Sosyal Medya

Makale

İslam Düşüncesinde Hak Kavramı: Ontolojik Temeller ve Bütüncül Hakikat

GiriÅŸ: Kuran’ın Merkezinde Bir Kavram Olarak Hak

Hak kavramı, Kuran-ı Kerim’de en sık zikredilen ve İslam düşünce atlasının merkezinde yer alan kavramlardan biridir. Kur’an’da bu kavram; cennetin, cehennemin, kıyametin, hesabın ve vahyin birer gerçeklik (hak) olduÄŸunu vurgulamak için kullanılır. Ancak “hak”, sadece bir durumun doÄŸruluÄŸunu ifade etmekle kalmaz; aynı zamanda aÅŸkın (müteâl) bir boyuta sahiptir. İslam hukukunda ve ahlakında; kadının, erkeÄŸin, çocuÄŸun, yöneticinin ve hatta anne-babanın hakkını belirleyen temel ölçü, bizzat mutlak hakikat olan “el-Hak” ismiyle Allah’ın kendisidir. Bu baÄŸlamda hak, bir “hak ediÅŸ” olduÄŸu kadar, hayatın her alanını kuÅŸatan ilahi bir anlamlandırmadır.

Hakkın Kuran’da her alanda kullanımı ile dikkati çeken ÅŸey, olup biten her ÅŸeyin hakk ile yani hakikat ile bağıntılı bir ÅŸekilde gerçekleÅŸtiÄŸidir. Hakikat, bilinemez olan deÄŸil, kuÅŸatılamaz olandır. Hakikatin de hayatın çok katmanlılığı gibi bir gerçekliÄŸe ve idealiteye sahip olduÄŸunu ifade etmek hak olacaktır. Filozof adaylarının dikkat çektiÄŸi hakikat bilinemez olandır savı bir yanılsama yanında bir yanıltmayı da içermektedir. Bir ÅŸeyin ispatını salt tek bir sebebe irca etmenin kendisi tartışılmadan bu durumu açıklığa kavuÅŸturmak mümkün görünmemektedir. Ancak, ispat, içsel bir zemine yaslı bir gerçekliÄŸi içinde taşır. Din, bu içsel gerçekliÄŸi iÅŸaret ederek kendisini betimler ve oraya yaslandırır. Peygamberin kabulü ve ona tabiiyeti de bu içsel huzur ve teslimiyet ile tanımlamamız gerekmektedir. İşte filozofların kaçırdığı ÅŸey bu… Kendi içsel huzurunu inÅŸa etmemiÅŸ birisinin bütün bir insanlığın huzurunu saÄŸlamaya matuf bir gerçeklik inÅŸası beklenemez ki zaten bu hiçbir zaman ve zeminde gerçekleÅŸmemiÅŸtir de…

1. Bütüncül Hakikat Tasavvuru: Ahsen-i Takvim

İslam’ın hak anlayışını modern düşünceden ayıran en temel unsur, sunduÄŸu ‘bütünlükçü insan tasavvurudur’. Batı düşüncesi insanı büyük oranda bedene ve maddeye indirgerken, DoÄŸu mistisizmi onu sadece ruhsal bir varlık olarak ele alma zaafına düşmüştür. İslam ise insanı; bedeni, ruhu, aklı ve duygularıyla bir bütün olarak tanımlar. İnsanın tahayyül, tefekkür, taakkul ve tezekkür gibi yeteneklerinin her biri, onun dünya ve yaratıcı ile baÄŸ kurmasında kritik iÅŸlevler görür. Batı düşüncesi parçalayarak yorumlamaya yönelir, İslam ise bütünleÅŸtirerek anlamaya kapı aralar…

Bu bütünlük vurgusu ve hak kavramının bütün yaşam alanlarında ve insana dair her zeminde kullanılması, hakkın kuşatıcılığını ve hayatın külli varlığının muhteşemliğini bize göstermektedir. Zaaf gibi görünen şeyin sistem içinde nasıl bir eşsizliğe sahip olduğunu anlamak için sistematik bakışın imkânlarını dikkate alarak bakmak şarttır.

