Sosyal Medya

Dursun Çiçek ile söyleşi: Evimiz Türkiye’yi korumak için, evimizde kalıyoruz

Kitabı bir yaşama biçimi haline dönüştüren Dursun Çiçek, çocukluk döneminde başlayan kitap tutkusuyla evini binlerce kitabın yer aldığı kütüphaneye dönüştürdü. Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan Şehir Kültür Sanat ve Düşünen Şehir adlı iki derginin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Dursun Çiçek ile kitaplara, kütüphaneye, şehirlere, Kayseri’ye, fotoğraflara ve birçok meseleye dair çok özel bir röportaj gerçekleştirdik.



Düşünün; evinizin her köşesi kitaplarla dolu, gözünüzü çevirdiğiniz her yerde kitaplar var, elinizi koyduğunuz her yerde kitaplara dokunuyorsunuz, adım attığınız an yeni bir kitap karşınıza çıkıyor. Evinizde kitap kokusu eksik olmuyor. Dursun Çiçek, işte böyle bir evde kitaplarıyla nefes alıyor.
 
Kitabı bir yaşama biçimi haline dönüştüren Dursun Çiçek, çocukluk döneminde başlayan kitap tutkusuyla evini binlerce kitabın yer aldığı kütüphaneye dönüştürdü. Henüz ilkokuldayken kitap okuma alışkanlığı kazanan 56 yaşındaki Çiçek, her ay kendi maaşımdan düzenli olarak kitap satın alıyor. Yazar arkadaşlarının ve yayın evlerinin düzenli olarak kitap göndermesiyle kütüphanesine ayda yaklaşık yüz-yüz elli kitap giriyor.
 
Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan Şehir Kültür Sanat ve Düşünen Şehir adlı iki derginin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Dursun Çiçek ile kitaplara, kütüphaneye, şehirlere, Kayseri’ye, fotoğraflara ve birçok meseleye dair çok özel bir röportaj gerçekleştirdik.
 
Evimiz Türkiye’yi korumak için, evimizde kalıyoruz, OKUYORUZ.
 
İyi okumalar
 
 
Kitaplığınızı zaman zaman paylaşıyorsunuz, geçen gün yine paylaştınız ve çok konuşuldu. Evinizin her yerinde kitaplar var, hangi tarafa başımızı çevirsek kitapla karşılaşıyoruz. Böyle olunca insanlar sizi “evinde 30 bin kitapla yaşayan adam” olarak tanımlıyor, bu tanımlamaya nasıl yaklaşıyorsunuz, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
 
Ben kendimi, “Kitaplarla yaşayan ve nefes alan adam” olarak tanımlarım. “Evinde 30 bin kitapla yaşayan adam” habercilerin yaptığı çok da hoşuma gitmeyen antropolojik bir tanımlama oldu. Arkadaşlarım ve dostlarım tarafından kitapla nefes alan adam, kitaplarla yaşayan adam olarak tanımlanır ve bilinirim. Belki de genelde yalnız yaşadığım için böyle bir tanım çıktı ortaya.
 
Liseyi bitirdiğimde 747 kitabım vardı. Lise öğrencisiydim ama yalnız yaşayan bir insandım. O zaman da arkadaşlarım “kitapla yaşayan adam” derdi. Hayat sürecindeki yalnız kalma anları kitaplarla örtüştüğü için böyle bir tanım yapıyorlar. Çok rahatsız edici bir şey değil ama bunu çok tuhaf bir şeymiş gibi yansıtmaları tuhaf oluyor. Bizim geleneğimiz, kitap kültürüdür. Bu durum bizim geleneğimize aykırı bir durum değildir. Kitaplarla yaşayan bir adam görünce şaşırmamak lazım. Çünkü peygamber efendimizden sonraki süreçte ulemamız şahsi kitaplıklarıyla ve şehirlerimiz de kütüphaneleriyle bilinir. Bundan dolayı buna şaşırılmasına şaşırıyorum. Bu da son dönemdeki insanların kitap ve kütüphaneye karşı biraz mesafeli oluşundan kaynaklanıyor. Kitabı hayatımızın bir parçası olmaktan çıkardığımız için benim veya benim gibi yaşayan insanların durumu bugünkü bazı insanlara tuhaf geliyor sanırım.
 
Necip Fazıl, Ali Biraderoğlu ve Akif Emre hayatımın gidişatını belirledi
 
Kendimi Necip Fazıl’ın talebesi olarak kabul ederim. Üniversiteyi kazandığımda beni Kayseri Söğüt Fikir Kulübü’ne ve oğlum diye tanımladığı Ali Biraderoğlu’na yönlendirdi. Ali Biraderoğlu fikir babamdır. Onun yanında Söğüt Fikir Kulübü’nde yetiştim. Bundan dolayı bulunduğum ortam bir fikir, düşünce ve kitap ortamıydı. Akif Emre ve birçok kişiyle Söğüt Fikir Kulübü’nde tanıştım. Necip Fazıl, Ali Biraderoğlu, Akif Emre benim hayatımın gidişatını belirledi. Akif ağabey İstanbul’da olduğundan dolayı İstanbul’a gidişim çok sık olurdu ve onunla olan beraberliğim sürekliliğini hiç kaybetmedi. Bir anlamda benim İstanbul’um Akif ağabeydi. Bugünkü dostlarımın, arkadaşlarımın hemen hemen tamamını Akif ağabey vasıtasıyla tanıdım.
 
 
Kütüphaneme ayda yaklaşık yüz-yüz elli kitap giriyor
 
“Evinde 30 bin kitapla yaşayan adam” olarak biliniyorsunuz ama şu an evinizdeki kitap sayısı 30 bini aşmıştır. Evinizde kaç kitap var?
 
