Sosyal Medya

Makale

Aç Gözlülerin Ahlakı

—bin yıl yaşamak —

“Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen –Rabb’inin nimeti sayesinde- mecnun (deli) değilsin…

Kalem suresi, ilk inen surelerden biri. Çok erken bir döneme ait olmasına rağmen ayetteki suçlama konusuna bakılırsa tebliğin başladığı ve hatta yoğunlaştığı bir dönemin ardı sıra gelmiş olmalı. Zira neredeyse bütün surenin bağlamı “mecnun” suçlamasından peygamberimizin aklanması ile ilgili.

Buradaki “mecnun” kelimesinin bugünkü karşılığının meallerde “deli” olarak verilmesi ya da bizzat kavramın “cinlenmişliği” ifade etmesi yeterli gözükmüyor. Çünkü bugünkü toplum nezdinde bu karşılıklar, o günkü toplumun bu kavramlara yüklediğinden farklı bir içeriğe sahip. O gün için bu iddianın sahipleri, “mecnun” tanımıyla Hz. Muhammed’in ağzından çıkan olağanüstü sözleri muhtemelen kendi zihinlerinde mahkûm etmeye çalışıyorlardı. Kuşkusuz önyargılıydılar. Zira inkârlarını gerekçelendirerek rahatlamaları gerekiyordu. Onların “mecnun” dediği şey, bugün aklın yok sayılması anlamında “deli” denen şey değildi. Onlar “mecnun” tanımlamalarıyla peygamberi şairlere denk düşürmeyi ve vahyi inkâr etmeyi amaçlıyorlardı. Nitekim bir sözün kaynağı cin olduğu varsayılınca ancak diğerleri kadar bir değeri olabilecekti. Bu durumda bu sözler ciddiye alınmaya bilecekti. Bir yandan oluşmasına zemin hazırladıkları cin hikâyeleriyle ürettikleri “din” aracılığıyla kendi toplumlarının tapınma ihtiyaçlarını karşılarken diğer yandan peygamberi cinlenmişlikle suçlamak onlar açısından ciddi bir paradokstur. Bu aynı zamanda onların efsunlu din anlayışlarının sahte olduğunu itiraf etmeleri anlamına da gelir. Nitekim içeriğini göz ardı ederek kategorize edip mahkûm etmeye çalıştıkları sözlerin -peygamberin cinlenmiş olması hasebiyle- İlah ile bir ilişkisinin olamayacağını vurgulamak istiyorlardı. Kur’an’da onların düşüncesindeki şeytanî güçlerin bu vahiy metinlerinin oluşmasında hiçbir katkısı olamayacağı üzerinde ısrarla durulmuş olması da bunu göstermektedir. Hakikati inkâr etmeye şartlanmış olanlar, o gün de hedef saptırmada mahirdiler. Tebliğin içeriğinden ziyade kaynağını sorgulamayı seçmeleri bunu gösteriyor. Hâlbuki Kur’an’ın değindiği konuların insanlara fayda vermekten, adaleti ve özgürlüğü savunmaktan başka bir amacı yoktur. Ancak bu bahislerin birilerinin menfaatini sarstığını görmek gerekiyor.  Bu sebeple peygamberlere her defasında neden siyasi ve ekonomik alanda toplumun ileri gelenlerinin karşı çıktığı da anlam kazanıyor. Zira peygamberler konuştukça onların menfaatleri sarsılıyordu.

…Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. Hanginizde delilik (hanginizin cinlenmiş) olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da. Doğrusu Rabb’in, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O’dur…

Resul’üne yapılan ve sonu hakarete varan bu tanımlamaya Rabb’in nasıl kızdığına bakar mısınız!

Yani;

Senin sahip olduğun ahlakî seviyenin yüksekliğini nasıl da kıskanıyorlar.

Nitekim sen bu tertemiz hâlinle kötü bir sonuçla asla karşılaşmayacaksın.

Hangi gaybî güç, iman eden ve kendiyle barışık birine musallat olabilir?

Senin söylediklerinin hangisinden nasıl bir fenalık hâsıl olmuş ve kime ne zarar gelmiş ki?

Onlara biraz zaman ver.

Ahlakın ve erdemin yalan ve iftira karşısında ne kadar güçlü olduğunu yakında görecekler.

…O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! İsterler ki sen gevşeyesin de, böylece kendileri de yumuşasınlar…

Yani;

Sürekli ithamlar altında senin kendini suçlu hissetmeni sağlamaya çalıştıklarını gör.

Ben ne diyorum, ne yapıyorum ki bu kadar şiddet gösteriyorlar diye geri çekilme.

Seni dedikodu ve iftiralarla bunaltarak taviz vermeye zorladıklarını fark et.

Her şeyi pazarlık konusu yapmak istediklerini anla.

Sakın bu düzenbazların oyununa gelme.

Onları ciddiye alarak sakın gevşeme.

Yalana ve yalancılara asla boyun eğme.

…Ayrıca, yemin edip duran alçağa uyma (yahut) iğrenç dedikodular yapan iftiracıya (yahut) iyiliğe mani olana (yahut) günahkâr zorbaya (yahut) ihtiraslarına esir olmuş zalime ve bütün bunların ötesinde (hemcinslerine) hiçbir faydası dokunmayana…

Allah’ın, Resul’ünü bu derece savunduğunu ve her türlü baskı ve eziyete karşı onu ayakta tutmaya çalıştığını görmek insanı duygulandırıyor. Ayrıca inananlara da aynı desteği vereceğini düşündürdüğü için bir sevinç kaynağı oluşturuyor. Allah, Resul’üne yapılan bu iftiraya öylesine kızıyor ki, peygamberine bu suçlamayı yapan muhataplarının bozuk sicillerini bir bir ortaya dökmeye başlıyor.

Yani;

Hey sen!

Çok yemin edip duran ve bu haliyle yalancı olduğu belli olan alçak

Yaptığın dedikoduları ve iftiraları sağır sultan duymuş,

Zorbalığın ve günahkârlığın ayyuka çıkmışken,

Hırslarının kölesi olmuş bu zalim halinle,

Neden senin iyilik yaptığını kimse bilmez ve

Niçin kimseye faydan dokunmuyor?

Bir de kalkmış bu zaaflarının gölgesinde küstahça benim elçimi suçluyorsun.

Sen ne hakla benim vahyimi cinlerin eseri sayıyor hangi yüzle Resul’üme çamur atıyorsun?

…Onun mal-mülk ve çocuk sahibi olmasından mıdır ki ne zaman mesajlarımız böyle birine iletildiyse, ‘Bunlar eski zaman hikâyeleri!’ demişti? (Bu yüzden) Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!..

Yani;

Resul aralarında. Samimiyeti de ortada. Hasır üstünde yatıp yetim ve yoksul için ağlarken,

Kurumuş et yiyen bir kadının çocuğu olarak bir gömlekten başka neyi var?

Mekke’nin gayri safi milli hâsılasından inandığını söyleyenlere ne düşüyor?

