Sosyal Medya

Abdulaziz Tantik: İnsanın Rabbi İle İlişkisinin Mahiyeti



Giriş: İlişkilerin Temel Ekseni

İnsan varlığı, ontolojik ve sosyal düzlemde dört temel iliÅŸki biçimiyle tanımlanır: insanın kendisiyle, doÄŸayla, diÄŸer insanlarla ve en temelde Rabbiyle olan iliÅŸkisi. Bu dörtlü yapı içerisinde Rab ile kurulan baÄŸ, diÄŸer tüm iliÅŸkilerin mahiyetini belirleyen merkezî bir role sahiptir. KiÅŸinin Yaratıcısıyla kurduÄŸu iliÅŸkinin niteliÄŸi, onun doÄŸaya bakışından kendine dönük öz-farkındalığına kadar her alanı doÄŸrudan etkiler. Bu nedenle, varoluÅŸun anlamlandırılmasında ilk adım, “Rab” kavramını ve bu kavramın insan hayatındaki izdüşümlerini doÄŸru bir idrakle kavramaktır.

I. Rabbin Hüviyeti ve “Ben”liÄŸin Tezahürü

İlahî olanla kurulan baÄŸda “Rab” sıfatı, ulûhiyetin rububiyete dönüştüğü, yani yaratıcının varlıkla doÄŸrudan temas kurduÄŸu boyutu temsil eder. Rab; sadece yaratan deÄŸil, aynı zamanda büyüten, besleyen, terbiye eden, rızıklandıran ve nihayetinde hüküm (mükâfat ve ceza) verendir. Allah’ın zatı gayb olsa da isim ve sıfatları üzerinden bir “hüviyeti” ve ÅŸahsiyeti mevcuttur; bu ÅŸahsiyet varlık üzerinde tecelli ederek insanın O’nunla bir diyalog kurmasını saÄŸlar.

İnsan için bu iliÅŸki, mutlak bir gücün karşısında olduÄŸunu fark etmekle baÅŸlar. Rab, kendisine inkârla yaklaÅŸana dahi imkânlarını kısıtlamayan, adaleti ve merhameti senkronize bir ÅŸekilde sunan muazzam bir yapıya sahiptir. Bu farkındalık, insanda “haÅŸyet” denilen derin bir saygıyı tetikler. Buradaki korku (havf), sadece bir cezadan kaçınma deÄŸil, aksine “incitmekten ve O’na saygısızlık etmekten korkmak” anlamına gelen bir nezaket ve zarafet içermektedir.

II. İki Temel Vasıf: Tevazu ve Hamd Üzere Olmak

İnsanın Rabbiyle olan bağını ÅŸekillendiren iki temel kavram ‘tevazu’ ve ‘hamd’dir. Bu iki kavram insan hayatını doÄŸru bir istikamet üzere kurulmasının teminatıdır aynı zamanda… Hamd ile iliÅŸkilerinde karşılıklı saygınlığı besler, Tevazu ile de kibir ve bencillikten azade olmanın imkânlarını devÅŸirir…

Tevazu: Ä°nsanın kendi sınırlılığını, noksanlığını ve zaaflarını bilerek haddini muhafaza etmesidir. Bu, sadece Allah karşısında deÄŸil, hayatın her alanında bir denetim mekanizması saÄŸlar. Kendi sınırını bilen insan, ne Rabbiyle bir inatlaÅŸmaya girer ne de diÄŸer varlıklara karşı nankörlük eder. Tevazu, doÄŸru bir sosyal uyumun saÄŸlanması ve gereken fedakârlığın yapılmasının da zeminidir.

Hamd: Allah’ın sunduÄŸu inayeti, nimetleri ve hayatı bir şükür bilinciyle karşılamaktır. Hamd eÄŸitimi, gündelik hayatta bir arkadaşın teÅŸekkürü veya anne-babaya duyulan minnetle baÅŸlar; ancak tüm bu teÅŸekkürlerin asıl adresi olarak Rabbe ulaşır. Yapılan bir iyiliÄŸe teÅŸekkür ederim diyerek kiÅŸi Rabbine yönelik şükür sahibi olmayı da kazanmaya yatkınlık kazanır.