Kitaplarımı birkaç defa kategorize etmeye, saymaya çalıştım ama yapamadım. Üç yıl önce yirmi beş bin – otuz bin aralığında olduğunu tahmin ediyordum. Şimdi otuz bin – otuz üç bin aralığında olduğunu tahmin ediyorum. Kütüphaneme her ay çok kitap ekliyorum. Her ay kendi maaşımdan düzenli olarak kitap satın alıyorum. Yazar arkadaşlarım bana düzenli olarak kitap gönderiyor. Bazı yayınevleri çıkardıkları kitapları bana gönderiyor. Bundan dolayı kütüphaneme ayda yaklaşık yüz-yüz elli kitap giriyor. Bundan dolayı da kütüphanemde yaklaşık otuz üç bin kitap olduğunu tahmin ediyorum. Ancak benim kitaplarımın tamamı bunlardan ibaret değil.
 
Yaklaşık on üç bin olduğunu tahmin ettiğim kitabımı belli bir zaman aralığında hediye de ettim. Bir derneğin kütüphanesine yaklaşık üç bin kitap hediye ettim, bir kasabanın kütüphanesine yaklaşık üç bin kitap hediye ettim. Belli dönemlerde kitaplarım eve sığmadığı için birilerine hediye ederdim. Bu şekilde yaklaşık on iki-on üç bin kitap hediye ettim. Annemin evinde, ofisimde, evimde ayrı ayrı yerlerde kitabım oldu. Ama şu an kütüphanemin yüzde doksanı yaşadığım evde.
 
Burada şunu belirtmek isterim ki kitapların çokluğu birinci derecede önemli değildir. Önemli olan kitap bilincinin olmasıdır. Benim için böylesi bir çokluk içinde bulunduğum yalnızlık durumu ile özel bir tercihtir. Yoksa daha az kitabı olmakla birlikte benden çok daha iyi kitap bilinci olan insanları tanıyorum. Veya benden daha çok kitabı olmakla birlikte kitap bilinci olmayan insanlar tanıyorum. Buradaki temel mesele kitap biriktirmek, koleksiyon yapmak değil kitabı hayatın bir parçası yapmak, kitap eksenli bir yaşama biçimidir. Burada sayısal bağlam birinci derecede belirleyici değildir.
 
 
Kütüphaneme ayda yaklaşık yüz-yüz elli kitap giriyor
 
“Evinde 30 bin kitapla yaşayan adam” olarak biliniyorsunuz ama şu an evinizdeki kitap sayısı 30 bini aşmıştır. Evinizde kaç kitap var?
 
Kitaplarımı birkaç defa kategorize etmeye, saymaya çalıştım ama yapamadım. Üç yıl önce yirmi beş bin – otuz bin aralığında olduğunu tahmin ediyordum. Şimdi otuz bin – otuz üç bin aralığında olduğunu tahmin ediyorum. Kütüphaneme her ay çok kitap ekliyorum. Her ay kendi maaşımdan düzenli olarak kitap satın alıyorum. Yazar arkadaşlarım bana düzenli olarak kitap gönderiyor. Bazı yayınevleri çıkardıkları kitapları bana gönderiyor. Bundan dolayı kütüphaneme ayda yaklaşık yüz-yüz elli kitap giriyor. Bundan dolayı da kütüphanemde yaklaşık otuz üç bin kitap olduğunu tahmin ediyorum. Ancak benim kitaplarımın tamamı bunlardan ibaret değil.
 
Yaklaşık on üç bin olduğunu tahmin ettiğim kitabımı belli bir zaman aralığında hediye de ettim. Bir derneğin kütüphanesine yaklaşık üç bin kitap hediye ettim, bir kasabanın kütüphanesine yaklaşık üç bin kitap hediye ettim. Belli dönemlerde kitaplarım eve sığmadığı için birilerine hediye ederdim. Bu şekilde yaklaşık on iki-on üç bin kitap hediye ettim. Annemin evinde, ofisimde, evimde ayrı ayrı yerlerde kitabım oldu. Ama şu an kütüphanemin yüzde doksanı yaşadığım evde.
 
Burada şunu belirtmek isterim ki kitapların çokluğu birinci derecede önemli değildir. Önemli olan kitap bilincinin olmasıdır. Benim için böylesi bir çokluk içinde bulunduğum yalnızlık durumu ile özel bir tercihtir. Yoksa daha az kitabı olmakla birlikte benden çok daha iyi kitap bilinci olan insanları tanıyorum. Veya benden daha çok kitabı olmakla birlikte kitap bilinci olmayan insanlar tanıyorum. Buradaki temel mesele kitap biriktirmek, koleksiyon yapmak değil kitabı hayatın bir parçası yapmak, kitap eksenli bir yaşama biçimidir. Burada sayısal bağlam birinci derecede belirleyici değildir.
 
 
Çocukluğumda kitabın yerini masal doldururdu
 
Kitaplara bu kadar tutkulu bağlanmanızın sebebi nedir?
 