Açlık ve sefaletten kum üstüne yığılmış zavallıları hanginiz fark ediyor?

Günahla sulanmış topraklarınızda neden adalet ve özgürlük boy atamıyor?

Kâbe’yi arpalık yaparak panayırlardan elde edilen turizm gelirlerini yiyenler kimler?

Bütün bunlarla ceplerinizi doldurduğunuzu görmüyor muyuz sanıyorsunuz?

Hurafelerle oluşturdukları dinin insanlara verdiği sahte huzura bakınca,

Bu halkın kendine okunan masallarla nasıl uyuduğunu anlamak zor olmuyor.

Asıl hikâye dedikleri şey toplumlarını uyutmak için ortaya koydukları kendi ideolojileri.

Böylesine kabadayı kesilmelerine yol açan şey ne acaba?

Doğru olanı savunmaları ve haklı olmaları mı?

Yoksa servetle şımarmaları, çocukları ve çevreleriyle övünmeleri mi?

O eski zaman hikâyesi dedikleri şeyler, yakalarına yapışıp,

Yakında kimin yalandan medet umduğunu ortaya çıkaracak, bekleyin.

Allah, onların kirli, çamaşırlarını ortaya koyduktan sonra bir özelliklerine daha vurgu yapmak istiyor. Bu husus önemli olduğundan olsa gerek sona saklamış. Önemine binaen de bu konuyu tek bir kelimeyle geçiştirmeyip “bahçe sahipleri” denilen bir vakıa şeklinde naklediyor. Öyle ki peygamberi suçlayanların toplum nezdinde işledikleri kayda değer bir suçları daha var. Yaşadıkları toplumda sosyal adaleti sağlamaya çalışmamak. Yani paylaşmamak. Bunca iyi niyet ve merhamet karşısında karıncayı dahi ürkütmeyen bir peygambere karşı yapılan bu haksızlıklar insanı korkutmuyor değil. Düşünüp anlamaya çalışmadığı zaman cehalet ve ihtiraslarının elinde kişinin nasıl canavarlaşabildiğini görünce insanın kanı donuyor. Birini bu derece küstahlaştıran şeylerin başında kendini güçlü hissetmesi geliyor. Ve maalesef bu hissi besleyen şey, insanın sonsuza kadar sahip olacağını sandığı serveti.

…Ve Biz o (günahkâr)ları (sadece) sınayacağız, tıpkı ağaçtaki meyveleri ertesi gün kesinlikle toplayacağına yemin eden bazı bahçe sahiplerini sınadığımız gibi ve onlar (Allah’ın iradesi ile ilgili) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı: bunun üzerine, onlar uykudayken Rabbinden (gelen) bir salgın o (bahçeyi) sarmıştı ve ertesi gün (bütün bitkiler) sararıp kurumuştu. Sabah erken kalktıklarında birbirlerine seslendiler: ‘Meyve toplamak istiyorsanız erkenden tarlanıza gidin!’ Derken yola koyuldular, giderken fısıldaşıyorlardı: ‘Bugün hiçbir yoksul, bahçeye girip (siz habersizken) yanınıza (sokulmayacak)!’ ve amaçlarına ulaşmaya kararlı bir şekilde erkenden kalkıp gittiler. Ama bahçeye bakıp onu (tanınmaz halde) görünce: ‘Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız!’ diye bağırdılar (ve sonra da) ‘Hayır, galiba elimizden çıkmış!’ (dediler). Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, ‘Ben size, Allah’ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim mi?’ diye sordu. Onlar: ‘Rabbimizin şanı yücedir! Doğrusu biz zulüm işliyorduk!’ diye cevap verdiler ve sonra dönüp birbirlerini suçlamaya başladılar. (Sonunda) ‘Yazıklar olsun bize!’ dediler, ‘Gerçekten biz küstahça davranmıştık! (Ama) belki Rabbimiz yerine daha iyisini bize bağışlayacak: Biz de ümitle O’na yöneleceğiz!’ İşte (bazı insanları bu dünyada denemek için verdiğimiz) azap böyledir; ama öteki dünyada (günahkârların uğrayacağı) azap daha şiddetli olacak; keşke bunu bilselerdi!..

İşte Allah’ın Resul’ünü suçlayanların en önemli ahlaksızlıkları budur. Paylaşmamak. Servetlerini güç gösterisine dönüştürerek tekelleştirmek. Toplumdan uzaklaşmak. Yoksul insanları hesaba katmamak. Serveti elde ederken Allah’ı anmamak “Hiçbir fakir yanımıza sokulmasın.” demekle aynı şeydir. Göz ardı ettikleri şey, fakirin hakkıdır. Bu suça “Allah’ı analım” yani “Elde ettiklerimizi yoksullarla da paylaşmalıyız.” diyen ama onlarla aynı suça iştirak eden kardeşleri/ortakları da katılmıştır. Hani doğru olmadığını bile bile bir sürü haksızlığa seyirci kalan ve böylece olup bitenlere imza atanlar gibi. Ayrıca burada gösterilen pişmanlık ve ahiretteki azap vurgusu, bu yanlışlardan dönmeleri için insanları teşvik ederken beraberinde olup bitenin farkına varmalarını da istiyor.

…Çünkü (yalnız) Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları Rableri katında mutluluk bahçeleri beklemektedir: yoksa Bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı neye dayandırıyorsunuz? Yoksa dönüp baktığınız (özel) bir kitabınız mı var, içinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz (bir kitap)? Yoksa vereceğiniz her hükmün sizin (meşru hakkınız) olacağına dair Kıyamet Günü’ne kadar Bizi bağlayan sağlam bir vaat mi aldınız? Onlara sor hangisi bunu yüklenecek! Yoksa görüşlerini destekleyen bilge kişiler mi var? Peki, iddialarında samimi iseler kendilerini destekleyenleri göstersinler, insan bedeninin bir kemik yığınından ibaret hale getirileceği gün ve onların, (şimdi hakikati inkâr edenlerin, Allah’ın huzurunda) secde etmeye çağrılacakları ama onu yapmaya güçlerinin yetmeyeceği gün: (işte o gün) gözleri zilletin ağırlığıyla ürkekleşip durgunlaşacaktır; çünkü hayatta iken (Allah’ın huzurunda) secde etmeye çağrılmaları (boşa gitmişti)…

Yani;

Siz haklıyla haksızı birbirinden nasıl ayırıyorsunuz?

Allah’a teslim olmayı suç saydığınıza göre,

Yargılarınızı hangi temele dayandırıyorsunuz?

Yaratıcı iradeye boyun eğmediğinize ve

Kötülüğe avukatlık yaptığınıza bakılırsa,

Toplumdaki ahlaksızlıkları sahiplenecek gibisiniz.

Başkalarına düşünme ve yaşama hakkı tanımadan,

Her konuda kendinizce hükümler veriyorsunuz.

Her şey nasıl sizin istediğiniz gibi olacak?

