Sosyal Medya

Makale

Sorular Cevapsız Kalmayacak

—henüz vakit kaldıysa—

Haram Tehlike Demektir

İnsanlar, düzenli ve disiplinli yaşayabilmek için kurallara ihtiyaç duyarlar. Pek çok şeyi, kendilerine yasaklarlar. Fakat bu yasaklar, zamanla insanların yaşam alanlarını daraltan duvarlara dönüşür. Özellikle despot idareler elinde; bu kısıtlamalar, çekilmez hâle gelebilir. Zamanla bu yasakları, inanç konusu dahi yaparlar. Nitekim tarihte pek çok örneğine rastlandığı gibi, yöneticilerin halka yaptıkları zulmü, Allah ile ilişkilendirdikleri ve böylece kendilerine meşru bir zemin oluşturmayı amaçladıkları bilinmektedir. Yasakların harama dönüştürülerek dinleştirildiği ortamlarda; devlet-vatandaş ilişkisinin İlah-kul ilişkisine evrildiği gözlemlenebilir. Bu yüzden; “Allah’tan başka kimse haram koyamaz.” denilerek bu suistimallerin önüne geçilmek istenmiştir.

Bir yasağın üzerinden süreklilik bağı kalkmadığı ve tarihsel olarak zamanla kayıtlanmadığı sürece harama dönüşme tehlikesi her zaman vardır. Yasaklar; tarihseldir ve zamanla kayıtlıdır. Zira buna bağlı olarak değişkendir, değişebilir ve hatta değişmelidir. Nitekim yasaklar, herkes tarafından anlaşılabilir haklı bir gerekçeye dayanmalıdır. Öyleki şartlar değiştiğinde ve gerekçeler haklılığını yitirdiğinde, yasaklar ortadan kalkabilsin ya da şartlara uygun olarak yenilenebilsin.

Hâlbuki haramın sahası, daha ziyade yaşamsaldır. İnsanın fıtratını, korumaya yöneliktir. Daha çok insan haklarının zirvesi olan konulara hastır. Bu yönüyle de evrensel sayılmalıdır. Fıtrata müdahale anlamında haram, gerçekten bir tehlikeyi haber verir. Kaçınılması gerekir. Aksi hâlde kişiliği böler. Şahsiyeti bozar. Aslında insanların harama ihtiyaç duymayacakları kadar çok helal vardır. Zaten haramların sayısı, oldukça azdır. Bu yüzden sadece bir şeyin, haram olmasına, delil aranır. Helallerin, delili olmaz ve asıl olan haram olduğu konusunda hakkında bir “nas” olmayan her şeyin, helal olmasıdır.

Fakat ne yazık ki kalk arasında, haramlar çok zannedilir. Bu yüzden insanların önemli bir kısmı, özgürlük alanlarının daralacağı ya da pek çok zevkten mahrum kalacakları endişesiyle iyi bir müslüman olamayacaklarını düşünürler. Çoğu kez, İslam’ı yaşamayı ruhbanlıkla karıştırdıkları için olsa gerek kulluklarını ileri bir tarihe ertelerler. Nitekim bu tarih, çoğunlukla yaşlılık ya da emeklilik gibi insanın istese de pek çok şeyi yapamayacağı bir zaman dilimine denk düşer. Böylelikle hem kendilerini hem de çevrelerini çocukça kandırmayı denerler. Hâlbuki ortaya koydukları mazeretlere rağmen bu ertelemenin haklı bir gerekçesi olamayacağını basbayağı bilirler. Bu yüzden, Kur’an’da; haram anlayışı, olabildiğince sınırlandırılmış ve böylesi mazeretlerin önüne geçilmek istenmiştir.

Önemine binaen haram kılma konusunda, peygamberler dahi yetkili kılınmamıştır. (66/1) Onlar, yönetici vasıflarıyla, kötü gördükleri şeyleri, gerekçelerini sıralayarak yasaklama yoluna gitmişlerdir. Bu durumda gerekçeler ortadan kalktığında yasaklar da değişebilmektedir. Nitekim hayatın sürekli değişen yönünün idareciler elinde bir takım düzenlemelerle karşılanması, böylece mümkün olabilmiştir.