Altı yaşıma kadar nenem, babaannem, annem bana masallar anlatırdı. Çocukluğumda kitabın yerini masal doldururdu. Yatsı namazından sonra yarım saat kitap okuma saatleri yapardık. Hz. Ali Cenknameleri, Siyer-i Nebi, Seyyid Battalgazi, Köroğlu, Karacaoğlan okurdum. Rahmetli babamın da okuma yazması çok olmadığı için herkes otururdu kitapları ben okurdum, ev halkı dinlerdi. Haftada iki-üç gün de ninem masal anlatırdı. Bunlar birden bire ortadan kalktı. Evlerdeki kitap okuma ve masal anlatma olayı birden bire kesildi. Ben teyzemin yanına gittikten sonra böyle şeyler olmadı. Annemlerin evde de kitap okuma ve masal anlatma geleneği bitti. Muhtemelen bu eksikliği tamamlamak için bu kadar çok kitaba bağlandım. Ben her zaman o masal dinleme ve kitap okumanın etkisi olduğuna inanırım. Çünkü biz de masal anlatma veya odalarda belli bir süre toplu kitap okuma ve anlatma geleneği de bir okuma biçimidir. Bir de sanırım daha önce de belirttiğim gibi tek başına kalmamak için kitap okuyorum.
 
 
Kitaplar, yalnızlığa tutunduğum arkadaşlarımdır
 
Bir süredir evinizde kitaplarınızla yalnız yaşıyorsunuz. Özellikle koronavirüs’ün yayılmaması için evde kaldığımız şu günlerde kitaplarınızla yaşamak sizin için daha büyük anlam ifade etmiştir. Kitaplarınız sizin için ne ifade ediyor, şu günlerde kitaplarla bir gününüz nasıl geçiyor?
 
Rutin hayatımda çok şey değişmedi. Çıkardığım iki derginin yönetimi için ofise gidip gelemiyorum, bunun dışında hayatımda önemli bir değişiklik olmadı. Belli dönemler evden çıkmadığım da oluyordu. Kendimi beş-altı gün yazı yazmak için eve kapattığım oluyordu. Bundan dolayı çok yadırgamadım.
 
Kitaplar, sadece kitaptan ibaret değil. Kitaplar, sadece okumaktan ibaret değil. Kitaplar, sadece okumak için değil birlikte yaşamak için de alınır. Ben bunu yaşıyorum. Kitapların varlığı, beni tek başıma hissettirmiyor. Benim meşhur bir cümlem vardır, “Tek başına kalmamak için yalnızlığa tutunuyorum.” Bunu kitaplar için söylüyorum. Kitaplar, yalnızlığa tutunduğum arkadaşlarımdır. Kitapları, dostlarım ve arkadaşlarım olarak niteliyorum. Bununla birlikte kitaplar içinde yaşadığım ev, mahalle, şehirdir benim için. Bu şehrin sakinleri var, sokakları var, çeşmeleri var, mabedleri var, dağları, bağları, bahçeleri var. Bu anlamda kitaptaki her yazar veya insan kurduğum bu şehrin bir parçası. Dolayısıyla ben böyle bir şehirde yaşıyorum diye hissediyorum kendimi hatta his fazlalık bunu yaşıyorum.
 
Annemle yaşadığım bir anıyı anlatmak isterim. Annemle yaşadığım o anı,  kitaplarla benim aramdaki ilişkiyi anlamak için güzel bir örnektir. Annemle bazı akşamları telefonda konuşuruz.
 
Bana dayanamaz, “yalnız oğlum, garip oğlum ne yapıyorsun” der hüzünlü bir biçimde bir ana gönlüyle.
 
Ben de, “yalnız değilim, arkadaşlarım var. Hatta birkaç arkadaş gelecek onlarla oturacağız, merak etme” derdim.
 
Annem, “kim var gurbanım” derdi.
 
“Necip Fazıl ve Sezai Karakoç var, birazdan da İbn-i Arabi, İmam Gazali gelecek. Oturacağız, muhabbet edeceğiz, çay içeceğiz” derdim.
 
Annem, “oy gurban olurum onlara, selam söyle, orada olsaydım onlara ıspanaklı gözleme yapardım” derdi.
 
Ben bu hali her zaman yaşıyorum. Kitaplarla ilişkim böyle. Onlar benim için cansız varlıklar değil. Onlar benim için uzaklarda duran, maddi bir şey değil. Okuduğum kitapların altını çizerim, notlar düşerim. Bu da onlara bir şey katmaktır. Okumanın ve bu anlamda okuyucu olmanın böyle bir yanı var. Bu kitaplar benim okumamla tamamlanıyor. Kitaplar, sadece yazarın yazmasıyla ve kitap ortaya koymasıyla kitap haline gelmez. Okuyucu kitabı okuduğu zaman, bir şeyler yazdığı zaman kitabın sürekliliği devam eder. O kitabın etkisiyle yazı yazıyorsam, fotoğraf çekiyorsam, şiir yazıyorsam o kitap akmaya ve yazılmaya devam eder. Bugün hala Necip Fazıl, Gazali, İbn-i Arabi’yi okuyoruz. Böylece onların metinleri hala yaşamaya devam ediyor. Kitap okuma, kitaplarla birlikte olma ve yazarlarıyla birlikteliğim zamansal bir şey olmadığı için Gazali kitabını benim için yazmış akşama yeni bir şey anlatacakmış gibi yaşıyorum. Dolayısıyla kitaplar benim için bir koleksiyon, bir tüketim unsuru veya bir gösteri unsuru değil. Bir yaşama biçimi…
 
 
Kitap okumak, bir yaşam biçimi ve hayatın bir parçasıdır
 
Evde kaldığımız şu zamanlarda diğer günlere göre daha fazla kitap okumaya yönlendik, sizce bir kitabı nasıl okumalıyız ve kendimizi okumaya nasıl teşvik etmeliyiz?
 