Bu iki kavramın –tevazu ve hamd– birleÅŸtiÄŸi en zirve nokta ise ‘secde’dir. Secde, fiziksel olarak en düşük (“hiçlik”) noktası gibi görünse de, insanın egolarından arınarak Rabbiyle en yakın olduÄŸu, manevi olarak en yüksek makama ulaÅŸtığı zamandır.

 III. Ubudiyet: Mecburiyetten Gönüllülüğe

İnsanın Rabbiyle iliÅŸkisi epistemolojik bir zeminde bir “teklif” üzerine kuruludur: Ubudiyet (kulluk). Bu teklif, nefsin ve ÅŸeytanın esiri olmadan yaratıcıya yönelmeyi içerir. Kulluk hiyerarÅŸisinde farzlar, sünnetler ve nafileler arasında estetik bir geçiÅŸ vardır:

Farzlar: Ä°liÅŸkinin asgari zeminini ve sadakati temsil eder; taviz verilemez temeldir. Farzlar, imana giriÅŸ bölümü gibi düşünülmelidir. GiriÅŸin giderek bir dostluÄŸa dönüşmesi ise sünnet ve nafile ibadetlerle bağın güçlendirilmesine baÄŸlı olarak geliÅŸmeye açık bir yapıdır.

Sünnet ve Nafileler: Ä°liÅŸkiye estetik ve sanatsal bir boyut katar. Özellikle nafile ibadetler, hiçbir emir veya beklenti olmaksızın yapıldığı için, kul ile Rab arasında “özel bir dostluk” ve yakınlık köprüsü kurar. Bu gönüllülük esası, ibadeti mecburiyetten çıkarıp bir aÅŸk ve sadakat eylemine dönüştürür. Sahici, sahih ve samimi bir zeminin varlığı bu gönüllülük esasına dayalı olarak varlık kazanır.

İnsan, beklentisizliÄŸi öğrendiÄŸi andan itibaren, rabbi ile iliÅŸkisinin mahiyetini estetik bir zeminde ve nafileler ile detaylandırarak güçlü bir baÄŸ ile kulluÄŸunu saflık ve samimiyet ile inÅŸa ederek Halis olarak Muhlis bir kul olmaya yönelir. Rabbi de onu seçerek bu kulluÄŸunu taçlandırır…

IV. Ontolojik Yakınlık ve Epistemolojik Çaba

Allah insana ÅŸah damarından daha yakındır; bu, iliÅŸkinin ontolojik (varlıksal) tarafıdır. Ancak insanın bu yakınlığı hissedebilmesi için epistemolojik bir çaba, yani irade ve niyet ortaya koyması gerekir. İnsan nefes alırken dahi Rabbinin denetiminde olduÄŸunu idrak etmeli ve attığı her adımı O’nun rızasına uygun hale getirme iradesini göstermelidir. Bu çaba gerçekleÅŸtiÄŸinde, Rab kuluna “buyur” der ve ona giden yolu kolaylaÅŸtırır.

Sonuç: Bütüncül Bir Yaşam Tasavvuru

Sonuç olarak, insanın Rabbiyle kurduÄŸu samimiyet, sadakat ve istikamet üzerine inÅŸa edilmiÅŸ baÄŸ, sadece bireysel bir dindarlık meselesi deÄŸildir. Rabbi karşısında tevazu sahibi olan kiÅŸi, O’nun yarattığı diÄŸer varlıklara da (insanlara, doÄŸaya) aynı duygudaÅŸlık ve sevgiyle yaklaşır; çünkü her ÅŸeyin aynı Rab tarafından yaratıldığını bilir. Bu çerçevede kurulan bir iliÅŸki, insanı “muhsin” kılarak her an Allah’ın huzurunda olduÄŸu bilinciyle yaÅŸamasına ve tüm varoluÅŸla barışık, estetik bir hayat sürmesine vesile olur.

Abdülaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.