İlahî irade sizin arzularınızın peşine mi takılacak?

Siz hiç açgözlülüğün kazandığını gördünüz mü?

Teslim olanlarla suçlulara aynı davranmadığımızı bile bile,

Hangi cesaret sizi sorumsuz ve dokunulmaz kılıyor?

Sizin neyiniz var?

Cehaletin de suyunu çıkarıyorsunuz.

İnsanları mutlu etme iddiası büyük bir lokmadır. Vahyi ve onun getirdiği ahlakı yok sayarak ortaya konacak teşebbüsler büyük bir vebal oluşturur. Ahlakı kişinin sadece bireysel sorumluluğuyla sınırlayıp kalbi eylemlerine indirgeyerek dini vicdanlara hapsetmenin faturası hep ağır olmuştur. Dünyaya ait işlevselliğinden soyutlanmış yalnızca ahiret bahisleriyle süslenmiş bir anlayış sağlıklı olabilir mi?

…O halde bu haberi yalanlayanları bana bırak. Onları, ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız: çünkü onlara bir süre belli bir üstünlük versem de Benim ince planım son derece sağlamdır! Yoksa (ey Peygamber,) onlardan bir karşılık isteyeceğinden ve böylece (seni dinledikleri için) borç yükü altında kalacaklar(ından mı korkuyorlar)? Yoksa (bütün var oluşun) gizli gerçekliği(nin) kendi kavrayış alanları içinde (olduğunu), böylece (zamanla) onu yazabilecekler(ini) mi (zannediyorlar)?..

Yani;

Gayb’ı biliyor musunuz?

Hayır.

Öyleyse bu cin anlayışınız neyin nesi?

Din anlayışınızın nereden kaynaklandığının farkında mısınız?

Hayır.

Öyleyse bildiklerinizin doğru olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

Kabullerinizin zandan öteye geçmediğini anlamıyor musunuz?

Hayır.

O zaman böyle bir dinin kime ne faydası var?

Suçladığınız kişi sizden kaldıramayacağınız bir şey mi istiyor?

Hayır.

O halde neden ona düşmanlık yapıyorsunuz?

“Onları bana bırak.” sözüyle Allah, bütün yaratıcı eylemleriyle devreye girer. Resul’ün aradan çekilmesi istenir. Muhataplar, inananların kabahatleri saydıkları şeyleri inkârlarına gerekçe yapmamaya davet edilirler. Peygambere yakıştırdıkları şeyleri bir an olsun bırakmaya ve Rabb’lerini düşünmeye çağrılırlar. Bir iç hesaplaşmaya davet edilerek…

Yani;

Gel bakalım!

Sen zulme karşı çıkacaksın, adaleti ve özgürlüğü savunacaksın,

İçkiyi, kumarı bırakıp, kendin için arzuladığın şeyleri, başkaları için de isteyeceksin,

Yetim, yoksul mutlu olmadan asla rahat etmeyeceksin. Demek ki sen iyi bir insansın.

Kısacası Rabb’ine teslim olacaksın da.

İnandığını söyleyenler mi seni bunlardan alıkoyuyor?

Muhammed mi sana engel oluyor?

Yoksa kendini mi kandırıyorsun?

Bununla birlikte bu baş başa görüşme daveti; onların samimiyetsizliğini ortaya çıkarır çıkarmaz bir tehdide dönüşecektir. Burada onların derdinin inananlarla ya da peygamberle değil bizzat Allah ile olduğu gösterilmek istenmiştir (6/33). Böylece gerçek ortaya çıkar ve en azından Resul, kendi davranışlarının onların inkârının gerçek sebebi olmadığını anlayarak rahatlar. İçinde birilerine tehdit, birileri için de teselli barındırması açısından bu ayetler, belagatin gerçek birer örneğidirler.

…Öyleyse, Rabb’inin hükmüne sabırla katlan ve öfkeye kapılıp da sonra (ızdırap içinde) haykıran büyük balık sahibi gibi olma. (Ve hatırla:) ona Rabb’inin rahmeti ulaşmamış olsaydı mutlaka aşağılanmış bir şekilde ıssız bir sahile atılmış olurdu: ama (bilindiği gibi,) Rabb’i o’nu alıp dürüst ve erdemliler arasına koydu…

İnsanların hakikate karşı bu kadar önyargılı ve inatçı davranabilmesi peygamberimizi oldukça şaşırtmış olmalı. Onun ince ruhlu ve beyefendi kişiliği dikkate alındığında bu suçlamaların oldukça canını sıktığı belli oluyor. Anlaşılan bu iftiralar, ona ağır gelmiş ve bu işi başaramadığını, sorumluluklarını yeterince yerine getiremediğini ve toplumunu terk etmeyi düşünüyor olmalı. Ardından kendisine hemen balık sahibi (Hz. Yunus) hatırlatılarak bu düşüncelerden vaz geçiriliyor.

Yani;

Bu derece tepki alacağını düşünmemiştin.

Bu karşı çıkışları anlamlandırmada zorlanıyorsun.

Haklısın.

Yetimi ezmeyin diyorsun; bağnaz diyorlar.

Yoksulu doyuralım diyorsun; gerici diyorlar.

İnsanlara zulmetmeyin diyorsun; terörist diyorlar.

Atalarınıza körü körüne bağlanmayın diyorsun; ayrılıkçı diyorlar.

Bu kadar saçma ve yoğun tepkiyle kim karşılaşsa “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye döner kendine sorar. “Ben bu işi başaramıyorum.” diye kendini umutsuzluğun girdabına sokar.

Ümitsizliğe kapılma. Ben sana doğru yoldasın diyorum.

Şimdilik bununla yetinmeyi öğren.

Tekrar Hira’ya geri dönmek yok.

Gerçekleri öğrendiğine göre,

Artık yalnızlık da seni koruyamaz.

Rabb’in sana verecek ve memnun olacaksın.

Haydi kalk. Üzülmeyi bırak. Anlatmaya devam et.

…Bu nedenle, hakikati inkâra şartlanmış olanlar bu uyarı ve öğüdü her duyduklarında gözleriyle seni yiyecek/öldürecek gibi olsalar ve ‘(Muhammed mi?) o kesinlikle (cinlenmiş) bir delidir!’ deseler/demeye devam etseler bile, (sabırlı ol/dayan.) Çünkü bu, (Allah’tan) bütün insanlığa yönelik bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir.”(Kalem Suresi)

 

Burada surenin başındaki hakikati inkâra şartlanmış insanların “mecnun” nitelemesine geri dönülüyor. Bu tavırlarından geri adım atmayabilecekleri hatırlatılarak peygamberin bu iftiralara dayanması gerektiği belirtiliyor.

Yani;

Anlattığın şeylerin insanlar için sadece bir öğüt olduğunu görmeden,

Sana böyle söylemeye ısrarla devam edecekler.

Sabretmen gerekiyor.

İmkân bulsalar seni bir kaşık suda boğacaklar.

