Sosyal Medya

Serdar Tuncer: Yoksun işte...

Okuduğun kitaplardan bilirsin biraz. Hiçbir şeyin kitaplarda anlatıldığı gibi olmadığını yaşayarak anlayışından bilirsin. Bunu anlamak için ödediğin bedellerden, yaptığın hatalardan, o hatayı bir daha yapmamak için aldığın kararlardan, her defasında başka bir bahaneyle o kararların arkasında duramayışından bilirsin. Yaşamak en ufak yağmurda bir yerinden içeri su sızdıran çadır gibi bir şey…



Bir fincan bir masanın üstünde duruyorsa o masanın üstünde bir fincan vardır. Bir ağaç bir parkın orta yerine dikilmişse o parkın orta yerinde bir ağaç vardır. Bir böcek bir taşın altına saklanmışsa o taşın altında bir böcek vardır. Var olan her şeyin bulunduğu yerde olabilmek gibi bir kabiliyeti vardır. Sen hariç!

O masanın kenarına oturur o fincanı eline alırsın ama o masanın kenarında sen yoksun. O ağacın gölgesinde oturur bir türkü çığırırsın ama o ağacın gölgesinde sen yoksun. O taşa ayağın takılır o böceği seyredersin uzun uzun ama o taşın yanında sen yoksun. Sana bir şey diyeyim mi, senin bulunduğun yerlerde olamamak gibi bir kusurun var. Yahut olabilmek gibi bir kabiliyetin yok. Belki bu kabiliyetin yokluğu başlı başına bir kusur; belki de bu kusura sahip olmak için ciddi bir kabiliyet gerekiyor. Bunları bilmem, bildiğim o ki, sen uzunca bir zamandır ama özellikle de şu son günlerde bulunduğun hiç bir yerde yoksun.

Yoksun derken, ontolojik bir yorumdan, egzistansiyalist bir problemden filan bahsetmiyorum. Bildiğin yoksun işte. Bir böcek kadar bile yoksun. Adın Gregor olsa, madam Samsa bir sabah odana girse yatağını bomboş bulacak, sen o kadar yoksun. Başkalarının ezber cümleleriyle izah edemem senin yokluğunu. Yokluktan gelip yokluğa giden bugün var gibi yapsa da aslında yoktur, diyemem mesela. Var gibi yapıyordur da haberi yoktur, hiç diyemem. Var olan hiç kimsenin hiçbir cümlesi izah edemez senin yokluğunu. Sen bir acayip yoksun!
 
 
Oturursun bir dost meclisinde, anlatırlar bir fıkra, atarsın kahkahanı herkes gibi sen de, o an orada kahkahan vardır ama bilirim, sen yoksun. Eşin bir şey anlatır, oğlun bir şey sorar, kızın bir şirinlik yapar; dinleyen biri vardır orada, cevap veren biri, gülen biri, yani nazik bir koca vardır orada, ilgili bir baba, bilmem ne... Ama bilirim ben, sen yoksun. Binersin arabana, alır başını hiç bir yere gidersin, bükersin radyonun kulağını, MFÖ çalar inceden. Niçin bana aşk şarkısı yazan çıkmaz diye sorar Mazhar abi. Sen makas üstüne makas atarsın umursamadan, deli gibi sürersin arabayı, ama arabanın içinde sen yoksun. Kafan başka yerde, kalbin başka yerde, sen başka yerde, o başka yerde... Böyle dedim diye hemen maneviyat yüklü iltifatlar filan bekleme benden. Seni biraz tanımasam, öteler için yaratılmış bir kalbi sinende taşıdığın için buralarda var olamıyorsun derdim belki. Sevgilinin öyle bir sarhoşu olmuşsun ki ayıklar meclisinde yokluğundan başka bir iz yok senden, derdim. Ama ben senin ibadetlerini de bilirim. Namaza durursun seccadede sen yoksun. Eline tesbihi alırsın örtünün altında, sen yoksun. Yalan mı? İtiraf et:
 
Ne bu dünyaya yarıyorsun ne ahirete. Sevgili seni zatına seçmiştir belki? Belki de bunun için böylesindir. Kulağa hoş geliyor ama böyle bir şeyin olmadığını en az benim kadar sen de bilirsin.
 
