Özel / Analiz Haber
Arif Arcan: 'CHP hala 1950'de kaybettiği iktidarın travmasını yaşıyor'
Araştırmacı Tarihçi Arif Arcan ile Türkiye'nin yakın geçmişini mercek altına aldık. Çok Partili hayata geçiş, demokrasinin kesintiye uğraması, devrin önemli şahsiyetleri gibi birçok konuya ışık tuttuk...
DÜŞÜNCE MEKTEBİ / SÖYLEŞİ
M. Mazlum ÇELİK
-İnönü’yü çok partili hayata iten nedenler yalnızca dış dinamikler midir, iç muhalefet ve kurumlar iktidarı bu konuda teşvik edememiş midir?
CHP’nin 1935 yılı kongresinde Genel Sekreter Recep Peker’in “Yeni parti programı kabul edildikten sonra, partinin temel ilkeleri, yeni Türk devletinin ilkeleri olacaktır” ilanından hemen on yıl sonra, Atatürk’ün vefatı ile birlikte İsmet İnönü’nün “Ebedi Milli Şef” ilanından hemen yedi yıl sonra Tek Parti yönetiminin çok partili siyasal hayata geçilmesi hususunda fazlaca bir direnç göstermemesinin nedenini, “dış dinamiklere” bağlamak durumdayız. Türkiye’nin jeopolitik önemi dış dinamikleri fazlaca dikkate almasının birincil nedenidir. II. Dünya Savaşından sonra oluşan uluslararası sistemin inşa süreci Türkiye’yi yakından ilgilendirmiştir. Türkiye’deki siyasal yaşam her zaman için uluslararası gelişmelerden etkilenmiş ve uluslararası sistemin mimarisi paralelinde bir seyir izlemiştir. Osmanlı Devletinin özellikle son yüzyılına damgasını vuran “dengeci” dış politika stratejisi Türkiye Cumhuriyetine intikal etmiştir.
Diğer taraftan iç dinamiklerin baskısını göz ardı etmemek gerekiyor. Zira değişim talebi daha doğru bir ifade ile iktidarın el değiştirmesi için iç dinamiklerin mevcut iktidar üzerinde aktif ya da pasif bir baskısı olması gerekiyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasal hayat, iç dinamiklerin dış dinamikleri gözetmesi şeklinde cereyan etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de iktidarların el değiştirmesi için lazım gelen zeminin oluşumu uluslararası güç mimarisine paralel şekillenmiştir. Bu durum toplumsal kesimlerin örgütlenme bilinç, kültür ve becerilerinin gelişmemiş olduğundan kaynaklı. Neden gelişememiş? Türkiye’de siyasallık hep devlet katında deruhte edilmiş. İktidara odaklı bir siyasallık söz konusu. İktidar yönelimi içinde olan güçler, toplumsal kesimlerinin bazıları ile ittifak kuruyorlar. İç dinamiklerin rejim ile olan ittifakı, bizatihi kendi kendilerine özerk örgütlü bir güç olmalarına engel teşkil ediyor.
Kemalist rejim, dış güçlere karşı Anadolu’nun birliğini sağlamak için oluşturulmuş bir ittifakın eseriydi. Bu ittifakta ayrıcalıklı kesim şüphesiz askerlerdi ve onları sivil bürokrasi ile aydınlar izliyordu. Devlet aygıtını oluşturan parti merkezli askeri ve sivil bürokrasinin ekonomik faaliyetler bağlamında ilişki içinde bulunduğu tüccar, sanayici, büyük toprak sahipleri ittifakın bileşenlerinde önemli yerdeydiler.
Fakat kriz denebilecek gerilimler baş göstermede gecikmedi. Aydınları yedeğine alan askeri ve sivil bürokrasi bütün bir kamusal alanlarda ve hatta özel alanlara dahi uzanabilecek şiddetli bir biçimde devletin etkin olmasını istiyordu. Parti-Devletin yeterince etkin olmadığı yüksek sesle dillendiriliyordu. Tüccar, sanayici ve büyük toprak sahipleri tekelleşmeden rahatsızlık duymaktaydılar. Bu kesimlerden bazıları devlet aygıtı ile olan ittifakı derinleştirerek ekonomik etkinlikleri tekelci bir biçime çeviriyorlardı. Bu durum şüphesiz diğerlerine zarar veriyordu. Parti-devletin iktidar tahkim karakterli yeni devlet inşası üst yapılarda tamamdı ama “ulus” denilen, Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimin durumunda hiçbir değişiklik yapılmamıştı. Serbest Fırka deneyiminde görüldüğü üzere halk kesimindeki müthiş tepki rejim adına korkutucu bir düzeydeydi.