Dayanmalısın.

Gözlerindeki hain bakış seni ürkütmesin.

Üzülme.

Bunu hak edecek hiçbir şey yapmadığını ben biliyorum.

Sadece ellerinden kaçmakta olan iktidar için köpürüyorlar.

Bekle, sakın pes edeyim deme.

İnsanlara karşı seni ben koruyacağım.

İçinde bulunduğun nimetleri düşün ve anla.

Seni kimseye lokma yapmayacağım.

Dikkat ettiyseniz “Kalem suresi”, hakikati inkâra şartlanmış olanların “mecnun” suçlamasıyla başladı. Ardından Allah, elçisinin yüksek bir ahlak sahibi olduğunu vurgulayarak onu bu suçlamadan akladı. Devamında suçlamayı yapanların kirli çamaşırlarını ortaya döküp buna hakları olmadığını belirtti. Bu arada “bahçe sahipleri” örneğini getirerek onların özellikle “paylaşmayan” küstah tavırlarına dikkat çekti. Böylece bir yandan Resul’ünü teselli ederken diğer yandan ahlaksızlığı ve sahiplerini mahkûm etti. Sonrasında peygambere yapılan nitelemenin aslında bir bahane olduğunu ve bu davranışların arka planında vahyi inkâr olduğunu öğrendik. Dahası Rabb’in Resul’ünü nasıl hararetle savunduğunu gördük.

Şimdi, inananları yapmadıkları şeyler yüzünden kınayan ve sonu iftiraya varan bu eziyetleri yapanların nasıl olur da böylesine cesaret gösterebildiklerini anlamak istiyorsanız; onların kazançlarını bir güç gösterisine dönüştürerek fütursuzca nasıl şımardıklarına bakmalısınız. Allah rızasına dayanmadığında sahip olduğu şeylerin insanın ahlakî zaaflarını oldukça besleyip büyüttüğünü fark etmiş olmalısınız. Bu anlamda servet edinmenin, onu kutsayıp meşrulaştırarak paylaşmamanın ve bu halde bin yıl yaşayacağını zannetmenin söz konusu edilmesi gerekiyor. Tabi ki sözüm meclisten dışarı…

 

Servet Edinmek

İnsan için önce kazanmak sonra kazandıklarını muhafaza etmek epey vakit alır. Sonrasında elde ettiklerinin çevresinde bir çit örerek kimseyi oraya yaklaştırmaz ve fedakârlıklarının neredeyse tamamını bu çit dışında yapar. Yardım, iyilik ve infak, artık bu çitin dışında planlanır. Bu ve benzeri yaklaşımları, insanın sahip olduğu “mülkiyet” düşüncesine göre şekillenir. Örneğin; Kur’an; kişinin, sahip olduğu şeyleri tamamen kendinin sayarak paylaşmak ve harcamaktan kaçınmasını ahireti inkârla bir tutmaktadır (41/7).   

“Mülkiyet” anlayışı, toplumu şekillendiren önemli bir argümandır. Kur’an, ısrarla mülkiyetin ve mülk üstündeki hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu söyler. Yeryüzündeki her şeyin asıl sahibinin o olduğunu ve sonunda yine ona miras kalacağını vurgular. İnsanın neredeyse ölünceye kadar süren aç gözlülüğünün hayatını cehenneme çevirdiğini görmesini ister (102/1–8). Kur’an, aslında mülkiyetin Allah’a ait olması ilkesiyle; bireyin sahip olduğunu düşündüğü şeylerle dünyaya dalıp ahireti unutmamasını ve çevresine karşı bir sorumluluk duygusu oluşturmasını bekler. Böylelikle elde ettiği nimetleri, başkalarıyla paylaşmasını mümkün hâle getirmeye çalışır. “Mülk, Allah’ındır.” demek, “Herkesin bu mülkte hakkı vardır.” anlamındadır. Gerçekten de dünya malının kimseye kalmadığı bilinir. Sorun, bu mallar üzerinde gelişi güzel kullanılan tasarruf hakkıdır. Örneğin vahiy, “Hiçbir fakir yanımıza sokulmasın.” anlayışını ve bu bencilliğin diğerler insanları kendinden uzaklaştıran küstahlığını eleştirir (68/24). Serveti ile sınıf edinme gayreti içinde olanların başkalarını aşağılayıp küçük gören tavırlarını doğru bulmaz (11/27).

Servet, öyle bir metadır ki, insanın yürüyüşünü değiştirir. Boyunu uzatır. İnsan birden çevresini kuşbakışı izlemeye koyulur. Uçmayı öğrenince bir daha yere konmak istemez. Kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmeye başlar. Ardı sıra fakirliğin el açan ve sülük gibi yapışan tarafına tanık olunca onlardan uzaklaşıp kendi ayarında bir statü edinme gayreti oluşturur. Böylece sahte bir huzur peydahlamaya çalışır. Bir zaman sonra tanıdığı fakir sayısı azalarak oturduğu yerdeki kapıcıdan ibaret kalır. Arkasından yapacağı iyilik ve yardımları, dernek ya da vakıflar aracılığı ile sürdürmeyi daha anlamlı bulur. Artık hayat algısı ve dünya görüşü değişmiştir. İnsanın bu kapitalist haliyle kendisi gibi olanları bulması uzun sürmez. Bu konuda kabiliyetlidir. Arayışları neticesinde çok geçmeden benzerlerini bulur. Bilindiği gibi bu zenginler, kaybetme korkuları yüzünden kendi aralarında paslaşmayı mümkün kılmak için dernek veya klupler kurarak organize olurlar. Böylelikle hem güç kazanırlar hem de birbirlerine kaliteli tüketim ve eğlencenin yollarını açarlar. Zira bütün ömrü bir çift kunduranın hayaliyle geçen bir fakirin ne muhabbeti olur ki? Artık onların nezdinde salya sümük ağlayan bir yetimin fotoğrafının da hiçbir değeri yoktur. İnsan, bu müstağni ve her halükarda kazan kazan tavrıyla “Solucan” taklidi yapar. Bilindiği dibi solucan, bağımsız ve kendi başına yaşayabilme yetisine sahip “segmentlerden” oluşur. Bu nedenle bir solucanı ikiye bölmek ölümüne neden olmaz. Yaralar hızla kapanarak iki ayrı solucan ortaya çıkar. Bu haliyle yumurtalarını tek bir sepete koymamayı öğrenen müstekbirler solucan taklidi yaparlar. Bir yerde kaybetseler diğerinden kazanırlar. Dokuz canlı, aç gözlü ve hedonisttirler. Öylesine faydacıdırlar ki, onlar için bir şeyin doğru ya da yanlış, haram ya da helal olması önemli değildir. Kâr getirmesi ve kullanılabilir olması yeterlidir. Zaman içerisinde bu iştahlı hâlleriyle insanî özelliklerini gitgide kaybederek yozlaşırlar (47/12).