İnsanların özgürlük alanları söz konusu olduğunda, Allah’ın insanlara açtığı alanın genişliği başka hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bu yüzden Allah’a kul olmak, çok kolaylaştırılmıştır. Allah’ın zorluk istemediği ve insanların hayatını kolaylaştırmayı amaç edindiği açıkça ortadadır. Öyleki herhangi bir şeye gelişigüzel haram demek, Allah’a yalan isnat etmekle bir tutulmuştur.

“Buna göre, artık, kendi yalanınızı (âdeta) Allah’a isnat ederek öyle dilinize geldiği gibi yalan-yanlış ‘Bu helaldir, şu haramdır.’ demeyin; çünkü haberiniz olsun, Allah’a yalan isnat edenler asla kurtuluşa erişemezler!” (Nahl, 16 / 116)

Bir şeyi yasaklamak ya da haram kılmak ve bunu da haksız yere Allah’ın yaptığı bir şeymiş gibi sunmak, büyük bir zulümdür. İnsanın kendi elleriyle yaptığı şeyleri, Allah’ın takdiri ile ilişkilendirmesi ve dolayısıyla doğabilecek haksızlıkların sorumluluğundan sıyrılarak faturayı ona kesmesi, tarih boyunca yönetenlerin yaptığı bir şeydir.

“Gerçekten ziyana uğrayanlar o kimselerdir ki dar kafalı cahillikleriyle çocuklarını öldürürler, Allah’ın onlara rızk olarak sağladığı şeyleri yasaklarlar ve (bu tür yasakları da) haksız yere Allah’a yakıştırırlar: Onlar sapkınlığa düşmüşler ve doğru yolu bulamamışlardır.” (En’am, 6 / 140)

Kur’an’da En’am suresinin 144-146. ayetlerinde; “Bana vahyedilenlerde….dışında yenmesi yasak olan hiçbir şey görmüyorum/bulamıyorum.” buyrulması dikkate değerdir. Böylece, haram kılmanın yol açacağı dar alanın önüne geçilmek istenmiş olmalıdır. Yahudilerin katı şekilciliği ile hukuki metinler uydurarak aşırı gitmelerinin nelere mal olduğu hatırlanmalıdır. Nitekim onların bu konuda ki ruhsuz şekilciliği, dinlerinin tahrif olmasına, yeni bir din oluşmasına ve sonuçta cezalandırılmalarına ortam hazırlamıştır.

İnsanlar arası ilişkilere dair düzenleyici ilkelerden yoksun bir “Allah” ya da “ahiret” anlayışı, anlamını yitirir. Nitekim insandan yapması istenilen kulluk görevlerinin tamamen onun faydasına olduğu da bilinir. Haramlar, dikkat edilmediği ve umursanmadığı durumlarda, insanda çift kişilik oluşmasına zemin hazırlar. Örneğin; hakkında herhangi bir kısıtlama olmamasına rağmen Ramazan ayının oruç gecelerinde kendi kendilerine cinsel ilişkiyi yasaklayan ancak buna da hakkıyla riayet edemeyenler için; “…Allah bu konuda kendinizi sıkıntıya sokacağınızı bilir…” (2/187) denilerek bir yasaklama olmadığı bildirilmiştir. Böylece bu çift kişiliğin oluşması, engellenmiştir. Çünkü bir şeyin haram olduğunu bile bile ondan müstağni kalamamanın oluşturacağı  “kayıtsızlık”, insan için çok yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Hatta zamanla insanı, kendi kendinin haini dahi yapabilir. (4/107, 7/58) İnsanın, kendisinde çift kişilik oluşmasına imkân vermemesi gerekir. Bu yüzden insan; öğrendiği şeyleri, eyleme dökmeden önce doğru bir “anlama” çabası içinde olmalıdır.

 

Anlamaya Çalışmak

İnsan, bildiğini sandığı şeyleri, iyice anlamadan eyleme dökerse, içselleştiremediği kabullerinin esiri olur. Zamanla; saçma sapan da olsa, bedelini ödediği konular yüzünden, geriye dönüşü zorlaşır. Çünkü bedelini ödediği için hak ettiğini düşündüğü şeyleri, gerçeğin ta kendisi sanır. Sonrasında; doğru ya da yanlış, mazide yaşadıklarıyla anlamlandırdığı hayatını, bir çırpıda tövbenin konusu yapamaz. Bu yüzden, insan için başlangıçlar, çok önemlidir. Nitekim tecrübelerin, yanlış yaşanmış bir olguyla şekillenmesine nispetle, hiç yaşanmamış olması daha ümit vericidir.