“Boş zamanlarımda kitap okurum”, “Kitap okumak için vakit ayırıyorum” cümlelerine sinir/gıcık oluyorum. Bana tuhaf geliyor. Hala anlayamadım boş zamanlarında kitap okumanın ne olduğunu. Boş zamanın ne olduğunu hala anlayamadım. Kitap okumak, mekanik bir şey değildir, doğal bir şeydir. Nasıl susadığımda su içiyorsam, acıktığımda yemek yiyorsam benim için kitap okumak böyle bir şey. Kitap okumanın saati olmaz, kitap okumanın dayatılan belli bir vakti olmaz. Kitap okumak, bir yaşam biçimi ve hayatın bir parçasıdır. “Korona günlerinde evde kaldık, kitap okuyalım” böyle bir şey olmaz. “Okullar tatil oldu, kitap okuyalım” bunlar çok anlamsız. O durum, kitabı tüketmekle ilgilidir. Bu, kitap okumak değildir. Bu, gösterişsel bir şeydir. Kitap okumak, bir kişinin kendi hafızası, hayat ve dünya görüşü ile ilgili bir şey. İnsan sabah kalkınca da kitap okur, öğle yemeğinden sonra da kitap okur, akşam da kitap okuyabilir. İnsan, her anında kitap okuyabilir. Kitap okumak, hayatımızın, varlığımızın ve varoluşumuzun doğal bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kitap okumayı hayatının parçası yapmamış bir kişi evde kaldığı süreçte de kitap okuyamaz. Çünkü kitap onun için bir yaşam biçimi değildir. Kitap okumak yerine internete girmek ve video izlemek ister. Benim evde kaldığım andaki kitapla yaşama biçimimle evde kalmadığım andaki kitapla yaşama biçimim birbirinden çok farklı değil.
 
Tanımadığım insanlara nasıl kitap okumaları konusunda bir şey önermiyorum. Aynı zamanda hangi kitapları okumaları konusunda da bir şey önermiyorum. Eğer ilgi alanlarını biliyorsam öğrencilerime, çevremdeki arkadaşlarıma önerilerde bulunuyorum. Bizdeki okuma olayı sanki ergenlik veya üniversiteyle özdeşleştiriliyor. Yavaş yavaş liselerde ve ortaokullarda okumaya önem veriliyor. Bizde okuma, hayatın parçası olarak devam ettiği sürece anlamı olabilir. Kitap okuma, bir ilke, hayat görüşü ve süreklilik faaliyeti içinde olmazsa bir anlamı olmaz.
 
 
Dijital olan kitap araçsal olmadığı sürece, gerçek kitabı anlamından koparır
 
Her şeye bir tıkla ulaşabileceğimiz dijital çağda yaşıyoruz. Dergiler ve gazeteler dijital ortama geçiyor, basılı hayatlarına son veriyor. Kitaplar da dijital ortama taşınıyor, dijital kütüphaneler var. Binlerce eseri telefona veya tablete sığdırabiliyoruz. Dijital çağda basılı eserler anlamlarını kaybetti mi, dijital kütüphaneler varken insanlar niye kütüphane kurmaya gerek duysun?
 
Eğer insan da sanallaşır, imajlaşır ve dijitalleşirse sorun yok. Bu anlamda bir gidişat da maalesef var. Asıl insan, zaman ve mekan dijitalleşiyor. Bu belki de Aydınlanma sonrası gelinen fizik ve matematik bağlamın zorunlu sonucu. Mekanizmin geldiği nokta. Görünen ve görüntü ayrımı üzerine dururum. İçinde bulunduğumuz gösteri çağı, imaj çağı bir anlamda kitapları da dijitalleştiriyor veya sanallaştırıyor. Araçsal anlamda bir kitabın dijital halinin kullanılmasında hiçbir sakınca yok. Yazar için kitabın PDF’inin elinde olmasından veya araştırmacı için yurtdışındaki kütüphaneye ulaşmaktan daha müthiş bir şey olamaz. Bu, araçsal olarak anlamlı ve güzel bir şey. Buna karşı çıkamazsınız. Kitabı sırf dijital olana indirgediğiniz zaman o kitap olmaktan çıkar. O zaman bir okumadan söz edemeyiz. Orası tamamen kitap okuma imajına dönüşür. Geleneksel kitap kültürüne sahip olmayan insanlar PDF kitapları ve dijital kitapları zaten kullanamaz. Evinde kütüphanesi olan akademisyen, araştırmacı veya kitabı bilen insanlar dijital kitapları araçsal anlamda kullanırlar. Kitabı hiç bilmeyen bir insanın Tolstoy’un bir kitabını veya İbn-i Arabi’yi dijital olarak okumaya başladığını duymadım, duysam da inanmam, böyle bir şey mantıklı, tutarlı değil. Kitapla bire bir elle dokunma, gözle görme, sinenize alma iletişimi olmadığı sürece kitap-okuyucu ilişkisi ortaya çıkmaz. Dijital ilişki insana ait bir ilişki biçimi değildir.
 
Dijital kitapları değerlendiren insanlarımızın büyük bölümü çıktı alıp okurlar. Çıktı almadan okuyan sayısı çok azdır. Dijital kitapların veya kütüphanelerin olması kötü bir şey değildir. Benim evimde yaklaşık otuz bin PDF kitap da var. Hiçbir zaman bunları kitap okuma olarak görmüyorum. Bir şey için faydalanmam gerektiği zaman kullanıyorum. Bundan sonraki süreçte kitap dijitalleşerek fonksiyonunu sürdürebileceğini sanmıyorum. Görüntü olan her şey görüneni nasıl buharlaştırıyorsa (sadece değerler anlamında değil, kitap için de geçerli bu) dijital olan kitap da gerçek kitabı anlamından koparır ve buharlaşması sonucu kitap diye bir şey ortada kalmaz. Dijital kitap, hiçbir zaman gerçek kitabın alternatifi değildir. Dijital kitap, gerçek kitabın yayılımını daha hızlı sağlayan araçsal bir şeydir ancak.
 
