniştem hakeza. Dolapdere’de iki metrekare bir dükkânda senelerce karın tokluğuna çalışmış. Şimdi hepsinin durumları çok iyi. Hayat böyle bir şey. Gelip geçiyor ve zamanla her şey rayına oturuyor. Sıkıntılar geçip bitiyor. Çalışan kazanıyor.

—Benim de sana anlatmaya çalıştığım bu işte. Kimse “Allah” demiyor. Bu sıkıntıları herkes atlatamıyor. Atlatanlar geriye dönüp bakmıyor. Ders çıkarmıyor. Başkalarını düşünmüyor. Dardayken hatırladığı Rabb’ini, refaha ulaşınca unutuyor. Sonra hiçbir işine onu karıştırmıyor. Rabb’ini unutuyor da ne oluyor sanki? Bütün ilişkileri menfaate dayanıyor. Merhametten ve iyilikten uzaklaşıyor. Şu ayete bakar mısın;

“Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) refahı tattılar ve: ‘Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu (onlar da üzüntülü ve sevinçli günler geçirmişlerdi.)’ dediler (de olaylardan ibret alıp ‘Allah’ demediler). Biz de onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.” (A’raf, 7/95)

—Hiç böyle düşünmemiştim.

—Ebu Leheb’in yaptığı gibi?

—O da kim?

—Shakira, Eminem, Britney Spears, Justin Timberlake, Avril Lavigne, Backstreet Boys, Snoop Dogg, Metallica desem.

—Bunların yedikleri yemekten giydikleri elbiselere kadar bütün hayatlarını bilirim de şu Leheb dediğinle bir alakaları mı var onu anlayamadım.

—Hayır, alakaları yok. Ben sadece dedesi sabaha kadar Kur’an okuyan birinin kendi değerlerine ne kadar yabancı olabileceğini göstermek istedim o kadar. Üzücü bir şey. Üstelik Kur’an’da bu Ebu Leheb’in adına bir sure varken.

—Allah aşkına kim bu adam?

—Aslında lüzumsuz biri. Ama prototip yani örnek olarak önemli biri olmalı ki Kur’an onu hem direkt hem de dolaylı olarak konu edinmiş. Bu adam Mekke site devletinin başkanıydı. Peygamberimizin de amcası. O günün en ileri gelen kabilesi olan Kureyş’in lideri. Atalarına son derece saygılı. Aşırı bir milliyetçi. Geleneklerine oldukça bağlı. Yani muhafazakâr. Peygamber oluncaya kadar yeğenine karşı da müşfikti. Çevrede peygambere olan ilginin arttığını görünce menfaatlerinin sarsıldığını hissetti. Etekleri tutuştu. Kıskançlığından parmaklarını ısırarak ona olan iltifata engel olmaya çalıştı. Sana dolaylı olarak konu olduğu bir sureyi biraz sonra anlatınca onu daha iyi tanıyacaksın. Öncelikle yaptıklarına ve inen surenin içeriğine bakılırsa, Ebu Leheb şöyle düşünüyor olmalıydı;

“Muhammed’in peşinden niye gidiyorlar ki? Bu çocukta bizde olmayan ne var yahu! Allah’a inanıyoruz. Biz de namaz kılıyoruz. Kâbe, zaten göz bebeğimiz. Buraya gelen misafirleri ağırlamayı aramızda paylaşmadık mı? Kimimiz su dağıtıyor, kimimiz yemek. Kimsenin ibadetine karışmadığımız gibi her türlü desteği de veriyoruz. Sabaha kadar tapınsalar her gün oruç tutsalar başımızın üstünde yerleri var. Bu adama bu kadar iltifat niçin? Bizden farkı ve fazlası nedir? Kardeşim, o delikanlı Ömer güya onu öldürmeye gitti onu bile kandırmış. Kesinlikle büyü yapıyor. Bunun başka açıklaması olamaz.”

—Adam haklı sanki, gerçekten fark neydi?