Kur’an, araştırmadan, bir şeyi kabullenmeyi doğru bulmaz. Hele söz konusu kabul; iman ise, bu fazlasıyla önemlidir. Çünkü iman, sahibini sonsuzlukla karşılaştırır. Zira ebedîlik düşüncesi, insanın kendisine malzeme yapabileceği ve dünyada karşılaşabileceği en riskli sahalardan biridir. Öyle ki İlahî vahyin kontrolü dışında gerçekleşen bir içerikle oluşmuş sonsuzluk düşüncesinden canavar bir insan tipi de ortaya çıkabilir. Onun için bir şeyi kabullenmeden önce “sorgulamak” gerekir.

 

Sorgulamak

Bütün peygamberler, Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasaları dikkate alarak ve bunlara atıf yaparak yaşamışlardır. Pek çok doğruyu, içinde bulundukları şartları sorgulayarak yakalamışlardır. Sebeplere sarılmış, akıllarını sonuna kadar kullanmış ve karşılarında cahilce davranan insanları yeri geldiğinde akılsızlıkla suçlamışlardır. Bu anlamda; girdikleri diyaloglarda, insanları ikna etmek için delil getirmişler ve muhataplarından da delil istemişlerdir. Zira kanıt olmaksızın canının istediği gibi davranmak ve olağanüstü şeyleri, inanmak için şart koşmak, inkâr edenlerin ahlakıdır. Peygamberler, Allah’ın kanunlarında bir değişme olmayacağını bildikleri için, karşılaştıkları olayları, olağan şekillerde değerlendirmişlerdir. Amaçları; hemen her şeyi, iyice anlamak ve doğru anlatmaktan ibaret olmuştur. Onların insanlara örnek olması gereken en önemli özelliklerinin başında, hemen her şeyi sorgulamaları gelir. Bizzat kendileriyle ilgili konularda dahi bu “sorgulayarak anlama” çabalarına örnek olarak şu ayetleri takip edebilirsiniz:

Hz. Zekeriya, alâmet istiyor;

 (Zekeriya) şaşkınlıkla: “Ey Rabbim!” dedi, “Yaşlılık beni yakalamışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?” (Ona): “Pekâlâ olabilir!” denildi, “Allah dilediğini yapar.” (Zekeriya) yalvardı: “Ey Rabbim! Bana bir işaret göster!..”(Al-i İmran, 3 / 40, 41)

Hz. İbrahim’in hanımı, yadırgıyor;

“’Vah bana!’ dedi, “Ben yaşlı bir kadın, kocam da yaşlı bir adam iken, hâlâ çocuk mu doğuracağım? Doğrusu, şaşılacak bir şey bu!” (Hud, 11 / 72)

Meryem annemiz sorguluyor;

“Meryem, ‘Ey Rabbim!’ dedi, ‘Bana hiçbir erkek dokunmadığı hâlde nasıl oğul sahibi olabilirim?’…’ ” (Al-i İmran, 3 / 47)

 

Peygamberlerin Soruları

Peygamberler, bir insanın sorabileceği en uç soruları sormuşlar ve gerektiğinde serzenişte de bulunmuşlardır. Bilindiği gibi cevap vermek, muhatabını dikkate almak demektir. Her seferinde bu sorulara samimiyetle cevap verilmiş ve bu serzenişler, olgunlukla karşılanmıştır.

Hz. Musa Allah’ı görmek istiyor;

“…’Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim.’ dedi…” (A’raf, 7 / 143)

Hz. İbrahim, mutmain olmak istiyor;

“Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demişti…” (Bakara, 2 / 260)

Hz. Musa serzenişte bulunuyor;

“Musa: ‘Rabbimiz dedi, sen Firavun’a ve adamlarına yakın hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi?..’ ” (Yunus, 10 / 88)

 