Okuduğun kitaplardan bilirsin biraz. Hiçbir şeyin kitaplarda anlatıldığı gibi olmadığını yaşayarak anlayışından bilirsin. Bunu anlamak için ödediğin bedellerden, yaptığın hatalardan, o hatayı bir daha yapmamak için aldığın kararlardan, her defasında başka bir bahaneyle o kararların arkasında duramayışından bilirsin. Yaşamak en ufak yağmurda bir yerinden içeri su sızdıran çadır gibi bir şey…
 
İlk yağmurla beraber suyun sızdığı yeri öğreniyorsun. Damlaların canını nasıl yaktığını fark ediyorsun ilk yağmurla beraber. Su can yakar mı deme bana! Say ki ateş yağıyor bulutlardan. Kapatıyorsun orayı bir yolunu bulup. Bu iş tamam diyorsun keyifle. Ertesi gün başka bir yerden damlıyor kahrolası. Bu kez orayı kapatıyorsun kendinden emin bir gayretle. O ateş bir yolunu bulup giriyor her defasında çadırdan içeri. Sen yeni bir şeyler öğrenip kapatıyorsun her defasında hayatının bütün hata kapılarını. Öğrendim artık diyorsun. Hatta obaya yeni gelen çaylaklara tarifini yapıyorsun içeri ateş sızdırmayacak çadır kurmanın. Ama olmuyor bir türlü. Ne yapsan olmuyor. Öğrenmek dediğin bitmiyor yaşıyorsan hala. Yaşadıkça öğreniyorsun ölmeden bitmeyeceğini öğrenmek dediğin şeyin. Diyorsun ki demirden bir çadır kurayım, yakmasın beni bu ateş. Hatalarım yağmasın bulutlardan, düşmesin kalbimden içeri. Sen demir taşımakla meşgulken bulutlar çadırdan içeri taşınıyor senden habersiz. Çadırı demir eyleyip uzanıyorsun sırt üstü, keyifle kapatıyorsun gözlerini. Alnına düşen damlayla sıçrıyorsun yerinden. Bir de bakıyorsun ki çadırın içinde bulutlar... Olmuyor, olmuyor, olmuyor!
 
Olmak diye bir şey yoktur belki diyorsun. Bu canına yandığımın olma’sının bir sonu yoktur belki de. ‘Arar idim Allah’ı buldum ise ne oldu’ diyen Yunus geliyor aklına. Bulmanın da bir sonu yok demek ki deyip teselli buluyorsun.
 
Tam yüzün gülecekken, ‘Ağlar idim dün-ü gün güldüm ise ne oldu’ diyor Bizim Yunus. Oturup bir de Yunus olamayışına yanıyorsun, ‘bizim’ olamayışına yanıyorsun. Balıktan bir çadır yapsan girsen içine bulutlar erişemez sana gibi geliyor. Yunus Yunus’u çağırıyor... Denizi nereden bulacağım diyorsun. Deniz mühim. Balığın karnına saklansan da o su gelir bulur seni. Ama balıktan çadırı suya kurarsan, su ne yapıp da ıslatacak ki suyu?
 
Aydınlığı aramaktan vazgeçiyorsun. Suyun suyu bulup yakamayacağı bir deniz karanlığı lazım, olmak için. Balığı buldun, içine girdin, denize daldın da tek eksiğin denizlerin inciler toplayacak kadar karanlığına dalmak kaldı öyle mi? Gücün yetmez, aklın ermez bu işlere, otur oturduğun yerde. Ama yola düşmüşsen bir kere hiç olmazsa balığı unuttuğun yere dönmek aklına gelsin. Bilmiyorum de ki bilenleri bulasın. Bulamadım de ki olanlarla olasın. Olamadığını bil ki olduranı bilesin.
 
Yok, yok öyle deme! Belki bir kova uzanır suya, iklim değişir Züleyha olur belki? Yeter ki yırtılmadan kana belensin gömleğin. Kurtların diş izi olmasın üstünde, yalandan bir kan izi olsun sade. Haberini alıp ağlasın, gömleği görüp gülsün yeter ki hasretin babası. Hem belli mi olur, gün gelir alır götürürler bir başka gömleği de gözleri açılır ağlamaktan gözlerine ak inen güzelin. O kokuyu dağların ardından alacak kadar çok sevmeli gömlek sahibini.
 
Gömleğinin önden yırtılmasına mani olacak kadar çok sevilmeli onun tarafından. Ama senin kaderine nedense hep gömleği taşıyan bedbaht olmak düşüyor. Yusuf olamazsın, Yakup olamazsın ama hiç olmazsa avcunda tuttuğun gömleği bir kokla da çadırın içine ateş yağmasın, şöyle bir gözlerine sür de bulutlar edeple yol versin güneşe. Ama nerede? Ara ki bulasın.
 
Aramayı boş ver, bulmaktan vazgeç, unut fincanı, oturma o ağacın gölgesinde, ayağın taşa değmesin aman. Otur bilgisayarın başına bir yazı yaz sen. İçinde baştan sona ‘sen’ olan bir yazı yaz hem de. Nasıl olsa bilgisayarın başında sen yoksun, hiç olmazsa yazının içinde O olsun!
 
Müellif: Serdar Tuncer / Kaynak: Cins Dergi

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.