Sosyal Medya

Makale

Çanlar Bu Defa Kimin İçin Çalıyor

Körfez ülkelerinin 'güvenli alan' imajının zedelenmesi ve buraya öbeklenen doğu sermayesinin yeni arayışına Türkiye uzun zamandır yeşil ışık yakıyordu. Türkiye'ye doğru sermaye akışı da bahsedilen Sünniliğin ana omurga olarak ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır. Türk tipi Sünni topluluğa elbette son 20 yılda iktidar desteğini de alarak muhafazakâr toplum içinde daha sivrilerek klasik Sünni selefi söylem üreten figürler dahil edilemez. Onları daha çok Arap Sünniliğinin birer parçası olarak okumak Anadolu'nun kültürel yapısı içinde daha doğru bir konumlandırma olacaktır. Türk Sünniliği kültürel dindarlık içinde sınırları daha esnek bir muhafazakarlık olarak tanımlanabilir.

İngilizler 1900’lerin baÅŸlarında Mısır’da iÅŸgalci olarak bulunurken kendilerine karşı yükselen siyasi bilinçlenmeye karşı çeÅŸitli önlemler almaya çalışıyordu. Bu anlamda kendilerine karşı yükselen isyanları bitirmek için yeni bir anayasa çalışması yapma amacıyla Lord Milner’i Mısır’a gönderdiler. Zaglul dahil bütün Mısırlı politikacılar durumu boykot eder ve bunun üzerine İngilizler Mısır’ın meÅŸruti bir krallık olduÄŸunu ilan ederler. Fakat düzen tam saÄŸlanana kadar ülkedeki azınlıkların korunmasını bahane ederek tıpkı Osmanlıya yaptıkları gibi haklar baÅŸlığı altında “kapitülasyon”lar verirler.[1] Mısır’ın Nasır dönemi ile baÅŸlayan millileÅŸme hamlelerinin kökeninde 50 yıl önce verilen kapitülasyonlar ve iÅŸgalin elbette ciddi bir etkisi vardır. Nasır sınırları Mısır’ı aşıp tüm Arap dünyasında etki alanı inÅŸa eden belki de son yüzyıldaki tek siyasetçiydi. Baas rüzgarını arkasına alıp onu daha da etkin bir siyasi motivasyon ve söylem haline getirdi ve böylece uzun yüzyıllardır uyuyan Arap halkları için bir umut ışığı yaktı.

Elbette Nasır’ı öne çıkaran sadece kendi kiÅŸisel yetenekleri ve asker olmaktan kaynaklı karizması deÄŸildi. Mısır hem kadim hem de modern anlamda bölge için merkez olma potansiyelini hep elinde tutmuÅŸtur. 1850’lerden itibaren İslam dünyasında “uyanış” söylemini teorize eden İslamcılık açısından da Mısır ev kabul edilebilir. Zira Efgani, Abduh gibi isimler orada yaÅŸamış ve daha sonra İslam dünyasının sınırlarını aşıp tüm dünyada etkin örgütlenmeler üreten İhvan hareketi Mısır kökenlidir. Nasır tüm siyasal bilincin izlerini takip ederek yaÅŸanan tartışmaların içine doÄŸmuÅŸ ama aynı zamanda doÄŸu halkları için her zaman karizmatik önderlik potansiyeli taşıyan “askeri” üniforması hep üzerindedir.