Çok Soru Sormak

Soru sormak, öğrenmenin ilk şartıdır. Bu yüzden teşvik edilmiştir. Nitekim öğrenme merakı olmadan, bilgi sahibi olunamaz. Bilgi yoksa gelişme ve ilerleme de yok demektir. Kur’an, bilgiye ve bilgili olmaya değer verir. Ayetlerin önemli bir kısmı, bu konuda insanları teşvik eder. Bilenle, bilmeyeni bir tutmaz. Ve en önemlisi ilim, Allah’ın vazgeçilmez bir sıfatı olarak Kur’an’ın her zaman gündemindedir. Soru sormakla ilgili olarak yanlış anlamlandırılan ayet, mealen şöyledir:

“Siz ey imana ermiş olanlar! (Kesin hukuki kurallar şeklinde) açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira Kur’an vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size (hukuki kurallar şeklinde) açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda (sizi her türlü yükümlülükten) azat etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir. Sizden önceki insanlar da böyle sorular sormuş ve sonuçta hakikati inkâra varmışlardı.” (Maide, 5 / 101, 102)

Burada; Kur’an’ın, soru sormayı yasaklamasındaki amaç, tamamen insanın özgürlük alanı ile ilgilidir. Öğrenmek ve doğru olana ulaşmakla ilgili değildir. Burada “soru sormak”, hayatın her cephesi ile ilgili “kanun/hüküm istemek”tir. Yoksa vahiy inerken soru sorup hemen ardından “cevap beklemek” değildir. Kur’an’ın rehberliği; inanan insanlara oldukça rahatlama getirmiştir. Özellikle ayetlerinin yaşandığı ve adına “Asr-ı Saadet” dediğimiz zamanda, bu rahatlama ve kolaylık had safhadadır. Bu sebeple insanlar, vahyin kanatları arasında, yaptıkları ve yapacakları her şey için bir emir ya da tavsiye beklentisine girmişlerdir. Sağlam ve güvenilir bir otoritenin belirleyiciliği altında yaşamanın zevkini tattıklarından olsa gerek, Allah’ın Resulü’ne daha fazla müracaat etme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar.

Söz konusu ayetteki; soru-cevap ilişkisi, vahiy ile yaşanılan hayat arasında oldukça canlı bir diyalog olduğunu göstermesine karşılık ayetlerin nüzul sebeplerini oluşturan olaylarla ilgili olarak Kur’an’ın seçiciliği, özel bir anlam taşır. Bu seçicilik, bir yandan indiği toplumun sorunlarını dikkate alarak çözüm üreten diğer yandan başka toplumlar için de evrensel mesajlar taşıyan bir yapı arz eder.  Nitekim ayetlerin, hemen her tespitinin, insanlar açısından bağlayıcı olduğu da bilinmektedir. Bu yüzden; “Soru sormayın.” demek, “Vazedilecek hukuki kurallarla hayatınızın daralmasına, dolayısıyla özgürlüğünüzün kısıtlanmasına elverişli bir ortam hazırlamayın.” demektir. Bu da “Benden daha fazla bağlayıcı kural talep etmeyin.” demekle aynı şeydir. Nispeten hukuki kuralların, indi şartlara bağımlılığı dikkate alınırsa çok sayıda kuralın, o an için getireceği rahatlamanın ardı sıra ileride oluşması muhtemel farklı şartlar için bir sınırlama ve sorun üreteceği de varsayılmalıdır. Bu sebeple, Kur’an’daki hukuki kaidelerin olağanüstü azlığı, hemen göze çarpar.

Kur’an; yaratılışın amacı, hayatın anlamı ve insan idrakini aşan olaylar gibi önemli konularda, sadece gerektiği kadar bilgi verir. Şüphesiz verdiği bilgiler, hayatidir. İnsanların mutlu olmalarına ve barış içinde yaşamalarına yetecek kadar bilgi aktarır. İhtiyaç duyulacak ana konulardan yeterince bahseder. Geride, “bilinçli boşluk” denilebilecek geniş bir alan bırakır. Kur’an; bu alanda, kasıtlı olarak konuşmaz. Bu alan, içini müslüman bireylerin düşünerek doldurulacakları, geniş bir çerçevedir. Allah tarafından bırakılan bu “bilinçli boşluk”, insana rahat ve özgür bir alan açar. Ayrıca değişen ya da gelişen hayat şartlarına uygun çözümler üretebilmeyi de mümkün hâle getirir. İşte akıl, yaratıcısını unutmadan ve Kur’an’a ters düşmeden bu boşluğu, doğru bir şekilde doldurmakla yükümlüdür. Hayat, boşluk kabul etmez. Akıl, bu boşluğu doldurmazsa onun yerine; kötü arzu ve istekler yerleşir. İnsanın hayatına bunlar hükmetmeye başlar. Dünyada huzur bulunmayışının sebebi de budur. Akıl, Kur’an’ın rehberliğinde hareket etmeli ve bu boşluğu mutlaka doldurmalıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir şey de akla terk edilen alanın, kutsanmamasıdır. Burada da özgürlük alanlarının, insan eliyle sınırlandırılma tehlikesi vardır. Nitekim resmi ideolojilerin “kutsal” alan belirleme gayretleri, bu sınırlandırmalarda başrolü oynamaktadır.