 
Şehirle alakalı fikrim Turgut Cansever ve Akif Emre’ye dayanır
 
Biraz da Kayseri ve Şehir ekseninde konuşalım. Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan Şehir Kültür Sanat ve Düşünen Şehir adlı iki derginin Genel Yayın Yönetmenliğini yapıyorsunuz. Bize bu iki dergiden bahsedebilir misiniz, ne tür çalışmalarınız oluyor, iki derginin çıkış amacı ve önemi nedir?
 
Yaklaşık üç buçuk yıl önce Kayseri Büyükşehir Belediyesi şehir dergisi çıkarmak istediğini söyledi. Belediyeden tanıdığımız arkadaşlar böyle bir şeyi benim yapabileceğimi söylemişler. O zamanki başkanla bir araya geldik, bu derginin çıkmasının mümkün olmadığını düşünüyordum. Ben de durumu Akif abiye açtım. (Şehirle alakalı fikrim, birikimim Turgut Cansever ve Akif Emre’ye dayanır. Her ikisini bir birinin sürekliliği ve ekseni olarak kabul ederim. İkisini de Mimar Sinan’da birleştiririm.) Akif abi de önce inanmadı. Akif abiyle konuştuk ve onun da olduğu bir toplantı yaptık. Akif abi, toplantıda derginin çıkabileceğine inandı. Şehir düşüncesi üzerine dergi çıkacaktı ve Akif abi de elinden gelen desteği verecekti. Düşünen Şehir isimlendirmesi de ona ait.
 
Düşünen Şehir,  şehir fikri ve şehir düşüncesi ekseninde bir dergidir
 
Düşünen Şehir’de; şehir fikri, şehir düşüncesi etrafında modern şehir düşüncesinin dışında başka türlü yaşamanın mümkün olduğuyla ilgili fikirlerimizi somutlaştırdık. Üç ayda bir çıkıyordu başlangıçta. Şimdi dört ayda bir çıkıyor. İlk sayımız, Anadolu’da Şehirleşmeydi. İkinci sayımız, Şehir ve Göz. Akif Emre özel sayısı, Mimar Sinan özel sayısı, Fıkıh, Sinema, Mezar, Taş, Musiki ana dosyalı sayılar yaptık. Başta da dediğimiz gibi modern şehir fikrinin ötesinde başka türlü yaşamanın imkânlarını kendi şehir geleneğimizden yola çıkarak tartışıyorduk. Kendi varlık, bilgi, değer, zaman, mekân ve siyaset anlayışımızın şehir ’deki mücessem halini vurguluyorduk.
 
Şehir Kültür Sanat, Kayseri eksenli bir dergidir
 
Şehir Kültür Sanat dergisi de aylık olmak üzere sadece Kayseri eksenli bir dergi olsun istedik. Şehir Kültür Sanat dergisinin ilk sayısını çıkardığımızda da güçlü bir etkisi oldu. Kayseri’yi sembolik anlamda ifade eden bir portre ile başladık. Ardından Kayseri ile ilgili bir mekân, Kayseri ile ilgili bir doğa, Kayseri tarihi ile ilgili dosya, Kayseri kültürü ile ilgili dosya, Kayseri ile ilgili gezi yazısı, Kayseri ile ilgili söyleşi, Kayseri ile ilgili fotoğraflar gibi bölümler oluşturduk. Kayseri ile ilgili kitapların tanıtıldığı bölüm oluşturduk. Başkanın fotoğrafı girişteki yazıda küçücüktü. Onun dışında hiçbir yerde başkanın fotoğrafı veya belediyenin faaliyetini yayınlamadık. Yani bilindik bir bülten değil dergi çıkarıyorduk.
 
Bu anlamda Şehir Kültür Sanat dergisi, Kayseri hafızası oluşturdu. Düşünen Şehir dergisi de şehir düşüncesi ve şehir fikri etrafında Türkiye’de modernleşmenin dışında nasıl bir şehir tasavvurumuz olabilir? Geleneğin şehir tasavvuru ile modernleşmenin şehir tasavvurunun ayrıştığı ve kesiştiği yerler nedir? Yirmi birinci yüzyılda modern şehir tasavvurunun dışında yaşama imkânımız var mı? gibi sorulara cevap aradık ve bu eksende yayın çizgisine devam ediyor.
 
 
“Şehir” dendiği zaman İstanbul, Kayseri ve Kırşehir aklıma geliyor.
 
Günümüzde şehir kültürü üzerine çalışmalar azalmışken sizi şehir kültürü üzerine çalışmaya ve Kayseri’nin kültürü üzerine çalışmaya yönelten ne oldu?
 
Kırşehirliyim. Üniversiteyi okumak için Kayseri’ye geldim. Kayseri’den önce de İstanbul var hayatımda. Kırşehir, Kayseri ve İstanbul ekseninde şehri tanımlıyorum. “Şehir” dendiği zaman bu üç yer aklıma geliyor. Şehir düşüncesini ve şehir fikrini bu yerlerin bendeki etkisi üzerine kurdum öncelikle. Sonra bunlardan hareketle İslam dünyasının her yerine serpilmiş şehirleri gezdim, okudum, inceledim.
 
İstanbul, İslam şehrinin modelidir. Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve ondan önceki İslam şehircilik mirasının, Roma ve Batı dâhil, kendinden önceki bütün mirası içine alan ama öncelikle de İslam düşüncesinin mekânda mücessem olduğu bir yerdir İstanbul. Bundan dolayı müstesna bir yerdir.
 
