Sosyal Medya

Muhammed Yıldız Zorlu: Peygamber Mescidleri Nerede?



Müslümanların mescitleri zalimler tarafından ele geçirildiğinden bu yana "Peygamber Mescidlerinin" nerede olduğunu bilemez/bulamaz olduk. Yeryüzünde peygamber mescidi kuracak yer kalmadı mı? İnsanlık “Gerçek İslam-ı” yaşamak için bütün imkânlarını elinden kaçırdı mı? Çare nerede? Bu sorunun içinde hem tarihsel bir acı hem de metafizik bir kaygı var. Tabii ki bu acele cevaplanacak bir mesele değil.

Önce “Peygamber mescidinin ne olduğuna bakalım. İslam tarihinde Mescid sadece bir bina değildi. Medine’deki Mescid-i Nebevî; İbadet yeri, Sığınak, Adalet meclisi, Eğitim alanı, Fakirlerin barındığı yer, Siyasal istişare mekânıydı. Yani Mescid bir taş yapıdan çok bir ahlâk düzeniydi. Bu yüzden klasik âlimler şu ayrımı yapar; Mescidin kutsallığı duvarından değil, içindeki adalet ve niyetten gelir.

Bu açıdan bakınca, “Mescitlerin ele geçirilmesi” yalnızca fiziksel işgal değil;dinin ruhunun siyaset, güç ve korku tarafından kuşatılması anlamına da gelebilir. Ama burada kritik bir nokta var; İslam düşüncesinde hakikat mekâna bağımlı değildir. Hz. Peygamber’den şöyle bir hadis nakledilir; “Yeryüzü bana mescit kılındı.” Bu, çok radikal bir fikirdir; Hakiki Mescid, önce insanın kalbinde ve eyleminde kurulur.

Tarih boyunca Müslümanlar bunu defalarca yaşadı; Mekke’de baskı altında küçük halkalar halinde iman yaşandı. Habeşistan’da sürgünde bir topluluk oluştu. Moğol istilası sırasında medreseler yıkıldı ama ilim devam etti. Sömürge dönemlerinde camiler kapandı ama dini hayat bitmedi. Yani Peygamber mescidi bir bina değil, bir ilişki biçimidir; Allah ile ilişki, İnsanlar arası adalet, mazluma sahip çıkma, istişare, tevazu... Bunlar varsa, Mescid vardır.

Yeryüzü hiçbir zaman hakikate şahitlik eden insanlardan tamamen boş kalmaz. Bu, sadece dinî bir inanç değil, aynı zamanda tarihsel bir gözlemdir. En karanlık dönemlerde bile küçük ahlâk adacıkları ortaya çıkar. Çare büyük yapılardan önce küçük yerlerde başlar; dürüst bir insan, adil bir ilişki, korkmadan söylenen bir doğru, korunmuş bir yetim, paylaşılan bir lokma, istişare eden küçük bir topluluk… Medine de böyle başladı. Önce insanlar Mescid oldu, sonra Mescid inşa edildi.

Peygamber’in kurduğu şey önce bir bina değildi; güven üreten bir topluluktu. Eğer adalet ve merhamet mümkünse, hakikat konuşulabiliyorsa, bir yetim korunabiliyorsa, Peygamber mescidi için yer hâlâ vardır.

“Peygamber mescidinin kaybolduğu duygusu aslında çoğu zaman güç ile hakikat arasındaki kopuştan doğar. İslam tarihinde de bu gerilim çok erken ortaya çıktı. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar bir soruyla yüzleşti. Din, iktidarla nasıl ilişki kuracak?

Bu soru hiçbir zaman tamamen çözülmedi. Çünkü Peygamber’in kurduğu düzenin merkezinde ahlâkî otorite vardı; sonraki dönemlerde ise çoğu zaman siyasal otorite öne geçti. Bu olduğunda Mescid ayakta kalsa bile “Peygamber mescidi ruhu” zayıflayabiliyor.

Bu yüzden bazı düşünürler şunu söyler. Dinin en zor sınavı zulüm değil, iktidardır. Zulüm altında iman etmek zor ama mümkündür. İktidar altında hakikati korumak ise bazen daha zordur.

İslam ahlâkı ve klasik fıkıh açısından bakıldığında, zulüm altında kalanların korunması ve imkân varsa o ortamdan uzaklaşmaları (hicret) güçlü bir ahlâkî ve dinî yükümlülük olarak görülür. Bu sadece bireysel bir ibadet meselesi değil, aynı zamanda insan hayatını koruma ilkesiyle ilgilidir.

Kur’an’da bu mesele doğrudan bir ahlâkî eleştiri olarak dile getirilir;

“Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler “Ne işte idiniz?” dediler, (onlar) “O yerde zayıf görülenlerden idik” cevabını verdiler. Melekler ise “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir. Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır! (Nisa / 97-98)

Siyaset uğruna insanların katledilmesine göz yummak veya acıyı araçsallaştırmak ne kadar insanidir?”

Bu, sadece İslam ahlâkının değil, evrensel etik düşüncenin de merkezinde olan bir meseledir. Zulüm karşısında sessizlik, zulümden politik fayda üretmek, mazlumları koruyacak somut irade eksikliğidir.

Modern dünyada ve Siyasal İslam’ın dilinde trajedi çoğu zaman “Ahlâkî performansa” dönüşebiliyor ve insanlar acıyı azaltmaktan çok, acıyı temsil etme yarışına giriyor. Filistin’in ve Gazze’nin fakir ve garip halkı “Soykırıma maruz kalıp -çoluk-çocuk –yaşlı-kadın-insanlığın gördüğü en acımasız zulmün ve katliamın mağduru olur iken, Filistinli-Gazzeli “Hali - vakti yerindeler” başta Türkiye olmak üzere Dünya’nın farklı ülkelerindeki zengin muhitlerinde bu zulmü istismar ederek dindar ve keyifli hayatlarının huzurunu yaşıyorlar. Bu, bazı filozofların fazlaca kibar bir dille “Zulmün ve merhametin estetize edilmesi” dediği şeydir. Allah-u âlem.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.