Anlaşılacağı üzere Kur’an’da soru sorulmasının o an için yasaklanması ile insanın özgürlük alanının olabildiğince geniş tutulması amaçlanmıştır. Hukukî kurallarla insan hayatını daraltmamak adına…

 

Bütün Sorular Cevaplanacak

Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için bir çaba içinde olmanın önemini herkes bilir. Bunun için insanın, sorduğu sorulara, doğru ve tatminkâr cevaplar bulabilmesi gerekir. Bu anlamda; aklımızın yetersiz kaldığı yerlerde, Rabb’imizin yardımına ve rehberliğine ihtiyaç duyarız. Her seferinde zihin, ancak onun indirdiği kitabın yani Kur’an’ın cevaplarıyla mutmain olmuştur. İnsanın özellikle “gayb”a ait konularda, onun verdiği bilgilerle yetinmesi en sağlıklı yoldur. Çünkü duyularımızın ötesi, bilgi edinebilmemizin imkânsız olduğu, en zayıf noktamızdır. İnsanlar; hiçbir zaman diliminde, dinsiz yaşamamışlardır. Nitekim sahte ve sanal dinlerin oluşumu, bu bilinemez saha ile ilgili spekülasyonlar üretilerek sağlanmıştır. Bu yüzden Kur’an’ın verdiği bilgiler dışında bu saha ile ilgili konuşmak “gaybı taşlamak” anlamına gelir. Bu kapı kapatılmış ve mühürlenmiştir. Allah dışında kimse bu gizliliğe hâkim ve muttali olamaz.

Hayatın işleyişinin nasıl olduğunu bütünüyle bilmek mümkün değilse de gerek Allah’ın müdahalesinin gerekse olup-biten şeylerin anlamlı bir izahını yapabilmek için iyi niyetli bir anlama çabası gerekmektedir. Yaratıcı ve düzenleyici bir iradenin varlığından şüphe etmeyen akıl, böylesine büyük bir gücün yarattığı şeylere karşı kayıtsız kalamayacağını da itiraf eder. Ancak insanın, bu iradeye ve güce saygı duyması ve ardından teslim olması kadar olmasa da inkârına sebep gösterebileceği gerekçeler edinmesi de olasıdır. Bu olasılık, reel cevaplar bulamayacağı zannından hareketle aklı, derin ve karanlık bir tünele sokar. Sonu görünmeyen bir tünele…

Bu nedenle Kur’an, insanın içine düşebileceği bu karanlıktan kurtarmak için çırpınır. İnsanın hayatın işleyiş planına tümüyle vakıf olamayacağından hareketle hiç değilse gördüğü olumsuzluklardan yaratıcısına bir pay çıkarmasını haklı bulmaz. Bu merak ve arayışları doğal kabul ederek, bütün soru ve sorgulamaları olgunlukla karşılar ve sahibini iman dairesi dışına çıkarmaz. Hayatı anlamlandırma çabası içinde olan bir insanın değerini olsa olsa en iyi Rabb’i bilir. Nitekim benzer soruları, peygamberlerin dahi sorduğunu söylemiştik. Nitekim Kur’an; Hz. Musa’nın, muhtemelen dünyada olup biten şeylerin nasıl gerçekleştiği ile ilgili olarak, bir anlama çabası içinde olduğundan bahseder.