—Müslümanlarla ve özellikle peygamberimizle müşrikler arasındaki fark, gelen surede şöyle dile getirildi;

“Hiç bütün bir ahlaki değerler sistemini (dini) yalanlayan (birini) tasavvur edebilir misin? İşte böyle biridir, yetimi itip kakan, yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan. Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır, onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler!” (Mâun Suresi)

—Bu sureyi duymuştum. Ama farkı hâlâ anlamadım.

—Yani;

“Siz bir düzen ve disiplin içerisinde yaşamıyorsunuz. Hele hele ahlakı, oldukça göz ardı ediyorsunuz. Huzur her mahalleye uğruyor mu? Mekke sokaklarında yerde bulduğu kurumuş et parçasını kemirmeye çalışanlar kim? Açlıktan karnına taş bağlayıp gezenler nerenin insanı? Anlamsız ve gayrı meşru ilişkilerinizin topluma çıkardığı faturayı kime keselim? Siz ahlakı ve ahlaklı olmayı neden sadece kişinin kalbi eylemlerine indirgiyorsunuz? Böylelikle toplumun yozlaşmasına kapı aralıyorsunuz. Rüşvet almış başını gidiyor. Kureyşli hemşerisini ya da adamını bulan işini hallediyor. Güçlü olanı hiç bir kanun bağlamıyor. Zayıflık ve fakirlik kader sayılıp din afyona dönüştürülüyor. Yetimin sahibi yok. İnsanlar mutlu değil. Bunları görmüyor musunuz?” Bir de Muhammed’e ve onun gibi inananların nasıl davrandıklarına ve yaşadıkları toplumun sorunlarına olan duyarlılıklarına bir bakın ve farkı görün.” demeye çalışıyordu.

—Peki, “Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara.” diyor. Ve gösterişten bahsediyor. Burada söz konusu edilenler müslümanlar değil mi?

— Evet, bu sureyi böyle anlayanlar var. Sureden edinilen ilk intiba; konunun Allah’a kulluk noktasında gösteriş yapan ve samimi olmayan münafıklarla ilgili olduğu yönünde. Hâlbuki sure Mekke’de inmiş. Üstelik ilk inen yirmi surenin içinde olması açısından çok erken bir döneme ait. Bilirsin nifak, genellikle korku kaynaklı bir hastalık. İslam’ın güçlü olduğu yerde boy gösterir. Hasta ruhlu olanlar ve güce tapanlar açısından Mekke’de inanmış gibi gözükmek gerekmiyordu. Vahyin inmeye başladığı ilk senelerde inanmanın güçlüğü dikkate alınırsa bu şartlarda nifakın oluşması ve surenin muhataplarının münafıkça yaşıyor olması düşünülemez. Nitekim ilk müslümanların Allah’a teslim olmaları adına yaşadıkları zorluklar dikkate alınırsa böyle bir hastalığa yakalanmış olmaları ihtimali de çok anlamlı değil.

—Öyleyse bu namaz ve gösteriş neyin nesi?

— Kur’an’da; “Onların Beyt(ullah) yanındaki namazları da, ıslık çalmaktan ve el çırpmadan ibarettir…” (Enfal, 8/35) deniliyor.  Anlaşılan bu, müşriklerin namazı. Onların bir şekilde Allah’a saygı seranomileri var.  Günah çıkarıp vicdanlarını rahatlatıyorlar. Ama bu özel ayin gösterilerinin gösterişten öteye kimseye bir faydası yok. Bugünkü gibi.

—Ne gibi yani?

—Bir köyün kalitesi muhtarından belli olur, derler. Bir toplumun kalitesi de kimsesiz ve yoksul insanlarına gösterdiği ilgiyle ölçülmelidir. Çünkü kimsesiz, arkası olmayan ve yoksul bu kimselerin sahibi toplumdur. İyilik, karşılıksız olmalıdır. Harcadıkları şeyleri vergiden düşüp bir de üzerine tabelasını asmak gösteriş değil de nedir?

—Onlar ne yapsın? Bu dünyanın fakiri fukarası biter mi?