II. Dünya savaşı, aşırı devletçi politikaların uygulanmasına hem bir neden hem de bir bahane teşkil etti. Fiyat istikrar tedbirleri, vergisel düzenlemeler, askere alma ve terhis şartları, angaryaya varabilecek zorunlu çalışmayı öngören kanunlar vb. girişimler ittifakı oluşturan kesimleri de içine alan müthiş bir tepkinin oluşmasına neden oldu. II. Dünya Savaşı nedeniyle oluşan doğal suskunluk, II. Dünya Savaşı sonrası yerini yüksek sesli bir muhalefete bıraktı. Savaş sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bütün bir toplumsal kesimlerde gündem neredeyse aynıydı; yükselen enflasyon, temel ihtiyaç maddelerindeki kıtlık, fiyat kontrol sisteminin getirmiş olduğu yozlaşma, vatandaşın rejime-devlete olan yabancılaşması, keyfilik, adam kayırmacılık, devletin neden olduğu ekonomik faaliyetlerdeki daralma vb. konular.
Tek parti, rejim krizine varabilecek bu gelişmeler karşısında rejimin selameti için bir uzlaşı arayışını gündemine aldı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1945 tarihli konuşması, parti-devlet adına bir özür konuşmasıydı ve İnönü bu konuşmasında çok partili hayata geçilebileceğini ima etti. Böylece Türkiye’de demokratik yarışmaya dayalı çok partili siyaset anlayışı zaten kriz içinde bulunan mevcut ittifakı paramparça etti. 1945 yılının sonuna doğru Türkiye’de siyasal bir ayrışma iyiden iyiye kendisini göstermiş oldu. CHP ve Meclis içindeki muhafazakârlarla liberaller keskin hatlarla ayrışmaya başladı. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti’nin kurulması ile birlikte bu ayrışmanın liberal tarafı CHP’den kopmuş oldu.
İsmet İnönü’nün burada nerede durduğu önemli. İsmet İnönü tek parti hegemonyasının başarısız olduğunun farkına çok erkenli yıllarda varmıştır. Partinin bütün bir toplumsal kesimleri temsil edemeyeceğini görmüştür. Devlet aygıtını oluşturan askeri ve sivil bürokrasinin ittifak kurmuş olduğu kesimler ile birlikte seslendirdiği taleplerin harfiyken yerine getirilmesi demek; ihmal edilmiş geniş halk yığınlarının sessizliğinin nihayetinde derin bir çatışma potansiyeli barındırdığını İnönü sezinlemiştir. Ordu askeri alanda modernizasyon, sivil bürokrasi ve aydınlar daha çok etkinlik, devlet aygıtına eklemlenmiş besleme bir avuç tüccar, sanayici ve toprak ağaları daha çok imkân talep ediyordu.
Diğer taraftan CHP’nin bu talepleri birebir karşılaması demek; geniş halk yığınlarının öfkesinin açığa çıkmasından daha önce zaten toplumsal destekten yoksun olan CHP’nin bu defa ittifaktan doğan iç destek dinamiklerini kaybederek yok olması demekti. İnönü’nün siyasette denge ve eleştiri rolünü oynayabilecek muhalefet kurumuna olan ihtiyacını hissetmesi, çok partili siyasal rejime geçme tartışmalarından daha çok eski tarihlere dayanır. İnönü, CHP’nin1939 yılındaki Beşinci Büyük Kongresinde parti ile devletin bağlarını gevşetici bazı kararların alınmasını sağlamıştı. Önemlisi, “sadık bir muhalefet” görüntüsü vermiş olmasına rağmen bağımsız bir muhalefet görevini ifade edecek “Müstakil Grubun” oluşumuna ön ayak olmuştu. Böylece iktidara karşı bir denge ve eleştiri altyapısı oluşacaktı.
Kaldı ki Demokrat Parti’nin kurulmasına işaret veren de İsmet İnönü olmuştur. “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”na etkin bir şekilde muhalefet eden Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü Mecliste CHP içinde ama CHP’den ayrı bir grup olarak ön plana çıkmış ve Menderes, Koaraltan ve Köprülü süreç içerisinde CHP’den ihraç edilmiş, Bayar ise istifa etmiştir. İsmet İnönü Kasım 1945 tarihinde TBMM’ni açış konuşmasında partide hizipçilik yerine parti kurulmasının daha iyi olacağını belirtmesinin ardından Celal Bayar parti kurmak için harekete geçmiştir.
'CHP'Yİ RAHATSIZ EDEN TAŞRANIN GÜÇLENİP KARŞILARINA ÇIKMASIYDI...'