Kuran’da sadece insan için kullanılan “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam/denge) ifadesi, bu bütünlüğün ve dengenin niÅŸanesidir. Hak kavramı; ruh ile bedeni, ideal ile reel olanı tek bir potada eritir. EÄŸer hakikat, modern dünyanın yaptığı gibi sadece “görülen ve dokunulan” mevcut olana indirgenirse, insanın ruhsal “nefesi” kesilmiÅŸ olur ve bu durum toplumsal bir çürümeyi beraberinde getirir ki bugün yaÅŸanan çürüme ve yozlaÅŸma ve kötücül karakterin bu kadar baskın bir karaktere dönüşmesi de bunu iÅŸaret eder.

2. Modernitenin İndirgemeciliği ve İlahi Ölçü

Son iki yüzyıldır yaÅŸanan insani krizlerin temelinde, hakkın ve hakikatin sadece “olana” (mevcuda) indirgenmesi yatmaktadır. İnsan sadece bir beden olarak görüldüğünde, onun hayat formu (yeme, içme, tüketim) baÅŸkaları tarafından kolayca ÅŸekillendirilebilir hale gelmektedir. Oysa İslam’a göre hak, bizzat yaratıcı kudret tarafından belirlenen bir alan tayinidir.

Hakkın gerçek sahibi Allah olduÄŸu için, hak tanımı beÅŸeri arzuların veya sınırlı aklın öngörülerine bırakılamaz. BeÅŸeri sistemlerin tanımladığı “kadın hakları” veya “çocuk hakları” gibi kavramlar, zamanla bütünlüğü parçalayarak yeni zulümlere kapı aralayabilmektedir. ÖrneÄŸin, Sanayi Devrimi sürecinde kadın ve çocukların ağır ÅŸartlarda çalıştırılması, beÅŸeri hak tanımlarının nasıl bir zulüm aracına dönüşebileceÄŸinin tarihsel bir örneÄŸidir. Gerçek adalet, ancak her ÅŸeyi ilahi ölçüye göre yerli yerine koymakla mümkündür.

Barışın ikamesi adaletin ikamesi ile mümkündür. Adalet ise, eşitlik üzerinden bir okumaya tabi kılmak değil, bir şey ne ise onu dikkate alarak onun hakkını muhafaza ederek konumlandırmaya açık bir duruşu temellendirmekten geçmektedir.

3. Adalet, Özgürlük ve Hak-Batıl Ayrımı

İslam düşüncesinde özgürlük, adaletin doÄŸal bir gereÄŸidir. İnsan, Rabbiyle doÄŸrudan muhatap olan, irade sahibi bir varlık olduÄŸu için onun iradesini elinden almak veya onu köleleÅŸtirmek “hak” ile baÄŸdaÅŸmaz. Zulüm ve cehalet, hiçbir ÅŸekilde bir hak olarak tanımlanamaz.

Özgürlük, kiÅŸisel tatminini saÄŸlamaya matuf bir arayış deÄŸil, kiÅŸinin kendi öz’ünü açığa çıkartma adına giriÅŸtiÄŸi bütün eylemlilik ve düşünsellik boyutunda açığa çıkar…

Bu noktada “Hak” ve “Batıl” arasındaki mahiyet farkı netleÅŸir:

Hak: Karşılığı, bedeli ve sarsılmaz bir gerçekliği olan her şeydir. İman, ahlak, namaz ve hatta güzel bir tebessüm bile hakkın hayatımızdaki birer tezahürüdür.

Batıl: Karşılığı olmayan, boÅŸ, anlamsız ve sadece beÅŸerî arzulara dayanan iddialardır. Hakkın üstünü örtmek (küfür) veya Allah’ın hakkını baÅŸkasına nispet etmek (ÅŸirk), hakikatten sapmak ve batıla düşmektir.

Sonuç: Sırat-ı Müstakim Olarak Hak

Sonuç olarak, İslam’da hak; hayatın bütününe dair bir bakış sunan külli bir tasavvurdur. İnsanın “hak üzere” olması, onun ‘Sırat-ı Müstakim’  (dosdoÄŸru yol) üzerinde olması demektir. Bu yol, sadece Allah’ın gönderdiÄŸi bilgi (vahiy) ile inÅŸa edilebilir. Hakk’ın hakkını vermek; hem yaratıcıyla olan bağı koparmamak hem de her varlığın yaratılış gayesine uygun konumunu korumasını saÄŸlamaktan geçmektedir.

Müslim, mümin ve muhsin bir kul olarak muhlis bir kulluÄŸa yükselen her insan hakkın tecellisi olarak varlık kazanacaktır…

Abdülaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.