—Belki bitmez, Ama sosyal adaleti sağlayabilirsek en azından herkesin insanca yaşamasını temin edebiliriz. Zenginle fakir arasında uçurum olmaz. Biri yatıyla mavi yolculuğa çıkarken öteki soğan ekmeğe muhtaç kalmamalı.

—Batı’da bu sorunu halletmişler işte.

—Hiç de görüldüğü gibi değil. Neyi halletmişler. Evet, ekonomik durumları bizden iyi. Ama arka bahçeleri var. Eğitim ve sağlık hizmetleri sınıflara göre düzenlenmiş. Pek çoğunda da yeterli değil. Adalet kendi beyaz insanları için farklı işliyor. Irkçılık almış başını gidiyor. Amerika’da zenci, İngiltere’de Hintli, Almanya ‘da Türk olmak kolay mı sanıyorsun? Avrupa’da göçmen olsaydın beni daha iyi anlayacaktın. Buralarda insanları eşit gören anlayış hala yok. Uluslararası metinlerde kâğıt üzerinde yazılanlar seni kandırmasın. Özgürlük ve adaletin nasıl çıkarlarına konu olduğunu ve herkesi kapsamadığını tarih ve zaman sana göstermiş olmalıydı. Teknolojik gelişmeler, kimin hayatını rahatlatıyor ve nasıl sömürüye konu oluyor bir bakar mısın? İnsan ya da ülkeler arası ilişkilerde ahlakı göz ardı eden yaklaşımlarla bir yere varılamaz. Maharetini; yaptığı bombalar, işgal ettiği topraklar ve öldürdüğü insanlarla gösteren bir medeniyeti gelişmiş sayamayız.

—Anlaşılan içinde yaşadığı toplumun sorunlarından uzak, sorumluluklarını göz ardı etmiş eylem türleri kişiyi Allah’a yaklaştırmıyor.

—Aynen öyle. Kur’an’da toplumsal sorumluluk ve insanların birlikteliği o kadar önemsenmiştir ki bizzat bireylerin işlediği suçlardan dahi toplum sorumlu tutulmuştur.(2/73) Toplum, kendi içinde işlenen suçlardan ve özellikle mağdur kimselerden sorumludur. Bu yüzden bir mahallede bir insan acından ölse bütün mahalle “katil” damgası yer. Bu durumda komşusu açken tok yatmak, sadece ahlaki bir zafiyeti değil aynı zamanda toplumsal bir suçu ve âhirete yönelik bir cezayı da hatıra getirmelidir.

—Farklı şeyler söylüyorsun. İlgimi çekti. Seninle bu konuları zaman zaman konuşsak diyorum.

—Niye olmasın! Yeter ki sen iste. Ayrılmadan önce sana son bir ayet daha okumak istiyorum.

—Neyle ilgili?

—İnsan ilişkileriyle. Doğru dürüst anlaşılsa ve yaşansa insan için ne türden kazanımlar sağlayacağını düşünmeni istediğim için. İnsan ve içinde yaşadığı toplumun mutlu olması adına…

—Lütfen, okur musun?

—Ayet şu;

“Görme özürlü, topal veya hasta gibi özürlülerin sizin evlerinizden yemek yemelerinde mahzur olmadığı gibi, sizin de eşlerinize yahut çocuklarınıza ait evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarları size bırakılıp sahip çıkmanız istenen yerlerden veya arkadaşlarınızın evlerinden yemek yemenizde mahzur yoktur. İster toplu, ister ayrı ayrı yemenizde de sakınca yoktur. Evlerinize girdiğiniz zaman Allah katından kutlu, feyizli ve bereketli bir iyi dilek temennisi olarak birbirinize selâm verin! İşte Allah size ayetlerini böylece açıklıyor. Umulur ki düşünüp hikmetini anlarsınız.” (Nur, 24/61)

—Buradan ne anlamalıyım çıkaramadım.