Paranın sağladığı gücün büyüsü o kadar etkilidir ki bunu bozmak için ya iflas ya da ciddi bir dert sahibi olmak gerekir. Bütün ilişkilerinde para ve ona sahip olma güdüsü başrolü oynamaya başladığında buna paralel olarak korkuları da artacaktır. Çünkü servetiyle edindiği itibarını ve mevcut konumunu kaybetme endişesi, zamanla var olmanın gerekçesine dönüşüverir. Servetin kazandırdığı statüyü kaybetme korkusu ahlakî sorumlulukları unutturur. Böylece dostları ve dostlukları, sanallaşır. Akraba ilişkileri, kaypaklaşır. Zulüm altında inleyen ve yardım bekleyen zavallıların sesini duymamak ve kendine “Nereye gidiyorum?” sorusunu sorup vicdanıyla hesaplaşmanın ağırlığından kurtulmak için sürekli değişim içine girer. Arabasını, evini, koltuk takımlarını, çevresini ve eşini değiştirmeyi dener. Durmadan seyahat eder. Şikâyet ettiği iş yoğunluğu aslında en büyük kurtarıcısıdır. Çünkü bu meşguliyetler, onu adamakıllı düşünmekten azad eder. Ara sıra yaptığı iyiliklerin geçici mutluluğunu ve çevresindeki dalkavukların yaltaklanmalarını içten içe sever ve arar hale gelir. Bütün bunlardan kendilerine bir biyografi çıkarırlar. Bu kitabına uydurulmuş biyografide zamana zemine ve vatana millete faydalı tipler çizilmiştir. Sıkıldıkları anlarda şu kadar işçi çalıştırmanın ve aileleriyle birlikte onca kişiye ekmek kapısı olmanın hazzını kendilerine hatırlatırlar. İşçilerine vermedikleri paylardan ayırarak yaptıkları hayır hasenatla cennetten arsa almayı da ihmal etmezler.

Sonrasında merkezinde menfaat olan bir ortam ve çevre edindikleri için herkesi servet düşmanı olarak görmeye başlarlar. Bu arada çevresindekilerin ahlakını da bozdukları için tamamen haksız da sayılmazlar. Zaman içerisinde hiçbir yoksulla karşılaşmadan uzaktan kumandayla insanlara destek olmayı seçmeleri kalplerini ve vicdanlarını çürütür. Nitekim yoksulluk ve yoksunluğun vicdanı yumuşatan yönleriyle karşılaşıp tanışmadan, karşılıksız sevgiye ve ilgiye ihtiyacı olduğunu itiraf etmeden, edemeden yaşamak bir hayli zordur. Fakirle karşılaşmayan ya da haksızlıklara seyirci kalan bir kalp zamanla yaptığı yanlışlar için kendini kınamayı terk edip kaskatı hâle gelecektir. Bütün sorunlarını servetiyle çözebileceğini düşünenler böyledir. Kur’an’da uzaktan uzağa sadece parasıyla iş bitirme ahlakı, Zulkarneyn örneğinde olduğu gibi kabul görmemiş ve şöyle dile getirilmiştir;

“Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?’ (Zulkarneyn:) ‘Rabb’imin bana sağladığı güvenli durum (sizin bana verebileceğiniz her şeyden) daha hayırlıdır;’ dedi, ‘Bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım!’ ” (Kehf, 18/94, 95)    

Görüldüğü gibi burada parayı veren düdüğü çalamıyor. Kendini hiç riske sokmadan ve taşın altına elini koymadan “Parayı verelim işi sen bitir.” anlayışı kabul görmüyor. Bilfiil işin içinde olmak gerekiyor. Derdi ve tasayı birlikte yüklenmek gerekiyor. Burada cami veya mescitlerin yüklendiği önemli fonksiyonlardan birini hatırlamak gerekiyor. İnsanlar arası ilişkilerde sınıf ayrımına ve paraya endeksli soğukluğun yerini omuz omuza beraberliğin sıcaklığı alması gerekiyor. Dinin “kardeş” olmayı öğütlemesinin sebebi bu olmalı. Nitekim bu sıcaklığın oluşması için servet sahiplerinin öncelikle paylaşmayı öğrenmesi gerekiyor.

 

Serveti Paylaşmak

İnsanlar, bağlı oldukları konumun gereği olarak fakir ya da zengin bir ortamda doğarlar. Özellikle zenginlik insana verilmiş bir şans gibi görülür. Bu kazanım, insanın sahip olduklarına eş değer bir sorumluluk alanı varsayılarak güya bir nimet-külfet dengesine oturtulur. Kısmen haklı gözükmekle beraber hiçbir insan, doğuştan böyle bir artı değeri hak etmez. Zira bu aşamada, insan için sorumluluklarını yerine getirebileceği bir zorunluluk düşünülemeyeceği gibi nimetlerin hak edilebileceği bir emek alanı da yoktur.

Mülkiyetin eşit dağılımı, emeğin eşit oluşmasını gerektirir. Emeğin eşit oluşması ise mümkün gözükmemektedir. Gerek insanın kabiliyetlerinin farklılığı gerek iş sahalarının çeşitliliği ve gerekse hesaplanamayan psikolojik seviye ve sosyal şartlarının sübjektif karakteri, emeğin objektif ve her sahada eşitlenebilecek bir karşılığının olamayacağını gösterir. Nitekim kazanma ve elde etme şekillerindeki bu ölçülemeyen değerleri yüzünden, çoğu kere fırsat eşitliği de anlamını yitirir. Bu yüzden emek sarfıyla elde edilen sonuçlar, birebir eşit bir yaşam kalitesiyle de sonuçlanmayacaktır.

İnsanlar arasındaki ilişkiler, öylesine karmaşık bir yapı arz eder ki söz konusu emeğin tatminkâr ve adil bir karşılığını bulmak neredeyse imkânsızlaşır. İnsan zihninde bir karşılığının olmasına rağmen reel alanlarda bir türlü tam olarak gerçekleşmeyen bu adalet düşüncesi, zaruri olarak âhiretin varlığını da gerekli kılmaktadır. İlişkilerde; görülemeyen, hesaplanamayan ve ölçülemeyen bir açık her zaman vardır. Bu açık; insanlar arasında “merhamet” le karşılanabilecek düzeyde ahlaki bir etkileşimi zorunlu hale getirir. Ayrıca erdemli davranışlardan yoksun ve sadece eşit paylaşıma uyarlanmış bir emek taksimi, beraberinde engel olunamayan açıkların oluşturacağı kıskançlık ve ihtirasları davet edecektir. Öyle ki “Ben kazandım, istediğim gibi harcarım. Bu benim hakkım.” düşüncesi, kendini temize çıkarmak adına ihtiyaç duyacağı meşruiyeti “din” ile ilişkilendirerek sağlamayı da seçebilir. (28/78) Şöyle ki;

“Kendilerine, ‘Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!’ denildiğinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, ‘Rabb(in) dileseydi (kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!’ derler.” (Yasin, 36/47)