- Demokrat Partinin Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar nasıl bir kişiliğe sahipti, İttihatçı damarı ve İnönü ile arasında tüm siyasi hayatı boyunca devam eden rekabet ve husumet devlet adamlığını nasıl etkilemiştir?
Celal Bayar ile İsmet İnönü arasındaki rekabet ve husumet bilinen bir gerçektir. İktidar mücadelesi içinde bu tarz rekabet ve husumetlerin olması doğaldır. Celal Bayar ile İsmet İnönü arasındaki rekabeti salt ideolojik bir rekabet olarak görmek mümkün değildir. İsmet İnönü’nün devletçiliği ile Celal Bayar’ın liberal eğilimleri rejimi koruma ve kollama noktasında anlamını yitirmektedir. İsmet İnönü, Atatürk devrinde 5.015 gün başvekil yani başbakan olarak kalmış olmasına rağmen Celal Bayar ancak 450 gün başvekil olarak görev yapabilmiştir. Atatürk’ün Başvekilliği İsmet İnönü’den alıp Celal Bayar’a verdiğinde Celal Bayar, bir kişi haricinde İsmet İnönü hükümetinin kabinesini bütünüyle muhafaza etmiştir. Celal Bayar’ın ittihatçı damarının devlet adamlığı noktasında kendisine ne kazandırdığı ya da kaybettirdiği sorusuna, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş süreçlerinde aktif ittihatçıların siyaset alanından tasfiye süreçleri ile bağlantılı cevap aramak daha doğru olur. Atatürk dâhil Cumhuriyeti kuran kadroların bir zamanlar ittihatçı olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Mesele aktif ittihatçılıktır.
Vekillik, Bakanlık, Başvekillik ve İş Bankası kuruculuğunu yapmış bir Celal Bayar’ın aktif ittihatçılığından bahsetmek ne kadar mümkündür? Celal Bayar’ın önemli bir özelliği sivil alandan gelmesidir. İttihatçılığın “sekterci” karakterinin daha çok zinde bir güç olarak askeri cenahta yoğunlaşmış olması Celal Bayar’ın ittihatçı gizli bir ajandaya sahip olduğu iddiasını zayıflatmaktadır. Zira ordu -rejim/hükümet kaynaşması CHP’nin kuruluş kodlarının en belirgin özelliğidir. Kemalist ideolojiye TSK’nin sımsıkı bağlı olmasının geleneği buradan kaynaklanmaktadır. Celal Bayar sivil alanı çok iyi bilmekteydi ve iş çevreleri ile dolaysız ilişkileri vardı. Celal Bayar’ın sivilliği CHP kadroları içinde ender bulunan bir özellikti ve CHP’nin sivil alan ile ittifakının önemli taşıyıcılığını Celal Bayar yapmıştır.
İsmet İnönü çok partili siyasal hayata geçişte Celal Bayar faktörünü olumlu bulmuştur. Demokratik muhalefetin Celal Bayar liderliğinde vuku bulması İsmet İnönü’yü rahatsız etmemiş bilakis memnun etmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü CHP hükümetlerinde Bayar’ı başbakan olarak görmek istememiştir fakat rejimin temel ilkelerine özellikle laiklik konusunda Bayar’ın parti/rejim ilkelerine olan sadakatini takdir etmiştir. Bundan dolayı muhalefetin Bayar merkezinde toplanmasını ve partileşmesini teşvik etmiştir.
İnönü ve Bayar’ın lider kişiliğinde merkezileştirilmeye çalışılan ideolojik karşıtlık bir kurmacadan ibarettir. İktidar mücadelesi içindeki rekabet ve husumet durumu abartılmıştır. Türkiye’nin yakın tarihini sübjektif bir şekilde okuma biçimi siyasilikten azade değildir. Bu siyasilik, devletin sahipliliğini hedef almış iktidar odaklı bir yaklaşımdır. Celal Bayar seçkinci CHP kadroları içinde seçkin bir yere sahipti ve merkezi siyasayı temsil noktasında bir salahiyete sahipti.
CHP’yi ve İsmet İnönü’yü asıl rahatsız eden, hatta çileden çıkaran, siyasi rekabet ve husumetin katmerleşmesine neden olan olgu; demokratikleşme ile birlikte taşranın merkeze karşı yeni ve dinamik bir güç odağı olarak ortaya çıkmasıdır. Başta Ankara olmak üzere büyük şehirlerin kamusal alanlarına sokulmayan çarıklılar, poturlular ve köşeli kasketliler artık görünür bir hale gelmiştir. Seçkinlerin dayanamadığı tuhaf bir nefrettir bu. Bu tuhaflık CHP’nin seçkinciliği ile de sınırlı değil. Çevreden/taşradan geliyorsunuz iktidara yerleşiyorsunuz ve süreç içerisinde seçkin bir hale dönüşüyorsunuz. Sizin elde etmiş olduğunuz seçkinliğiniz seçkinci bir anlayış üretiyor. Sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik bütün örüntülerinizi kapalı devre seçkinci kulüp ile deruhte ediyorsunuz. Esasında her devrin meselesi de bu; güncel siyasetin ana tartışma konusunun ana teması bu minvalde mesela. Ak Parti seçkinleşti mi seçkinleşmedi mi? Ak Parti siyasal kadroları halktan koptu mu kopmadı mı?
