Güncel
Gökhan Özcan: İnsanlık yükü ağır geliyor artık insana!
Follow @dusuncemektebi2
Tut kendini diyor içimizden yine de bir ses, bırakma... Madem hiçbir şeyi kurtarmaya yetmiyor gücümüz, madem ki o hep sözü edilen ürkütücü tufan vuruyor anbean kıyılarımıza, bari damıtıp isini gece yarılarında uykularımızı kaçıran bütün kaygıların, sürelim yüzümüze, sürelim yüzümüze, hepimiz aynı surette buluşuncaya kadar.
Kendimizi taşımakta zorlanıyoruz” dedi beyaz saçlı adam, “insanlık yükü ağır geliyor artık insana!”
Tut kendini, bırakma diyor içimizden bir ses... Akıp gitsin kire bulanan her şey zamanın seline kapılarak. Muallakta yakalanmasaydık keşke bu kadar hayata karşı. Ellerimizi cebimizden çıkaracak kadar cesaret biriktirebilmiş olsaydık hiç değilse... Keşke gözlerimizin uzak bir yerlere dalıp gittiği vakitleri insanlığımızın çetelesine ekleyebilseydik..
Bütün terkedilmiş masaları dolaşıp, hiç kimsenin ödemediği hesapları gizlice ödeyebilseydik zor günler için biriktirdiklerimizle... Ne yapalım, nasıl çare bulalım, kıymet biçtiğimiz her şeyin çaya atılan şeker gibi eriyip gitmesine? Kendimize yetmedi ki derin nefeslerimiz, fazlasını rehin bırakıp kurtaralım can sıkıntılarımızı aniden bastıran sağanak mezatlardan. Yazık, çok yazık, bütün bu acıklı filmlerin geriye sarma kolu yok. Biz çaresiz seyirci kalacağız ve beyazı ala çalan çiçekler, baharın daha tadına bile varamadan erkenden dökülecek dallarından. Tut kendini diyor içimizden yine de bir ses, bırakma... Madem hiçbir şeyi kurtarmaya yetmiyor gücümüz, madem ki o hep sözü edilen ürkütücü tufan vuruyor anbean kıyılarımıza, bari damıtıp isini gece yarılarında uykularımızı kaçıran bütün kaygıların, sürelim yüzümüze, sürelim yüzümüze, hepimiz aynı surette buluşuncaya kadar. Kimin kıyıda köşede söylenmemiş bir sözü varsa, kalmışsa, yoğuralım bir teknede, bir can simidi yapıp atalım kendimize. Bırakma diyor içimizden bir ses, tut kendini... Belki de bir bildiği var. Kıyamet, beklenenin aksine, hiç kimseye haber vermeden sessizce kopmuş olabilir. Budur belki de bu kadar elsiz kolsuz kalmış olmaklığımızın gerçek sebebi. Ama saçaklardan damlayan yağmur damlaları hafızamızda değil mi, güneşin doğuşuna eşlik eden kuş sesleri, ‘nun’a noktasını koyan divit, kucağında öğle şekerlemesine yattığımız allı morlu kanaviçeler, bir şiire ait olmaksızın etrafımızda uçuşup duran o renk renk imgeler... Zamanın sonu gelmiş, dünya saati durmuş olabilir, evet... Güneşin altında söylenecek son şey heba edilmiş olabilir. Yani biz, ne olursa olsun, evet ne olursa olsun, tutamaz mıyız yine de bir ucundan kendimizi. Artık orada yaşamak üzere, tası tarağı toplayıp hafızamıza taşınamaz mıyız?
“Yaşamı dans ettirecek kadar müziğimiz kalmamıştır içimizde, işte bu. Tüm gençlik daha şimdiden dünyanın öbür ucunda gerçeğin sessizliğinde ölüvermiştir. Peki dışarıda nereye gidilebilir ki, soruyorum size, içinizde yeterli miktarda çılgınlık kalmamışsa? Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek, ya da yalan söylemek. Ben asla kendimi öldüremedim” diyor Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ta.
“Allah ne muradın varsa versin!” dedi avucuna bırakılan bozukluk için dilenci. “Allah’ım bana bir murad ver” diye geçirdi içinden bozukluğun sahibi.
“Nereye koysak yakışmıyor bak, üşüdü ya ellerimiz/ oysa beraber onarmıştık yıldızları, ağlayan gemileri/ ne o nemrut caddeler vardı ne de seçmen kütükleri/ sabah birden başlardı, kadınlarını dövmezdi nalbantlar/ upuzun bir kahramanlık oluyordu neye dokunsak/ okulda tokatlanan çocuklar, gökyüzü, kavak yelleri.” diye yazmış Ali Emre, ‘Yüzümüzü Yapıştırarak Göğün Yanaklarına’ isimli şiirinde.
Bir de şunu düşünün; içini dökecek kağıdı bir türlü bulamayan mürekkep ne hisseder?
Dünyanın en kavurucu sıcaklarını, gönlündeki ulu çınarın altında serinleyerek geçiren insanlar da var.
“Sen toprağa sıkıca tutunduysan” dedi meczup, “bırak istediği kadar savursun rüzgâr!”
KAYNAK: YENİ ŞAFAK
Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM

Henüz yorum yapılmamış.