Ancak içinde yaşadığımız modern süreç bizim mekânlarımızı yok ediyor, tıpkı kendi mekânlarını yok ettiği gibi. Korkunç bir mekanik ve matematik düzen, bahçeli evler yerine apartmanlaşma, betonlaşma ve çelikleşeme önü alınmaz bir biçimde artık sadece toprağı değil gökyüzünü bile zorlamaya başladı. Dün İslam şehrini, Osmanlı veya Selçuklu şehrini temsil eden şehirlerimiz bu tehlike ile karşı karşıya ve maalesef gün geçtikçe yok oluyor. Ya da bazı bölümleri korunarak hayattan yalıtılıyor. Bu daha kötü bir şey. Ev, Mahalle, Şehir hayatın bir parçası ise anlamlıdır. Ancak bugün apartman evi, beton toprağı, çelik taşı, site mahalleyi, modern mekân da şehri yok ediyor. Söz konusu mekânsal yok ediş aynı zamanda eş zamanlı olarak bir zihinsel yok edişi de içinde taşıyor. Biz de bir bakıma Necip Fazıl’ın “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” dediği gibi, insanlara içinde yaşadıkları süreci sorgulamalarını ve neyi kaybettiklerini hatırlamalarını istiyoruz. Bir hafızaya dikkat çekiyoruz.
 
Şehirlerimiz; inandıklarımızın ,yaşama biçimimizin ve hayat görüşümüzün somut halidir
 
1970’ler ve 1980’lerde Turgut Cansever tek başına şehir diye çırpınırken muhafazakâr yazarların çoğu, (birkaç istisna hariç) Hoca’nın ne dediğinin farkında bile değildi. Bizde son dönem aktüel İslamcılık literal anlamda daha çok modernizmin açtığı tartışma alanları üzerinde devam eder. Ya modern değerleri tarihi tecrübeye giydirmeye çalışırlar veya tarihteki bağlamı bugüne taşımaya çalışırlar. Bundan dolayı da ortaya bir farklı bir şehir fikri çıkmaz. Genel anlamda son yüzyılımızdaki İslam düşüncesinin krizi de budur.
 
Son iki yüz yıldır ana tayışıcı unsur olan ulema ve ulema-düşünür sınıfı ortadan kalktığı için ortaya Aydınlanma’nın etkisi ile “modern sürecin yol açtığı günün meselelerine tarihi tecrübeden çözümler arayan” bir kesimle beraber, tarihi tecrübeyi atlayarak Kuran ve Sünnet’ten çözümler arayan bir başka kesim daha ortaya çıktı. Ancak bu iki tutum da bir müddet sonra tamamen modernizmi içselleştirdiği gibi modernizm tarafından da içselleştirildi. Muhafazakâr İslamcılık veya Modernist İslamcılık diye niteleyebiliriz bunları. (Her ikisine ben postmodernist İslamcılar diyorum)
 
Bu iki gruba tepki olarak ise ulema sınıfı olmadığı için sanatkârlar ve edebiyatçılardan oluşan İslam’ı bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak kabul eden bir kesim ortaya çıktı. Bunlar öncekilerden farklı olarak modern dünya görüşünün farkında olarak en azından meselenin hafıza ve düşünsel bağlamını biliyorlardı. Muhafazakârların ve modernist İslamcıların modernizmin hayat görüşüne eklemlenmelerine karşıt olarak bunlar, İslam’ın bir hayat nizamı ve dünya görüşü olduğunu savunuyorlardı. Başka bir deyişle öncekilerden farklı olarak modern değerlere göre bir Kuran, sünnet yorumu veya tarihi yeniden yorumlayarak yeniden inşa etmiyorlardı.
 
Bazı dostlarım bunların ulema olmamasını bir handikap olarak görüyorlar ama bana göre bu taşıyıcı/araçsal bir unsur ve süreç olmak bakımından kötü de değil yanlış da değil. Bir bakıma bir zorunluluk… Bu süreç bana göre en azından bir hafızanın ve ortak dilin diri kalması bakımından çok önemli bir etkiye yol açtı. Ancak bizim ana modelimiz olan ulema-düşünür tipinin ortaya çıkması ve bu sürecin başlaması için bu ara süreci mutlaklaştırmamak bir geçiş süreci olduğunu bilmek gerekiyor. Bu bakımdan Turgut Cansever ve Akif Emre çok önemlidir.
 
Turgut Cansever, istisna bir insandır. Turgut Cansever’in bu istisna bağlamını Göstergeler, Çizgisiz Defter ekseninde Akif Emre devam ettirdi. Akif Emre, cumartesi günkü yazıları olarak mutlaka şehir yazıları olarak ortaya koyardı. İslamcı geleneğe mensup olup şehir fikrinde veya Mimar Sinan’dan bahseden ender insanlardandır. Çünkü onlara göre şehir bizim tevhid ilkemizin zamanda ve mekânda mücessem hale gelmesidir. Şehirlerimiz, inandıklarımızın ve inançlarımızın somut halidir. Bizim kelamımızın mücessem halidir. Bizim edebiyatımızın mücessem halidir. Mimarlık dediğimiz şey budur. Süleymaniye, bizim kelamımız ve irfanımız olmasaydı olmazdı. Mimari, İslam düşüncesinin ete kemiğe büründüğü alandır. Ancak bugünkü İslam düşüncesi çalışmalarına baktığınız zaman bu düşünce tarihlerinde Mimar Sinan’ın, Abdülkadir Meragi’nin. Yunus Emre’nin, Fuzuli’nin İslam düşüncesinde nereye tekabül ettiği ile ilgili ciddi bir çalışma göremezsiniz. Oysaki sadece Süleymaniye ve Selimiye üzerinden bir düşünce tarihi yazılabilir. İslam Düşünce Atlası bunun bir istisnası, Fuzuli Ne Demek İstedi bunun bir istisnası… Daha başka güzel örnekler de çoğalıyor gittikçe…
 