Türkiye siyasetinde çevre/merkez ilişkileri hep gerilimli bir alana sahip olmuştur. Türkiye siyasetinde güçlü bir arka planı olan geleneksel patronaj sistemi hala tüm canlılığı ile varlığını sürdürüyor. Çevrenin siyasal dinamizmi ile üretmiş olduğu liderleri ya da siyasal kadroları merkezileşerek kendisini üreten unsurları ile olan yatay ilişkilerini terk ederek bir patronaj ilişkisine evriliyorlar. Patronaj yani patron, hami, nimetin ve külfetin kime ya da kimlere, ne kadar ve hangi zamanlarda dağıtılacağına karar verme durumu. Nelerin memleket meselesi olduğunu ya da olmadığını belirleme hakkı. Kendisini en yetkin ve en yeterli görme durumu. Türkiye seçkinciliği patronaj ilişkileri kurarak kendince siyasal bir derinlik kazanmağa çalışıyor. Kadim Türk merkezi devlet siyasal örgütlenme modelinde “padişah-kul” sistemi var. Aristokrasi bir form olarak mevcut değil. Merkezi siyaset meydanında hanedan üyesi değilsen ve hatta padişah olabilmeyi başaramamışsan neticede miras yolu ile kazanabildiğin herhangi dokunulamaz bir hakkın yok demektir. Devletlu yani seçkin olabilme durumu alınan “görev” ile mukayyit. Osmanlı Devletinin modern bir devlet olabilme süreçlerinin çok önemli bir uğrağını oluşturan Tanzimat döneminde devlet aygıtını oluşturan yüksek sivil ve askeri bürokrasi mensupları siyasal alanı sahiplenerek seçkinci bir altyapı oluşturuyorlar. İktidar yönelimi ve iktidarda olma/kalma hakkı seçkinlerim temel hakkı olarak algılanıyor.
CHP’liler ve dolaysız olarak İsmet İnönü hiç beklemedikleri halde 1950 yılında iktidarı kaybettiklerinde yaşadıkları bir şok değildi. Çok ağır bir travma geçirdiler ve bu travmanın psikolojik arazları o kadar güçlüydü ki bu arazalar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır. DP iktidarı ile birlikte taşrada devlet ve iktidar ile içli dışlı olan eşraf ailelerinin karşısına yeni yetme politik figürler ortaya çıkıyor, tek sermayeleri aldıkları eğitim olan çevre unsurları bürokrasiye girebilecek şansı yakalıyor, belirli bir sermaye birikimine sahip olan ama iş yapabilme ağlarına sahip olmayanlar sahneye çıkıyor, ekonomik etkinlikler çeşitlenerek derinlik kazanıyor. İvmelenen iç göçlerle taşra kültürü şehirlere taşınarak farklı bir sosyolojinin doğmasına neden oluyor.
Demokratik Parti’yi kuranlar CHP’nin seçkinlerindendiler ama ittifak kurdukları seçkin olmayan çevre unsurları iktidarda çok baskınlardı. CHP, siyasal alanını “taşralaştıran”, seçkinlerin iktidarına son veren Demokrat Parti’yi hiçbir zaman affetmemiştir. Bu affetmeme durumu kılcal kesitlerde farklı hikâyelere bürünmektedir. Demokratik yaşamın getirmiş olduğu değişim ve dönüşüm birçok ilişki biçimini derinden sarsmıştır. Bu sarsıntı içinde CHP’nin müesses nizamını kendi müesses nizamı olarak kanunlaştıran yerel siyasetçi/bürokrat/aydın/eşraf/ağa güçlerinin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel etki ve etkinliklerinin zayıflatılması söz konusu olabilmiştir. Mesela; taşrada iş yapabilen avukat, doktor, mühendis vb. nitelikli meslek erbabı ancak aktif CHP’lilerdendi. DP iktidarı ile birlikte elle tutulur bir hizmet rekabeti kendisini göstermiştir. Kısaca Demokrat Parti’yi affetmeyenler tepeden tırnağa oldukça kalabalık bir yekûn tutuyordu ve başta merkezi siyaset ve onun uzantısı taşra siyaseti seçkinci bir algı ile DP ve kadrolarına husumet beslemişlerdir.