—Kardeşin, halan, teyzen, dayın, arkadaşın gibi ayette sayılan kişilerden birer taneye sahip olsan asgari on bir ev yapıyor. Sayı, sahip olduğun akraba ve arkadaşa göre çok daha fazla artabilir. Yani bu evlerden yiyebilecek durumda olmalısın anlamında. Aslında hepsi senin evin manasında. Tabii bunun için de onlara gerekli ilgi ve alakayı göster ve uzak durma diyor. İnsan, sadece bu güvence ile bile hayata daha olumlu bakmaz mı? Doğru olanı yapmak ve haksızlıklara karşı çıkmak adına daha cesur davranmaz mı? Çünkü her halükarda aç ve açıkta kalma tehlikesi ortadan kalkmış olmuyor mu? Bu durumda geleceğe dair korkularımızın önemli bir kısmı kendiliğinden yok olmayacak mı? İşte sana mutlu bir insan ve sağlıklı bir toplum tablosu.

—Aklıma “Evinden yiyebileceğim acaba kaç arkadaşım ya da dostum var.” diye bir soru geldi. Haklısın, bu ilişki biçimi tek başına pek çok sorunu halledebilir gibi gözüküyor. Peki, en azından inanan insanlar bunları bilmiyorlar mı? Neden yapmıyorlar?

—Bir kısmı inanıyor ve yapıyor. Bazıları da farkında değil. Ama asıl sorun aynı evde birbirine yabancı dede-torun, baba-oğul, anne-kızlar yaşaması. Bir toplumun yozlaşıp çürüyerek yıkılması sadece topla tüfekle olmuyor. En kötüsü kültürel erozyon. Sana ait bütün değerlerin buharlaşmasıyla gerçekleşen kimlik bunalımları. Batı kültürünün bize ait olmayan hızlı değişimini onlar gibi arka planda ödedikleri bedelleri yaşamadan ithal edilince bu şaşkınlıklar oluşuyor. Belki aç gözlülüğümüzü terbiye edecek olan Kur’an ahlakını göz ardı etmemizin sonuçlarını görüyoruz. Belki de peşinden koştuğumuz Batı’nın kültür emperyalizminin faturasını ödüyoruz.

—Ne “belki”si duruma bakılırsa “tamamen” öyle. Ne büyük bir bedel ama!

—Görüşmek üzere. Selamun aleyküm.

—Bir dakika, ayrılırken de selamun aleyküm mü diyorsun?

—Evet, karşılaşınca da ayrılırken de denir.

—Bu sözün tam karşılığı nedir, söyler misin?

—“Selam sizin üzerinize olsun.” anlamında bir temenni, dua.

—Allah’ın selamı değil mi?

—Hayır, benim selamım. Sana selam veren benim. Şimdi ayrılıyoruz. “Selam”; esenlik, rahmet, barış gibi anlamlara gelir. Biz kardeşiz. Birbirimizden sorumluyuz. Dertlerimizi paylaşarak çekilebilir hale getiririz. Dedikodunu yapmam, arkandan konuşmam, kuyunu kazmam, benden sana “barış “ dışında bir şey gelmez. Sıkıntın mı var yanındayım; borcun mu var, yardım edeyim; hayattan korkma, arkandayım demektir. Kısacası “Benden sana zarar gelmez. Eğer bir sorunun varsa yardıma hazırım, temennim her şekilde selamete çıkmandır.” anlamında muhatabınla aranda imzaladığın bir nevi sözlü bir güvenlik belgesidir bu.

—İyi de Allah bunun neresinde.

—Tam üstünde. Yani inanan bir kimse için selam da odur, selamet de ondandır. Ancak burada benim selamımla Allah arasında dolaylı bir ilişki var. Selamı veren benim. Bu bir dua. Benim duamı gerçekleştirecek ve selamete çıkaracak olan o. Yani resmi ben yapıyorum ama çerçevesini ve kalitesini belirleyen o oluyor.

—Öyleyse sana da selamun aleyküm.

—Ve aleyküm selam.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 8-9. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.