Sosyal Medya

Kamil Günen: Mürekkepli Masadan Sokağın Tozuna



Alim; elindeki kadim metinlerin ışığında insanların karanlığına derman olan kiÅŸidir. Ancak bazen bu ışık, o kadar yükseÄŸe asılır ki, aÅŸağıda, sokağın tozunda önünü görmeye çalışan “avamın” faraza bir varlık hissiyatından öte bir anlamı olmaz. Kitabî kaideler, usuller ve sarsılmaz etik çizgiler bir alimin zırhıdır.  Bu zırh ilimle hemhal oldukça ağırlaşır ve sonuç olarak; alim halkın içine karışıp onlarla omuz omuza yürüyemez hale gelir. Sonuçta ortaya, herkesin saygı duyduÄŸu ama kimsenin ne dediÄŸini tam anlayamadığı "kutsal bir biblo" çıkar.

Bu biblovari duruşun en büyük handikabı, alimin literal refleksleri sonucunda o canlı ve dinamik ruhunu dondurmasıdır. Alim, dört duvar arasında ezberlediği referansları birer donuk fetva olarak halkın önüne attığında, hayatın bin bir türlü rengiyle karşılaşan insan ne yapacağını şaşırır. Hayatta karşılığı genel kabullere sığmayan bir fetva verdiğinde avam ya bu "ağır" yükün altında ezilip suçluluk duyar ya da "bu fetvanın bizim hayatımıza dokunan bir tarafı yok" diyerek hakikati bir kenara iter. İlim, hayatın içinde demlenmedikçe sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur.

Alimler, halkın hakk yolundaki tabelaları gibidir. Mesele, tabelanın nerede durduğudur. Bir yol tabelası düşünün; gitmeniz gereken köyün tam girişine konulmuş. Oysa o tabela yolun en başında, yolcunun kafasının karıştığı o ilk çatallaşmada gereklidir. Alim, dağ başındaki varış noktası değil, yolun başındaki rehber olmalıdır. Yolcu yolu kaybettikten sonra zirvede ya da vasıl olunacak yerin tam ortasında duran tabelanın kime ne faydası var? Tabelanın hikmeti, yolu bilmeyene tam da aklının karışıp tökezlediği yerde ona yön verebilmesidir. Bu yüzden alim, avamın ahvalini kesbederse işte o zaman ilim, alim vesilesiyle hayatın içinde şüyu bulur.

Empati, bu noktada alimin en büyük azığıdır. Alim, halkın sadece sorusunu değil, o soruyu sorduran psikolojik, sosyolojik ve ekonomik buhranı da ölçmelidir. Dükkânında siftah bekleyen esnafın derdini, evine ekmek götürme telaşındaki babanın kaygısını bilmeyen bir alim, kitaptan okuduğu en doğru cümleyi bile söylese, o cümle hayatın sert kayalarına çarpıp geri döner. Çünkü nasihat, muhatabın halini kuşanmadıkça sadece bir sestir.

Sırça köşklerde oturup batıla parmak sallamak, ilmin haysiyetine uygun düşse de pratik hayatta karşılık bulamaz. İnsanlar, meselelere tepeden bakıp   formel içtihatları deÄŸil, kendi çamurlu sokaklarında onlarla birlikte yürüyen bir bilgelik ararlar. Alim, avamın seviyesine inmekle ilmini eksiltmez; aksine o ilmi hayatın içinde eriterek "hikmete" dönüştürür. Dinamik bir irÅŸat, ancak kitabın diliyle hayatın ritmini aynı notada buluÅŸunca gerçekleÅŸir.

Sevgili bilgelerimizi bu kadar eleÅŸtirdikten sonra gelelim kendi çamurlu aynamızdaki aksimize. İçimizden çıkıp da bu kadar yükseÄŸe konumlandırdığımız ve kendilerini anlayamayacak kadar cehalet içinde olan bizler “hırsız”, kıymetli bilginlerimizde aslında “ev sahipleridir.”  Nadide olmaları, bir zamanlar bizim gibi iken ilim sıfatıyla bizden uzaklaÅŸtıkları hakikatini kabul edip, çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiÄŸi de su götürmez bir gerçek! En büyük kusur, bunca insana raÄŸmen "alimler az, insan (sorun) çoktur. Sahada dert çok, derman sunacak el ise mahduttur. Bu durum bizi o meÅŸhur ihtiyaca götürür: "Her sokaÄŸa bir alim gerekir." Bu, her köşede bir kürsü kurulsun demek deÄŸildir; aksine ilmin mahalle arasına, esnaf sohbetine, komÅŸu kapısına kadar sızması demektir. Alim, ulaşılması zor bir daÄŸ zirvesi olmaktan çıkıp, her köşe başında bir emniyet durağına dönüşmelidir. Dolayısıyla “her sokaÄŸa bir alim gereklidir.

Eğer her sokakta bir "yaşayan alim" olmazsa, halk kendi doğrusunu kendi yanlışlarından üretmeye başlar. Boşluk kabul etmeyen sosyal hayat, alimin olmadığı yerde "uydurma" rehberlerle dolar. Bu yüzden alim, sadece kütüphanesinin kokusuna değil, sokağın kokusuna da aşina olmalıdır. İlim, dört duvar arasından çıkıp sokağın tozuna karıştığında ancak o zaman gerçek bir şifaya dönüşür.

Nüktedan bir dille söylemek gerekirse; alim, vitrindeki antika porselen gibi sadece seyredilmek için değil, sofradaki toprak kap gibi ekmeğin banıldığı, suyun içildiği bir ihtiyaç nesnesi olmalıdır. Göz alıcı ama karın doyurmayan bir ilim, sadece entelektüel bir hobi olarak kalır. Oysa insanın ihtiyacı olan, karnı tok, sırtı pek bir maneviyat için yolunu aydınlatacak samimi bir ışıktır.

Hülasa-i kelam, alimler insanlara yol gösteren tabelalardır; lakin tabela yolun sonunda değil başında gerek. Eğer alim, avamın ruh halini, içinde bulunduğu sosyolojik iklimi ve ilmi kapasitesini ıskalarsa; o kutsal tabela sadece manzarayı süsler ama kimseyi menzile ulaştıramaz. Yolun başında bekleyen, halden anlayan ve sokağın sesini duyan alimlere selam, bu kadar imkana rağmen alimleşemeyen bizlere de aşk olsun.

Kamil GÜNEN

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.