'İNÖNÜ'NÜN DEMOKRAT PARTİYİ KAPATACAK GÜCÜ OLMASINA RAĞMEN BUNU YAPMADI'

- Demokrat Partinin Siyasal Kodları ve Adnan Menderes Olgusu Hakkında ne Söylenebilir?
Bayar liderliğindeki DP kuruluşundan itibaren hızla örgütlenmeye başladı. CHP’nin derin bir ilgisizliğine uğramış kırsal kesim DP’nin siyasal ittifakının ana bileşeniydi. Diğer taraftan DP, CHP’den bir şekilde zarar görmüş seçkin CHP karşıtlarına da kapısını sonuna kadar açık bırakmıştı. Ama bir barajı vardı. Rejim karşıtları ile İsmet İnönü’nün açık bir şekilde sevmediği kişilere parti kapılarını kapatmıştı. O kadar ki Atatürk’e yakın olan ama İsmet İnönü’nün sevmediği kişiler partide yer bulamamıştır. Evet, Bayar İsmet İnönü’den çekiniyordu ama bu durum salt Bayar’ın İsmet İnönü korkusu ile açıklanamaz. Bayar, İnönü’nün Demokrat Partiyi kapatabilecek kudretinin olduğunu bilmesine rağmen hiçbir surette İnönü’nün partiyi kapatmayacağına da emindi. Çünkü Demokrat Parti rejim karşıtı bir siyasaya sahip değildi ve CHP’nin kırsalda yapamadığını yani rejimi kırsalda tutundurabilecek zinde bir siyasaya sahipti. Demokrat Parti merkezden gelen bir omurgaya sahip olmasına rağmen aynı zamanda “merkezkaç kuvvetini” temsil ediyordu. Yani CHP’nin bir antitezi olarak DP, rejim içinde bir sentez doğurabilecek bir dinamizmi temsil edebilirdi. Sovyetlerin dinamik devrim ihracını ve irtica olarak formüle edilen dini hareketlenmeleri göz önünde bulundurularak nereleri vurabileceği kestirilmeyen siyasi bir dalgaya öncülük etmek ve bu dalganın yıkıcı enerjisini soğurabilmek Demokrat Partinin varlığını meşrulaştırmaktaydı. Bu nedenle Demokrat Parti başlarda göz kırptığı sol ve sosyalist unsurlar ile ismi irtica ile anılan unsurlara mesafesini arttırmıştır.
14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye siyasal yaşamında bir dönüm noktasıdır. Şemsettin Günaltay hükümetinin çabaları sonucunda adil bir biçimde yapılabilen seçimlerde Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti zaferle çıkmış, iktidar demokratik yarışma usulü ile el değiştirmiştir. İktidar bekleyen CHP bir anda muhalefete düşmüştür. İsmet İnönü’nün karizması ve CHP’nin Türkiye Cumhuriyetinin kurucu unsuru olduğu propagandaları CHP’nin iktidar olmasına yetmemişti. Askerlerden İnönü’ye yapılan “seçimleri iptal et” baskısına İnönü göğüs germiş bu yola tevessül etmemiştir. Ama CHP iktidarı kaybetmeyi bir türlü sindirememiştir.
Adnan Menderes 1931 yılından beri CHP milletvekili olarak Mecliste olmasına rağmen atak bir siyasetçi görüntüsü çizmemekteydi. Hatta Tevfik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün gölgesinde kaldığı söylenebilir. Celal Bayar Cumhurbaşkanı olunca parti ile olan ilişkilerini kesmedi. Adnan Menderes’in çalışkanlığı, Bayar’a karşı olan munisliği ve halk ile olan iletişim becerisi Bayar tarafından takdir ediliyordu. Bayar için Menderes sadık bir başbakan adayı idi. Fuat Köprülü ve Tevfik Koraltan’ın siyasi hırsları vardı ve bu durum Bayar’ı endişelendiriyordu. Celal Bayar Menderes’i hep bir başbakan olarak tanıdı ve destekledi. Adnan Menderes ise Celal Bayar’a bağlı kaldı ve kayıtsız şartsız Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı süreçlerini destekledi. Aralarında bir üst/ast ilişkisi görüntüsü vardı. Merhum Menderes, siyasi hayatı boyunca Bayar ile hiçbir surette çatışmaya girmemiştir.
'DEMOKRAT PARTİ KURULUŞ İLKELERİNE SADIK KALAMADI...'

- Adnan Menderes’in Ortadoğu politikası hakkında ne düşünüyorsunuz, Özellikle Mısır lideri Nasır ile aralarında problemler olduğu biliniyor bunun sebepleri nelerdi?