Şehir fikrini anlamada Turgut Cansever ve Akif Emre zeminimizdir
 
Turgut Cansever, Osmanlı şehirlerine dikkat çekerken “Osmanlı Cennetleri” der. Şehri, cennetin bu dünyadaki tecellisi olarak niteler. Turgut Cansever, şehir fikrini ve dünyadaki hayat fikrini oluştururken cenneti düşünerek hareket eder. Bu dünya yaratılışı itibari ile cennetin bir remzidir. İnsanın bu dünyadaki vazifesi de hüsn-i muhafazadır. Cenneti unutmamak üzerine kurulu bir dünya… Bu dünyanın geçiciliğini unutturmamakla birlikte, dünyadaki kulluğun boyutunu da şehirlerin oluşturulmasındaki tevhid ilkesiyle ortaya koyar.
 
Akif Emre’de bunu iz ve gösterge kavramıyla sürekli hale getirir. Şehir fikrini anlamada Turgut Cansever ve Akif Emre zeminimizdir. Onların şehir fikrini ve şehir düşüncesini biz de dillendirmeye, bir başka şehir imkânının olabileceğini, modern şehre mahkûm olmadığımızı, modern şehrin mekanizmine mahkûm olmadığımızı, şehrimizin aşkın bağlamını öne çıkarmamız gerektiğini dillendirdik. Bu durumda da nostaljinin ve romantizmin tuzağına düşmeden güzel yazılar, güzel fikirler ortaya çıktı.
 
 
Şehir düşüncesi ve şehir fikriyle ilgili düzgün düşünsel fikrimiz yok
 
Türkiye’nin şehir kültür hayatı ve zaman içinde değişimi hakkında neler söylemek istersiniz?
 
Tamamen modern şehir fikrinin ve kültürünün içerisindeyiz. Modern şehir kültürü derken, Türkiye’deki 1950’lerden sonraki muhafazakârlığı İslamcı düşüncenin değil modern düşüncenin ve yaşama biçiminin devamına eklemliyorum. Muhafazakarlaşma modernleşmeyle ilgili bir süreç… Bizde dindar insanların kendilerini muhafazakâr olarak kabul etmeleri ve bu süreç üzerinde ciddi anlamda konuşmamız gerekiyor. Bizim tarihi tecrübemiz bağlamında dindar bir hayatın muhafazakârlıkla ilgisi yoktur. Muhafazakâr tepki daha çok tıpkı romantizm gibi modernizme tepki olarak batıda ortaya çıktı. Zaten İslam’ın bir hayat nizamı olduğu dünyada dindar kelimesi bile anlamsızdır. Sekülerliğin olduğu bağlamda kullanılır dindar, muhafazakâr gibi kavramlar ve aslında kendi iç çatışmalarıdır bu bir bakıma. Diğer taraftan Türkiye’de modernleşme daha çok muhafazakârlar tarafından içselleştirildi ve pratiğe aktarıldı. Bunun da altını çizmek gerekir. Dolayısıyla Lale Devri’nden beri sekülerlik/muhafazakarlık çatışması modernite içi bir tartışmadır. Modernite ile Muhafazakârlık arasındaki tartışma bir zıtlık tartışması değil bir usul tartışmasıdır.
 
Bugün içinde bulunduğumuz modern şehir tasavvuruna bir takım muhafazakâr dokunuşlar yapıyoruz. Bunu sanki İslam şehir geleneğinin tecellileri gibi görüyoruz. Necip Fazıl, “yarım oluşlar, gerçek oluşların önündeki engellerdir” der. Bu manada muhafazakâr dokunuşların hem gelenek hem de İslam şehir geleneğinin önündeki en büyük engellerden olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla İslam bir ortak hafıza, bir ortak dil, bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak mücessemleşmediği sürece bize ait bir şehir fikri de olmayacak.
 
Pratik anlamda karamsarım. Ama teorik anlamda şehir düşüncesi ve fikriyle ilgili modern şehir tasavvurunun dışında başka türlü mekân-zaman tasavvurunun olacağıyla ilgili karamsarlığım yok. Bunun bir süreç olduğunu ve yıllar sonra daha farklı insanların olacağını tahmin ediyorum. Modernizmin ve bunun bizdeki tezahürü olan muhafazakârlığın ciddi anlamda sorgulandığı bir sürece giriyoruz.
 
 
Batılı şehirler, zamansız ve mekânız şehirlerdir.
 
İslam şehirleri ile batı şehirleri arasındaki kıyaslama akademik alanlarda pek çok defa konuşuldu ve yazıldı. Günümüzde hala kıyaslamalar ve tartışmalar devam ediyor. Sizden karşılaştırmanızı istemeyeceğim. Fakat sizce İslam şehirlerinde ve batı şehirlerinde en iyi yaşanabilecek şehirler nerelerdir ve neden bu şehirlerde yaşanır? 3’er şehir bizimle paylaşabilir misiniz?
 