Bu ayette, yoksulluk ve yoksunluğu “kader” sayan bu müptezel düşüncenin sahiplerine dikkat edilirse bunlar, işlerine geldiğinde dini terminolojiyi kendi menfaatleri için kullanmaktan çekinmemektedirler. Aslında kısaca “Allah versin.” diye anlamlandırılabilecek bu yaklaşım, dünyanın mevcut halini vahyin değer atıflarından soyutlayarak materyalist bir yaklaşım izler. Ayrıca buradaki servet sahiplerinin bu kadar açık bir çelişkiyi böylesine dile getirmeleri, muhataplarıyla alay ettiklerini de göstermektedir. Demek istedikleri şey şudur; “Madem Allah diyorsunuz! Öyleyse o doyursun fakirleri de görelim.” Bu yaklaşımın temelinde Allah’ın inkâr edilmesinin yanı sıra alttan alta “Bize tabi olun biz sizi doyuralım.” teklifi de var gibidir. İnsanın elindekileri paylaşmamak için sonu iftiraya varan son derece aşağılık bu tavrı düşündürücüdür. Bilindiği üzere Allah’a iftira zulmün en büyüğüdür.

Dünyada kendisine sunulan her şey insan için rızıktır. İnsanın bu durum karşısında yaratıcısına minnettar olması ve teşekkür etmesi beklenir. Ancak rızkın elde edilmesi insanın işidir. “Onun için çalıştığından başkası yoktur.” (39/53) ilkesini koyan yine Allah’tır. Her insanın yeterince iyi yaşama hakkı vardır. Bu anlamda mağdur ve mazlum olanların korunması da ayrı bir sorumluluktur. Rızkın dağılımı konusunda Allah’ın fail olarak zikredilmesi, insandaki sahiplenme duygusunun oluşturacağı olumsuzluklardan onu kurtararak elde ettiklerini paylaşmasını sağlamak içindir. Kur’an’da “eşit olma korkusu” ile servetini paylaşmayan hatta bu korku yüzünden çalıştırdığı kimselere hak ettikleri karşılığı vermekten kaçınanlar kınanmaktadır. Şöyle ki;

“Rızık konusunda, kiminize kiminizden fazla veren Allah’tır: hal böyleyken, kendisine fazla verilmiş olanlar, rızıklarını -aralarında eşitlik olur korkusuyla- sağ ellerinin malik olduğu kimselerle paylaşmakta isteksiz davranıyorlar. Peki, (böyle yapmakla) Allah’ın nimetini (bile bile) inkâra mı kalkışıyorlar?” (Nahl, 16/71)

“Rızık konusunda, kiminize kiminizden fazla veren Allah’tır.”

Yani;

Doğanın ve sizin tabiatınızın bütün kanunlarını koyan o.

Yaratan siz misiniz, yoksa o mu?

Buna göre kiminiz kiminizden farklı ve çeşitli uğraşlar içindesiniz.

Daha çok kazanmanız daha farklı olduğunuz anlamına gelmez.

Elinize geçen nimetler sizi diğerlerinden üstün yapmaz.

Kimsenin kanı diğerinden daha kırmızı değil.

Öyleyse bu kabiliyetleri size verenin o olduğunu bilin de böbürlenmeyin.

Daha fazla kazananlar az kazananları küçük görmesin diye;

Elde ettiklerinizi mümkün mertebe paylaşmanızı istiyor.

Bak, kanunları o koyduğu için dürüstçe kendini fail olarak anıyor.

Aynı dürüstlüğü sizden de bekliyor.

‘Rızkı ben dağıtıyorum.’ havasına girmeyin diye uyarıyor.

Fakir fukarayı geçim derdiyle imtihan etmek sizin ne haddinize!

Serveti bir güç gösterisine dönüştürüp kendinizi ya da başkalarını onun yerine koymayın artık

“Aralarında eşitlik olur korkusuyla.”

Yani;

Eşit olma korkusunun sizi nimet gaspına götüreceğini görün.

Bu korkunun sizi esir almasına müsaade etmeyin.

Paylaştıkça arttığını görmüyor musunuz?

Emeğe ve emekçiye saygınızı yitirmeden,

İnsanlara hakkını vermekten sakın geri durmayın.

Allah’ın nimetini (bile bile) inkâr mı ediyorlar?”

Yani;

Yaratan ve size bol bol nimetleri sunan o olduğuna göre,

Paylaşmanız gerektiğini fark etmelisiniz.

Gerçek mülk sahibinin o olduğunu bile bile,

Hak edenin ücretini nasıl kesersiniz?

Bu tavrın bizzat onu da yok saymak anlamına geleceğini anlamıyor musunuz?

Paylaşmak, bir erdemdir. Emeğe saygı duymak ve hak edene hakkını vermek ise çok önemlidir. İnsana yaraşır şekilde yaşamak herkesin hakkıdır. Bu hakkı bile bile gasp etmek zulümdür. Herkesin insanca yaşaması adına top yekûn bir çaba oluşmadığı sürece, günübirlik yardımların sorunları çözemediğini de görmek gerekir. Bu durumda; adalet, eşitlik ve özgürlük gibi temel sorunları herkes için anlamlı hale getirme çabasından yoksun bir yardım anlayışı, gösteriş ve tatmin aracı olmaktan öteye gidemeyeceği gibi bu yardımları yapanları da erdemli ve iyilik sahibi kılmaz. Üstelik sadece insan olmak hasebiyle zaten yapılması gereken yardımları marifet saymanın da anlamı yoktur. Kalıcı iyilikler peşinde bedeli ödenerek yapılan eylemlere yönelmek her zaman daha tutarlı sonuçlar verecektir. Aksi halde insan, elde ettiklerini afiyetle yemek için arayacağı bir meşruiyet zemini oluşturma çabasından bir türlü kurtulamayacaktır.

 

Serveti Meşrulaştırmak

İnsanın çevresi, sadece toprağa endeksli coğrafi bir tanımın konusu değildir. Sosyal ve özellikle kültürel bütün yapıları da içine alır. Bu anlamda insan için; kâr elde ettiği ve itibar kazandığı çevre çok önemlidir. Çünkü bu alanda kendini güçlü ve mutlu hisseder. İnsan çoğu zaman yaşadığı çevrenin olabilecek en iyi ortamlardan biri olduğuna kendini inandırır. Karşılaştığı olumsuzluklara haklı ve uzun gerekçeler üretir. Sonuç alamadığı durumlarda işi tarihe, zamana ya da Allah’a yıkar. Bir süre sonra insanın kendini anlamlandırdığı ve aidiyetini oluşturduğu çevre o kadar önemli hale gelir ki insanın diğer düşüncelerinin de çıkış noktasını oluşturur. Artık bu zemin doğduğu ve büyüdüğü bir alan olmaktan daha öteye geçer.  