Demokrat Parti nezdinde Adnan Menderes’in Ortadoğu politikasının temel özelliklerini belirleyen ana etken II. Dünya Savaşı sonucunda ortaya çıkan uluslararası gelişmelerdir. Sovyet yayılmacılığına karşı NATO güvenlik şemsiyesine giriş Adnan Menderes zamanında vuku bulmuştur. Adnan Menderes Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri geliştirmek ve ekonomik faaliyetler bağlamında bölgede etkin bir rol almak istemiştir. Fakat Adanan Menderes döneminde vuku bulan Türkiye’nin İsrail yanlısı diplomatik tercihleri Adnan Menderes’in bu isteğini zora sokmuştur.
Sovyetler Birliğinin özellikle Suriye ve Mısır üzerindeki ideolojik etkisi, ABD liderliğindeki NATO’nun tehdit algısını harekete geçirmiş ve Türkiye’yi Arap dünyasından adeta izole etmiştir. ABD güdümündeki Bağdat Paktı’nın ilan edilmesi sonucunda Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, 1955’de Arap Birliği Ortak Güvenlik Paktı’na taraf ülkeleri toplamış Türkiye ve Irak’ın eleştirilmesini sağlamış, Türkiye’yi İsrail ve emperyalist ülkelerle işbirliği yapmak ile suçlamıştır.
Mısır ile Türkiye ilişkilerini bozan önemli diğer bir olay ise 1956 yılında yaşanan Süveyş Kanalı krizidir. Batılı devletlerin denetiminde bulunan Süveyş Kanalı Mısır tarafından millileştirilmiş bu durum hızla bir çatışmaya dönüşmüştür. Türkiye bu çatışmada Mısır’a karşı Fransa ve İngiltere’nin tarafını tutmuştur.
- Demokrat Partinin Özgürlükçü Söylemini terk etmesi ve Baskıcı Bir Mahiyete Bürünmesi hakkında ne söylenebilir? Menderes’in aydınlar, medya ve akademiyada ciddi bir destek kaybı yaşayarak devrildiğini görüyoruz. Darbe olmamış olsaydı Menderes hükümetlerine yöneltilen ağır eleştirilerde haklılık payı arayabilir miydik?
Demokrat Parti 1954 yılına kadar özgürlükçü söylemi ile geniş kitlelerin teveccühünü kazanmıştır. Başlarda CHP ve ordu ile ılımlı sayılabilecek bir ilişki biçimi geliştirilmişti. Fakat DP, çoğulcu değil “çoğunlukçu” demokrasi anlayışının tuzağına düşmüştür. Sayısal çoğunluğun vermiş olduğu güven ile “milli iradenin üstünlüğü” kavramını kullanarak siyasi rakiplerine karşı demokratik olmayan yolları meşrulaştırmaya yönelmiştir. DP’lilere göre demokrasi demek seçimlerde tecelli eden milli iradenin tartışılmaz üstünlüğü demektir. Milli iradenin tecelli ettiği Meclis “milli bir mabet, kutsi bir mekândır. DP’nin 1954 seçimlerinden ezici bir çoğunluk elde edip zaferle çıkması otoriter bir tutuma evrilmesinin başlangıcıdır.
DP’nin geniş ittifak yelpazesinin mensupları çeşitlenen ve derinleşen ekonomik etkinliklerin meyvelerini topluyorlardı. Diğer taraftan kamu kaynaklarından transfer edilen sermaye ile yeni tüccar ve sanayiciler zuhur ediyordu. Köylü ve çiftçinin mahsulü para ediyordu. İlk önce Türk tarım ürünleri ihracatında tıkanmalar yaşandı. II. Dünya Savaşından sonra Avrupa, Amerika ve Kanada toparlanmış özellikle hububat üretimini arttırmıştı. Tarımsal ürün fiyatları hızla düşmekle kalmadı bir talep sorunu yaşanmaya başladı. Ardından başlarda çok hızlı başlayan ekonomik büyüme teklemeye başladı. Enflasyonist baskı, girdi maliyetlerinin yüksekliği, finansman sıkışıklığı ve kalite en büyük sorun haline geldi. Hükümet başta IMF olmak üzere uluslararası kredi kuruluşları ile yıpratıcı bir mücadeleye mecbur kaldı. Bu olumsuzlukların yanında en büyük olumsuzluk bizatihi hükümetin ekonomi yönetimindeydi. Zira hükümetin bir ekonomik programı olmadığı gibi kötü gidişatı durduracak tutarlı bir tedbiri de yoktu.