“(Salih kul:) ‘İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?’ dedi. Musa, ‘İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim’ dedi. O da şöyle dedi: ‘O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana anlatıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.’ “ (Kehf, 18 / 68–70)

Ayetin son cümlesinin; “Ben sana anlatıncaya (haber verinceye, söz edinceye, kendisinden bahis açıncaya, o konuda bilgi verinceye) kadar bana soru sormayacaksın.” şeklinde olması ilginçtir. Aynı ibare dünya hayatının sonu için de geçerlidir. Bu durumda; şimdilik anlamlı ve tutarlı bir cevabı bulunamayan şeylerin, aslında tatminkâr bir cevabının olduğu ve hiçbir haksızlığa mahal kalmayacağı söylenebilir. Bu cevapların bir kısmının ahirete kalması da mümkündür. Ancak bu imkân dahi dünya hayatında önümüze çıkacak anlamsız ve tutarsız kabulleri içermez. Körü körüne bir taklide kapılmamızı ve anlaşılmayan hikmetlere dayalı gizli ve gizemli şeyleri kabul etmemizi gerektirmez. Bu sadece Allah’ın asla haksızlık yapmadığının ve yapmayacağının resmidir. Eğer bir sorun varsa bunun sorumlusu o değildir. Böylece olup-biten şeylerde bizim için geçerli olan Musa’nın yaptığıdır. Yani her şeyi sorgulamak ve olayların sorumlularını bulup hesap sormak…

İman, dürüstlüğün ve güvenliğin olmadığı yerde barınmaz. Hiç kimse, Allah kadar güvene layık da olamaz. Bu anlayış; inananları, sonuç itibarıyla, hiçbir sorunun cevapsız kalmayacağı ve mutlaka doğru bir cevabının olduğunu kabule götürür. Başka bir deyişle; ahiret hayatı, kimseye haksızlık yapılmadan bütün soruların tam olarak cevaplanacağı yerin adıdır. İyi niyet taşıyan biri için, bundan daha güzel bir karşılık da olamaz.

Cevabı var aslında her şeyin

Cevap isteme hakkı da var insanın

Cevaplarını buluncaya kadar soruların

Hepimiz Musa’yız nasıl olsa, sorgulamaya devam…

 

İnanan biri, doğru olanı arar. İnsanların mutlu olmasını arzular. Kimseye haksızlık yapılmasını istemez. Herkesin eşit olduğu, adaletin uygulandığı ve özgürlüklerin kısıtlanmadığı bir dünya özler. Bütün bunları gerçekleştirebilmenin yolunun ise Allah’ın iradesine uygun davranmaktan ve onun sözünü dinlemekten geçtiğini kabul eder. Anlamaya çalışmak ve sorgulamak, körü körüne taklit ve itaat etmeden sorularına cevaplar aramak insan hayatını önemli ve değerli kılan şeylerdir. İnsanın kendisi olması için…

İnsan için, İlahî rehberlikten yoksun ahlaki bir alan açabilmek, tarih boyunca mümkün olamamıştır. Bugün yaşadıklarımız bunun en açık örneğidir. Nitekim insanların, Allah’ı dışarıda bırakarak kurguladıkları hayatın nelere mal olduğunu düşünmeleri gerekir. Hayatını mutfakla tuvalet arasında geçiren ve bir anlama çabası içinde olmayanlar, anlamadıkları şeyleri daha baştan reddederler. Anlamaya çalışmazlar. Ön yargılarının esiridirler. Onlardan hiç değilse yaşadıkları toplumun değerlerine saygı duymalarını beklersiniz. Onu dahi halka çok görürler. Tarihi, toplumu ve değerlerini küçümsedikleri için bilgi düzeyleri de oldukça sınırlıdır.

İnsan, Rabb’ine kul olmaktan kaçınmak adına gerekçe yaptığı olası soru ve sorunlarının makul bir cevabı olduğunu bilseydi, hiç değilse onu suçlamaktan vazgeçebilirdi. O zaman kendi ön kabullerinden kaynaklanan anlamsızlığın ve kayıtsızlığın inkâr desenli örtüsünü yüzünden çekip ayaklarının altına serebilirdi. Zira hiçbir sorunun cevapsız kalmayacağı bir ortamın şaşkını olmaktan kurtulmak için biraz iyi niyet biraz insaf biraz da gayret göstermek için henüz vakit geçmemiş olabilir…

Kaynak:  Söz ve Adalet / 3. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.