İnsan, en kalın örtüyü de örtse fıtratından kaynaklanan olumlu dürtüleri yok edip vicdanının sesini tamamen kısamaz. Çoğu kez bu sesi bastırmak için elindeki serveti kullanır. Parasıyla ses ayarı yapar. Ara sıra okul, cami, hastane yaptırmayı dener. Bazen tespih koleksiyonu yapar. Olmadı lüksünden kısar. Böylece rahatlamayı dener. Zira iyilik, bazen kötülüğe örtü olur. Aşevi açarak “israf”a hak kazandığını düşünmek gibi. Bilindiği gibi müsrifliği hoş gördüren şey, oldukça çok infak etmektir. Ya gerçek gıdasından yoksun bırakıldığından ya da sürekli ihmal edildiğinden olsa gerek vicdan bazen sapıtır. Ardından hayattan kendisi için, başkalarına yaptığı iyiliğin en az on katı, şımarma kredisi satın alır. Yaptığı yardımların her birinin, kendi sınır aşımlarını bire on affettireceği vehmine kapılır. Buna vicdan aklama veya benlik tazeleme de denilebilir. Batı’da ki adı günah çıkarmadır.

Sosyal adaletin olmadığı bir ortamda rekabete dayalı bir piyasadan devşirilmiş servetler, kirlenmeden sahiblerine ulaşamazlar. Kirliliğin asıl nedenleri üzerinde durmak ve bu oluşturulmuş bataklığı kurutmak yerine sineklerle uğraşmak beyhudedir. İnsan yaşadığı ortamı derinlemesine sorgulayarak onu aklama çabası içine girmemelidir. Şikâyet etmeli, üzülmeli ve çözümler önermelidir. Çünkü refah, iki şeyi örtmeye çalışır. Allah ile ilişki ve sosyal adalet. İyilik yapmak ve başkalarına yardım etmek, özveri isteyen bir iştir. Ortada bir musibet geziyorsa bu herkesi ilgilendirmeli ve yine herkesten uzak kalmalıdır. Çünkü sadece sadaka verenden uzaklaşan bir belanın biraz ileride bir başkasının zararına yol açabileceği de düşünülmelidir.

Kur’an, herkesi kölelikten kurtarmak, yetime sahip çıkmak ve yoksulu doyurmak gibi niyet ya da amacı olmadan insanın girişeceği müspet teşebbüslerin dahi atıl kalacağını söyler (90/10).  İyi niyetle “Allah rızası”na oturmayan eylemleri sonuç itibarıyla rüzgârda savrulan saçılmış toz zerrelerine benzetir (25/23). Şüphesiz Allah, kimseye kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklememiştir. Nitekim insanın bir güç gösterisine dönüştürüp tükettiği servetini sorgulanamaz sanarak Rabb’ini razı edemeyeceği de bellidir (90/6).

 

Serveti Kutsamak

Mülkiyetin Allah’a ait olması, ahlaki anlamda serveti kutsanmaktan korur. Çünkü insan zihninde kutsanmış bir mülk, sadece bireye ait olan tarafıyla paylaşılmayı kabul etmez. Dokunulmaz hâle gelir. Şirki reddeder. Mülkiyet anlayışında olduğu gibi hâkimiyetin de sadece Allah’a ait olmasından kasıt, servetin sadece belirli bir zümre elinde tekelleşerek başkalarına baskı aracı olarak kullanılmasının önüne geçmektir (59/7). Bu anlayış, insanın sahip oldukları üzerinde dilediği gibi hareket etmesini önler. “Dilediği gibi hareket etmek” anlayışı, insanın ilk planda sosyal adaleti yok sayan tasarruflarını hatırlatmalıdır. Başka bir ifade ile başkalarının mağduriyeti yanında insanın sahip oldukları üzerinde istediği gibi davranabilmesinin ahlakî bir tutum olmayacağı vurgusu vardır. Kur’an, Hz. Şuayb örneğinde yaşadıkları toplumun sorunlarına gözlerini kapayarak servetlerini bir güç gösterisine dönüştüren kimselerin “diğer” insanları dışlayan keyfi tasarruflarını kınamaktadır.

“ ‘Ey Şuayb!’ dediler, ‘(Şu) senin namazın (ya da dua alışkanlığın) mı, atalarımızın tapına geldiği şeyleri bırakmamız ve malımız mülkümüz üzerine keyfi tasarruflarda bulunmamamız yönünde bizi uyarmanı zorunlu kılıyor? Çünkü (biz) sen(i) aslında yumuşak başlı, aklı başında biri (olarak biliriz).’ ” (Hud, 11/87) 

Burada söz konusu edilen insanlar tamamen dinsiz değildir. Hatta kendilerine göre dindar bile sayılabilirler. Geleneğe sıkı sıkı yapışırlar. Adet haline gelmiş bir dindarlık kimseye zarar vermez. Onların dindarlıkları; farenin, bulduğu kaşar tekeri içinde girdiği itikâfa benzer. Aslında dinin kişisel çıkarlara alet edilmesi bal gibi budur. Onların zihninde; “Allah” anlayışı, zayıf insanların, hayatın güçlükleri karşısında sığınmak için korkudan uydurdukları bir şeydir. Çoğu kez bundan da emin olamazlar. Gerek içten gelen vicdanlarının rahatsız eden sesi gerekse dış dünyalarında karşılaştıkları soru ve sorunlar yakalarını bir türlü bırakmaz. Üstelik iyi bir insan görüntüsünde; tarihe, kültüre ve geleneğe saygı yattığını düşündüklerinden özellikle kalabalıklar arasında konjektüre uygun davranırlar.

Din; onlar için, bir kültürel öğe olarak onların hayatına müdahale etmediği sürece saygı görebilir ve ancak bu şekilde kabul edilebilir bir şeydir. Bu yüzden dinin sosyal ya da siyasal form kazanmış yönlerini ayıklamak isterler. Batı düşüncesi dini kiliseye hapsederek aynı şeyi yapmış ve dinin, kişiye ait özel alanlar dışında etkili olmasını engellemeye çalışmıştır. Bunlar genellikle “Allah insana hiçbir şey indirmemiştir.”(6/91, 67/9) diye düşünürler. Zaten kendilerini mecbur edebilecek hiçbir ahlaki sorumlulukları yokmuş gibi davranır ve yaşarlar. Aslında hiçbir insan dinsiz değildir. Bir şeylere inanır. Servet sahipleri de bundan tamamen müstağni kalamazlar. Kendilerine şu ya da bu şekilde bir din aşısı yaparlar. Bilindiği gibi aşı, zayıflatılmış mikroptur. İçi boşaltılıp ayin mantığında özel gün ve gecelere indirgenerek zayıflatılmış bir dinin kendilerine zararı olmadığı gibi faydası olacağını düşünürler. Bu dozu ayarlanmış seranomiler de insanlar, kendilerine format atarlar. İnsanları uyuşturucuya başlatan sebepler ve bundan gördüğü zararlar düşünülürse din bu gibilerin elinde en zararsız araçtır.