Bu bağlamda hem CHP’nin amansız muhalefeti hem de parti içi muhalefet Menderes’i iyice bunalttı. Partiden kopmalar başladı. Temel hak ve hürriyetler baskı altına alınmaya çalışıldı. DP’sini bir siyasi hınç dalgası sardı. Mesela DP’sine oy vermeyen Kırşehir ili ilçeye, Abana ilçesi bucağa indirildi. Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın dokunulmazlığı kaldırılarak hapse girmesinin önü açılmıştır.
Açık hava gösteri, yürüyüş, miting vb. siyasal etkinlikleri seçim dönemleri haricinde yasaklandı, kapalı alan toplantıları ise mülki amirin iznine tabi kılındı. İzinsiz toplantı, gösteri ve yürüyüşlerin dağıtılmasına polis memur edildi. Bir direnç ile karşılaşılması durumunda polise ateşli silah kullanma yetkisi verildi. Seçim kanununda yapılan değişikliklerle seçimlerde farklı partilerin ittifak yapabilmeleri zorlaştırıldı, seçme ve seçilme yeterliliklerini daraltıcı hükümler ihdas edildi. Basın üzerinde baskı arttırıldı. Genel olarak parti taraftarlığı partizanlığa dökülünce siyaset, yerini kırıcı ve dökücü bir imha faaliyetine bıraktı. DP’liler CHP’yi tekrar iktidara gelebilmek için kışkırtıcılık yapmakla suçluyor, CHP’liler ise DP’lileri memleketi satmak ile suçluyorlardı. Toplum iyice ayrışmıştır.
Bu arada üniversiteler ne yapıyordu? Türkiye’de akademi hiçbir zaman değişim ve dönüşümün öncülüğünü yapmamıştır. Muktedirlerin istekleri doğrultusunda “meşrulaştırıcı” ve “haklılaştırıcı” bir tutumdan öteye gitmeden kendi dünyalarında yaşıyorlardı. Tek parti döneminde resmi söylemin dışına çıkmak gibi bir tercihleri olmayan üniversite öğretim üyeleri demokratikleşme ile birlikte konuşma, fikir beyan etme ve eleştiri ileri sürebilme imkânına kavuştular. Hocalar hükümeti kendi uzmanlık alanlarına düşen kısmı ile şiddetli bir şekilde eleştiriyorlardı. Özellikle üniversite öğrencileri muhalefet cephesinde müthiş etkinlerdi. Üniversitelerin kurucusu olan CHP üniversiteleri muhalefetin önemli bir bileşeni haline getirmişti. DP’nin üniversiteler üstünde hem entelektüel hem de kadro bağlamında bir etkisi bulunmadığı için üniversite muhalefetini baskı ile kırmaya çalışmıştır. Bu durum hali ile ters tepmiştir.
DP bir tepkinin ürünü olduğu için planı programı ve iyiden iyiye düşünülmüş siyasi stratejileri olmayan bir siyasal parti. Kısa sürede CHP karşıtlığı merkezinde kitleselleştiği için CHP’nin yıkıcı ve yıpratıcı muhalefetine uğramış. Süreç içinde kör döğüşüne dönüşen siyaset uzlaşı zeminini kaybederek toplumsal ayrışmaya neden olmuş. Yani siyaset kurumu uzlaştırmamış aksine çatıştırmıştır.
'ADNAN MENDERES ASKERİ DARBENİN YAKLAŞTIĞINI FARK EDEMEDİ!'

- 1960 Darbesini engellemenin bir yolu var mıydı ve neden bu darbeye ciddi bir direniş gösterilmedi?
Darbeyi önleyebilecek topyekûn siyaset kurumudur. İktidar ve muhalefet arasındaki ilişki dost/düşman derecesine getirilince siyaset kurumunun böylesi bir refleksi gösterebilmesi imkânsız bir hale gelmektedir. Kaldı ki CHP DP karşısında çok umutlu olmasına rağmen 1957 seçimlerini kaybetmiş oylarını çok az arttırabilmiş böylece üçüncü yenilgisini almıştı. CHP içinde yaygın bir umutsuzluk genel bir hal almış, artık seçimle iktidara gelinemeyeceği ancak bir darbe ile iktidarın mümkün olabileceği dillendirilmeye başlanmıştı. Bu şartlar altında darbenin önlenmesi için DP iktidarının yapabileceği fazlaca bir şey yok. En önemlisi darbe planları emir komuta zinciri içinde yapılmıyor. Ordu içinde düşük rütbeli subaylardan oluşmuş birçok cunta var. Darbe planları emir komuta zinciri içinde yapılmış olsaydı belki bir uzlaşı zemini mümkün olabilirdi. Hangi cuntayı ve hangi yöntemlerle ve hangi gerekçeler ileri sürerek ikna edebilirdiniz ki…
Adnan Menderes kişilik olarak kırılgan, çabuk sinirlenen ve sinirlenince de eyledikleri ile söylediklerinin nerelere varabileceğini düşünemeyen bir kişiliğe sahip. Çevresini duymak istediklerini duyuran bir hâle ile çerçevelemiş. İtiraza, eleştiriye ve uyarılmaya tahammülü yok. Kendisini alkışlayan kitleler ile mutlu olduğu için büyük kalabalıkların toplandıkları mitingleri çok seviyor. Askerin darbe yapacağına ihtimal vermiyor. Cunta yapılanmalarına ehemmiyet vermemiş.