Çoğu batılı ülkeler olmak üzere yaklaşık kırk beş ülke gezdim. Batı deyince aklıma; Prag, Viyana ve Paris gelir. Bu şehirler batının idealize edildiği, gelenekle modernitenin iç içe olduğu şehirlerdir. En güzel dediğimiz bu batılı şehirler bile mekânsız şehirlerdir gerçekte. Çok matematiksel ve mekanik şehirlerdir. Batıda betonlaşma bizdeki kadar fazla değil. Buna rağmen batıya gittiğiniz zaman ve geleneksel bir şehre gitmiş hissine kapılmanıza rağmen bir İslam şehriyle mukayese edilemez. Batılı şehirler, zamansız ve mekânız şehirlerdir.
 
İslam şehirlerinde bir numara, her şeye rağmen, İstanbul’dur. İstanbul, ilk şehirlerimiz olan Mekke, Medine, Kudüs, Kufe ve Bağdad v.b. şehirlerin mücessem halidir. İkinci olarak ise bütün yalnızlığına rağmen Kudüs’tür. Üçüncü olarak ise Isfahan’ı söylerim. Ancak bunlar elbette görelidir. Ancak bütün sıralamaları değiştirsek de Kudüs ve İstanbul iz ve gösterge olarak istisnadır.
 
Mekke ve Medine maalesef beton yığını haline dönüşüyor. Artık bir şehir değiller, maket haline dönüşmüş durumdalar.
 
İstanbul, Kudüs ve İsfahan tüm İslam fikriyatını ve tarihi tecrübesini temsil eden mekânlardır
 
İstanbul, Kudüs, İsfahan; İslam’ın mekân tasavvurunun ve İslam’ın kelam tasavvurunun mücessem hale geldiği mekânlardır. Bu üç şehir, tüm İslam fikriyatını ve düşüncesini temsil eden mekânlar olduğu için diğer şehirlere göre daha önce çıkıyor benim açımdan.
 
Turgut Cansever’e sorsaydınız şu üç şehri söylerdi(belki); İstanbul, Kudüs ve Bursa.
 
Akif Emre’ye sorsaydınız şu üç şehri söylerdi(belki); Kurtuba, Gırnata, Mostar.
 
 
Cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan fotoğraf, görüntü tüketimidir.
 
Fotoğraf çekiyorsunuz ve aldığınız ödüller var. Son zamanlarda eline telefonu alan herkes profesyonel fotoğrafçı oluyor. Ayrıca, çektikleri fotoğrafları sosyal medyaya yükleyip özel hayatlarını dışarı vuran bir yaşam tarzları var. Her yerin, her anın, yenilen her şeyin fotoğrafının çekilip paylaşıldığı bir devirde fotoğraf çekmek sizin için ne ifade ediyor, fotoğraf çekerken yaşadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız?
 
Hayatın sanallaştığı ve dijitalleştiği bir çağda görüntünün böylesine baskın hale gelmesi çok doğal bir sonuçtur. Ancak insanlar görüntü vasıtası ile kendilerini ve karşıdakileri kör ettiklerinin farkında değiller.
 
Uzun zamandır fotoğraf çekmekle birlikte fotoğrafla alakalı yazılar da yazıyorum. Fotoğrafı ben, modern anlamıyla görüntü olarak kabul etmiyorum Benim için fotoğraf, araçsal anlamda bir ifade biçimidir. Bir şiirle ifade gibi, bir nesirle ifade gibi, bir yazıyla veya müzikle ifade gibi fotoğraf da görünenle ifadedir. Bahsettiğim görünen, modernizmin bahsettiği anlamda bir görüntü değil. En azından ben fotoğrafla görüntü üretmiyorum. Görüntünün fotoğrafını çekmiyorum. Ben, görüneni yansıtmaya, görünene dikkat çekmeye çalışıyorum. Görünen derken anlatmak istediğim var olanı ve varoluşu fotoğraflamaya çalışmaktır. Fotoğrafla ilgili kurgu yapmıyorum, imaj oluşturmuyorum veya görüntü, gösteri ve simülasyon oluşturmuyorum.
 
Modern fotoğraf ve cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan fotoğraf, görüntü tüketimidir. Hatta görünene perde olan ve görünenin üstünü örten bir görüntü kirliliğidir. Fotoğrafı bir görüntü olarak aldığınız zaman size hiçbir şey göstermez. Hatta görmenizi engeller. Çünkü görüntüler insanın görmesini engeller. Görüntü, sizin neyi göreceğinizi ve sizin neyi görmeniz gerektiğini belirler. Eğer görünenin derdindeyseniz görüneni bir sinema filmiyle veya bir fotoğrafla ifade edebilirsiniz. Bu yüzden fotoğraflarımda görüntü üretme veya görüntü elde etme peşinde değilim. Olanın ve görünenin nasıl göründüğünü farketmeyen insanlara kendi reyim, nazarım ve müşahedemle insanlara anlatmaya çalışıyorum. Görüntü istismarı veya görüntü kirliliği oluşturmuyorum. Şu an insanların yaptığı şey, gösteri çağında insanları körleştiren bir tüketim olduğunu düşünüyorum. Ben fotoğraflarımı çekerken görünendeki hali yansıtmaya çalışıyorum.
 
     
 
Evde kaldığımız şu günlerde bizi takip edenler için kitap önerir misiniz?
 
İhsan Fazlıoğlu – Fuzuli Ne Demek İstedi?
 
Akif Emre – Göstergeler
 
Halil İbrahim Düzenli – İdrak ve İnşa
 
Necip Fazıl – O ve Ben
 
Sezai Karakoç – Yitik Cennet
 
Mustafa Kutlu – Uzun Hikâye
 
      
 
Röportaj:  Mücerret Web sitesi

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.