Güç, merhametten yoksunsa zulme dönüşür. Özellikle para, insana güçlü olduğunu düşündürerek onu hak ve hukuk tanımaz hale getirebilir. Bu durumda kanunlar, sadece fakir ve kimsesiz insanları yola getirmek için bir araç olarak görülecektir (9/8–10). Kazanma ve kazandıkları muhafaza ederek arttırma hırsı insanı sorumluluklarından soyarak çıplak bırakabilir. Nice dev kaftanlar içinden kişiliksiz cücelerin çıktığına tarih şahittir. Lüks hayatların debdebesi, insanın güvenliği için yeterli olamamıştır. Kur’an’da vahyin öğütlerinden yüz çevirerek elindeki nimetler için teşekkür etmeyen şımarık zenginler, uyarılmıştır. Burada “teşekkür etmek” demek fakirin hakkını gözetmek ve toplumsal sorumluluklarını üstlenmek anlamındadır (16/112). Kişinin paraya olan yakınlığı onu ahlaktan ve infaktan uzaklaştırmamalıdır. Zenginlik, çoğu zaman tarife muhtaçtır. Mutlu olmak için tek başına yeterli bir sebep de değildir. Zaman her şeyi eskitir ve yok eder. Sonuçta insanın elinde hiçbir şey bırakmaz. Hızla akıp giden zamana direnen tek şey insanın yaptığı iyiliklerdir. Zira insanın refah düzeyinin artması, bazen hayırlı bir sonuç da vermeyebilir (6/42–45).

İnsanlar, şarabı İsa’nın kanı yapıp ekmeği ona batırıp kutsayan Batı kültürünü bu yönde takip etmeyi sürdürdükçe ağzına bir parmak bal sürülüp kavanozu dışardan yalamaya alıştırılan kitleler oluşturup kazandıklarını kutsamanın farklı yollarını yine bulacaklardır. Ölümün insanları eşitleyen yanını görmedikleri sürece…

 

Bin yıl Yaşamak

Vahyin kontrolünden çıkmış ve Yahudilerde olduğu gibi içeriği kişisel kabullerle özelleştirilmiş bir inanç, sahibinin dengesini bozabilir. İçeriği bir ırkın, bir cemaatin ya da şahsın menfaatlerine indirgenmiş bir iman evrensel yönünü yitirir. Bu durumda imanla ilişkilendirilen kavramların anlamı ve kapsamı bireye göre değişecektir.  Böylece hayır ve şerre, dost ve düşmana farklı anlamlar yüklenir. Hatta mümin ve kâfirin kim olduğunda dahi ittifak sağlanamaz. Başka bir ifade ile sahası ve çerçevesi vahyin rehberliği tarafından belirlenmemiş bir iman; bencillik, kıskançlık ve nankörlükle bir araya gelirse asıl tehlike o zaman ortaya çıkar. İman o bozuk haliyle insanın korkularını gidereceği yerde onları beslemeye, ihtiraslarını gemleyeceği yerde kamçılamaya başlar. Sonrasında müşriklerden daha beter bir adam oluşur. Bakın;

“…De ki: “Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor. ‘De ki: “Eğer Allah katındaki ahiret hayatı, başka hiç kimseye değil de yalnız size mahsus ise ve kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?’ Ama kendi elleriyle yapıp-ettikleri ortadayken bunu hiçbir zaman temenni etmeyecekler: Allah zalimleri her halleriyle bilmektedir. Ve sen onları başkalarından daha ihtirasla hayata sarılmış göreceksin, hatta Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlardan (müşriklerden) bile daha çok. Onların her biri bin/binlerce yıl yaşamak ister; hâlbuki uzun yaşaması, böyle birini (ahirette) azaptan kurtarmaz; zira Allah onun bütün yapıp-ettiklerini görmektedir.” (Bakara, 2/93–96)

Seçkincilik öyle bir beladır ki Allah’ı da ahireti de özelleştirir. Sadece kendine has kılar. Cenneti dahi kendisi için kapattırır. Bu durumda diğer insanlar için gidecek bir yer kalmaz. Nitekim gidecek bir yeri olmayan insanları da adam yerine koymazlar. Onlar adına herhangi bir sorumluluk duymazlar. Ayrıca “Onları müşriklerden daha fazla hayata bağlı bulursun. Bin/binlerce yıl yaşamak isterler.” sözüne dikkat edilirse bu uzun yaşama isteği insanı arzularının esiri yapar. Daha çok yaşamak için her şeyi göze alabilirler. İnandığını söyleyen bir insanın bu tavrı içler acısıdır. Vahiy, onların yalanını ortaya çıkarmak için bu kabullerinin gereği olan sözlerini devam ettirir. Sözün namusu denen şey işte burada gündeme getirilir.

 Şöyle ki;

“Kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?”

Burada “Gidip ölün.” demek istemiyor. Fakat “Ölecekmiş gibi yaşasanıza, ölmeyi ve ahirete kavuşmayı arzulasanıza…” demek istiyor. Ölümden bu korkunuz ve kaçışınız niye? Dünyaya haram helal demeden bu bağlanışınız niçin? Başkalarını umursamadan zevklerinize bu kadar düşkün olmanızın sebebi ne? Hiçbir şeyinizi paylaşmıyorsunuz. Sadece dünyayı istiyorsunuz. Hep kendinize yontuyorsunuz. Başkalarını yok sayarak menfaatlerinize bu kadar çok düşkün olmanızı nasıl izah ediyorsunuz? Samimi olmadığınızı biliyorsunuz aslında. Yaptığınız şeylerin suç olduğunu ve suçlu olduğunuzun farkındasınız belli ki.

İnsan için dünyada sonsuza kadar yaşayacağını düşünmek ciddi bir yanılgıdır (21/34, 44). Edindiği servet ile ebedî yaşayacağını zannetmesi de büyük bir bedbahtlıktır (104/3). Ölümü göz ardı edip düşünmemeye çalışarak insan güya güvenlik yüzdesini arttırmaya çalışır. Hâlbuki o ana kadar donanmadığı sorumluluk elbisesinden yoksun kalarak çırılçıplak ölmek üzere olduğunu fark edemez. Bu üryan haliyle çekeceği hasret ve pişmanlıkların ona ödeteceği bedeli ve rahmetten uzak kalarak üşüyeceğini düşünemez.

Aç gözlülüğünün insanın hayatını cehenneme çevirdiğini görünce sağlam bir inancın hemen arkasından ahlakî davranışların gelmesi gerektiğini anlarsınız. İnsan neden marketten aldıklarının bilinmesini istemez? Ya da “Misafir geliyor çabuk sofrayı toplayalım.” der. Lüks yaşıyor görünmek insanı niçin rahatsız eder? Paylaşması gerektiğini bildiği için olabilir mi? Her halükarda siz siz olun “Gel beraber yiyelim.” deyin. Çünkü paylaşmak daha bir güzel. Ne de olsa kefenin cebi yok. Bin yıl yaşayamayacağına göre paylaş paylaşabilirsen.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 3. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.