Darbeye karşı neden ciddi bir direniş gösterilmedi? Yukarıda izaha çalıştığım patronaj sistemi nedeniyle darbeye karşı bir direnç gösterilmedi. Gösterilemezdi zaten. Halk için sadece patron değişmişti. Yeni patron ne yapacak, nasıl bir iş tutacaktı? İyi bir patron mu yoksa kötü bir patron mu olacaktı? Bekleyip göreceklerdi. Tabi eski patronla yeni patron kıyas edilecekti şüphesiz. Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiğinde zaten direnç kavramının sevimsiz bir karşılığı var. Ancak meşru vasıtalar ile memnuniyetsizliğini ve talebini izhar edebilecek bir siyasallığa sahip. Demokratik seçimler ise bu vasıtaların en kullanışlısıdır.
- İnönü’nün darbedeki rolü nedir?
Darbede İsmet İnönü’nün direkt bir dahlinin olduğuna kani değilim. Nasıl ki askeri darbe ordu hiyerarşine rağmen cuntacılar tarafından yapılmışsa, darbe ve CHP eşitlemesini de CHP içerisinde CHP’nin parti hiyerarşisine rağmen yapılmıştır. İsmet İnönü gibi asker bir kişinin bu duruma cevaz vereceğini sanmıyorum. Nasıl ordu içindeki düşük rütbeli subaylar cunta marifetiyle bir darbe yaptılar ve meşruluk sorunu ile yüzleştiklerinde zorla Genel Kurmay Başkanı Cemal Gürsel’i ve ordu kurmay heyetini zor kullanarak darbenin başına geçirmek zorunda kaldıysalar aynı durum CHP’de de yaşanmıştır.

- Böylesi kanlı bir darbeden sonra eli kanlı cunta böylesi demokratik bir anayasayı nasıl oluşturabildi?
1960 Askeri darbesi yarı aydın subayların kalkışmış olduğu romantik bir darbedir. Genel hatlarıyla 1960 Askeri darbesi Marksist olmayan, devletin vesayeti altında toplumun bütün kesimlerini bütünleştirmeyi hedefleyen bir tür toplumsal dayanışmacı ideolojik bir darbedir. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesine kadar Türkiye’nin “Batılılaşma ve Modernleşme” düşünce ve eylemleri, devletin aktif yürütücülüğünde ancak dar bir çevre ve çerçevede vuku bulmuştur. 1960 Askeri Darbesinin yapmış olduğu 1961 Anayasası siyasal anlamda geniş bir ifade ve örgütlenme özgürlükleri getirmiş, toplum hızla “politize” olmuş, Batılılaşma ve Modernleşme düşünce ve eylemlerinin aktif yürütücülüğü devletin hakemliğinde toplumsal organlara devredilerek tabana yayılmaya çalışılmıştır.
1960 darbesi, Demokrat Parti döneminde açığa çıkan toplumsal dinamizmi, devletçi CHP’nin politik liderliğinde merkezileştirerek bu defa örgütlü bir dinamizm şeklinde, “planlı ve vesayetçi” bir anlayış dâhilinde devlet ile bütünleşmiş bir millet inşa etmeyi öngörmüştür. 1960 darbesinin teorisine göre; Tek Parti döneminde inkâr edilen millet, özgürlükçü ve özgürlükçü olduğu kadarıyla da “kurumsal vesayetçi” 1961 Anayasasının öngördüğü “Anayasal Yurttaşlık” kavramı marifetiyle millet, devleti ile bütünleşecekti.
- Alparslan Türkeş’in 1960 Darbesindeki rolü nedir ve Menderes’in katlinde lehte ya da aleyhte bir katkısı var mıdır?
Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin müelliflerindendir. Ama darbenin siyasal cinayetlere doğru gitmesine karşı çıkmıştır. Adnan Menderes’in idamının durdurulması için Milli Birlik Komitesine mektup yazıp ricacı olmuştur. Zaten darbenin cunta bileşenleri kısa zamanda görüş ayrılıklarına düşünce tasfiye edilen isimler arasında Türkeş’te bulunmaktaydı.

Henüz yorum yapılmamış.