Nasır’ın millileÅŸme hamleleri ve diÄŸer Afrika ve Arap ülkeleri ile kurduÄŸu bürokratik ve ekonomik iliÅŸkiler baÅŸta İngiltere ve İsrail olmak üzere birçok ülke için tehlike ya da umut anlamı taşıyordu. Nihayet tüm bu süreçlerin sonunda 1967 yılında ortaya çıkan savaÅŸ ve Arap dünyasının İsrail karşısında aldığı ağır yenilgi OrtadoÄŸu’da ciddi bir travma yaratacaktı. Nasır’ın İhvan’ın Seyyid Kutub baÅŸta olmak üzere bazı sembol isimlerini idam etmesi ve İhvan hareketini bastıran politikalar üretmesi batı karşıtlığı ve kapitalizm karşıtlığı üzerinden taÅŸrada ve kentin çeperlerinde yoksul mahallelerde örgütlenen İslamcı yapıların daha da yer altına inmesine neden olmuÅŸtu. Nihayetinde İsrail yenilgisi Efgani ve Abduh’tan itibaren gelen ıslah merkezli söylemi daha radikal silahlı bir mücadele sürecine itecekti. Elbette silahlı mücadeleyi merkeze alan selefi hareketler için Efgani, Abduh veya Kutub makbul kimseler deÄŸildi. Modernist kabul edilen bu isimler tekfir ediliyordu lakin yine de onların açtığı çığır bir mücadele azmi doÄŸurmuÅŸtu. İhvan hareketinin sosyal dokuyu dönüştürme amaçlı yaptığı ders halkaları veya hastane, okul gibi toplumsal yapıya ücretsiz hizmet veren yapılar kurması radikalleÅŸme eÄŸilimi yaÅŸayan guruplar için anlamsız görünüyordu. Çünkü ana odak devletti ve onu ele geçirip tepeden aÅŸağı doÄŸru hegemonik bir ‘ıslah’ çabası ancak sonuç verebilirdi. Bu anlamda Mısır’ın İsrail ve ABD baÅŸta olmak üzere batılı devletlerle iliÅŸki kurmasını önceleyen Enver Sedat, Yom Kippur Savaşı’nın 8. Yılına özel düzenlenen resmi geçit sırasında Halid el-İslambuli ve arkadaÅŸlarının düzenlediÄŸi suikast sonucu öldürüldü. 1967 İsrail yenilgisinin yarattığı sosyal, siyasal ve hatta ekonomik travma ilk defa bu düzeyde bir eylemlilik ortaya çıkarmıştı.

1967 savaşına kadar silahlı eylemleri bir çözüm olarak tartışan çeÅŸitli gruplar için bu suikast müthiÅŸ bir motivasyon yaratmıştı. Daha sonra birçok yerde ortaya çıkan gruplar sansasyonel eylemlerle ‘İslami nizam’a giden yolun taÅŸlarını dizmek istiyorlardı. İran devrimi Åžii dünya içinde yürüyen mücadelenin bir sonucuydu. Bu devrim Türkiye İslamcılığında ciddi bir heyecan yaratmışsa da Arap SünniliÄŸi için hep mesafeli karşılanmıştır. Bu tavrın tarihsel ve teolojik kökenleri olduÄŸu gibi Arap milliyetçiliÄŸinin ürettiÄŸi merkezilik algısına vereceÄŸi zararda etkili olmuÅŸtur denilebilir. Çünkü Türk tipi SünniliÄŸin İran ÅžiiliÄŸi ile iliÅŸki kurma potansiyeli daha fazladır. Türkiye’nin tarihsel yapısı devletin direk etkin olduÄŸu kamusallığın dışında İran toplumu ile iliÅŸki kurmayı becerebilmiÅŸtir. Bu durumun ortaya çıkmasında Türk tipi dindarlığı inÅŸa eden tarihsel sebepler ve coÄŸrafi ÅŸekilleniÅŸ belirleyici olmuÅŸtur. Sünni Arap dünyanın coÄŸrafi ve sosyolojik olarak kısmen dışında kalması, halifeliÄŸe sahip olmak gibi hayati tartışmaların neredeyse hicri 900. yıla kadar uzağında olması ve yeni dünyanın ağırlık merkezi olan Avrupa ile yakınlığından kaynaklı “gavur”la temasın yarattığı yeni tartışmalar vs. gibi sebepler buraya gerekçe gösterilebilir.

Üstteki sosyolojik durum sadece İslam dünyasının “ötekisi” olan Åžiiler için geçerli deÄŸildir. Anadolu coÄŸrafyasında yaÅŸayan Müslüman ya da diÄŸer azınlıklarla da tarihsel süreçte iyi-kötü, ağır-aksak birlikte yaÅŸama kültürü üretilebilmiÅŸtir. Zaman zaman ortaya çıkan gerilimler derinlemesine incelendiÄŸinde devlet politikalarının sonucu olduÄŸu görülecektir. Her ne kadar İmparatorluklar modern devletler gibi etnik ayrıştırma yoluyla gerilim yaratmasa da dini ya da dil/ırk temelli azınlık politikası ile çeÅŸitli düzeyde gerilimleri hep beslemiÅŸlerdir. Fakat yine de modern öncesi devletlerin himayesinde olan en ücra köylere kadar bugün ki gibi bir kontrol mekanizması kurduÄŸunu söyleyemeyiz. Haliyle halkın kendi arasında iÅŸleyen yazılı olmayan hukuk devletin yasalarının çoÄŸu zaman önündedir. Bu durumun yarattığı iliÅŸki biçimi Türk tipi SünniliÄŸin daha esnek sınırlara sahip olduÄŸunu gösterir.

Mısır’ın önce İslamcılık sonra Baas etkisiyle İslam dünyasının emperyalizm ile mücadelede merkezi bir role bürünmesi Arap SünniliÄŸinin dünyada ana eÄŸilim olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Haliyle son 50 yılda Avrupa ya da Amerika’da Müslüman olan kiÅŸilerin direkt ifade etsinler ya da ifade etmesinler Sünni paradigma içerisinde intisab ettikleri görülecektir. Tarih boyunca Müslümanlar arasında merkezi figür olarak teolojiyi inÅŸa eden SünniliÄŸin son 50 yılda dünyada siyasal süreçleri de etkileyen bir yapıya dönüştüğüne ÅŸahit olduk. Elbette bunun nüfusa ve yoksulluk, savaÅŸ gibi nedenlerle ortaya çıkan göçle oldukça ciddi bir iliÅŸkisi var. Tarih boyunca Müslüman topluluÄŸun azınlığı olarak kalan Åžii’lerin birbirine daha çok baÄŸlı olması ve daha az göç etmesi de Sünni paradigmanın ana eksen olarak ortaya çıkmasına etkisi görülmelidir. Daha küçük ve baskıya maruz kalmış toplulukların kentlerde getto inÅŸa etmesi gibi azınlık topluluklarda belirli coÄŸrafyaları merkez haline getirip belirli bir çerçevede yaÅŸamayı tercih ederler. İran halkının son yüz yılda en yoÄŸun göçünün devrim sonrası seküler kaygı yaÅŸayan küçük bir nüfusla sınırlı olduÄŸu görülecektir. Son savaÅŸ da dahil olmak üzere İran toplumun göç vermemesi bu “getto” yaÅŸam biçiminin sonucu olarak okunabilir.

Son 50-60 yılda ana akım Müslüman toplumun Sünni olmasında tüm tarihsel etkilerle birlikte batı ile mücadelenin merkezi yani ön cephe olması ile ciddi manada iliÅŸkisi kurulabilir. Bu durum İran ile Amerika-İsrail bloÄŸu arasında ortaya çıkan savaÅŸla tersine dönebilir. Çünkü son üç yıldır Gazze’de yaÅŸanan soykırımda İran’ın Hamas’a lojistik desteÄŸi ve bunun İsrail tarafından sıkça dile getirilmesi İran’ın geniÅŸleyen ağını ortaya koymuÅŸtu. Hizbullah zaten Åžii bir organizasyon olarak İran’dan destek görmesi bir yayılmacılık olarak görülmeyebilir. Zira Lübnan Åžii nüfusunun büyük oranda İran’ın kontrolünde olduÄŸu biliniyordu. Fakat ilk defa Sünni bir örgüt üstelik son 100 yıllık İslamcı direniÅŸi temsil eden İhvan hareketinin bir kolunun İran tarafından desteklenmesi Åžii dünyanın ana eksene kaymasını güçlendirebilir. Böyle bir durumda ÅŸaşırtıcı olan ÅŸey Åžii mezhebinin etkinlik alanının artmasının Arap tipi SünniliÄŸin politik alanını daraltıp Türk tipi SünniliÄŸin etki alanını arttırması olacaktır. Yukarıda belirtilen tarihsel yakınlığın etkisi ve Arap SünniliÄŸinin son 50 yılda çeÅŸitli radikal hareketlerle fazlaca kriminalize edilmesi Türk SünniliÄŸinin kültürel yapısının daha geniÅŸ alana yayılmasını tetikleyecektir. Ayrıca ÅžiiliÄŸin aşırı mistik yapısı ve teoloji içinde üretilen mitolojik söylemlerinin güçlü olması sık sık ÅŸaman kültüründen beslendiÄŸi analizlerine muhatap olan Türk dindarlığı ile kesiÅŸim noktaları üretecektir.

Körfez ülkelerinin “güvenli alan” imajının zedelenmesi ve buraya öbeklenen doÄŸu sermayesinin yeni arayışına Türkiye uzun zamandır yeÅŸil ışık yakıyordu. Türkiye’ye doÄŸru sermaye akışı da bahsedilen SünniliÄŸin ana omurga olarak ortaya çıkmasını kolaylaÅŸtıracaktır.  Türk tipi Sünni topluluÄŸa elbette son 20 yılda iktidar desteÄŸini de alarak muhafazakâr toplum içinde daha sivrilerek klasik Sünni selefi söylem üreten figürler dahil edilemez. Onları daha çok Arap SünniliÄŸinin birer parçası olarak okumak Anadolu’nun kültürel yapısı içinde daha doÄŸru bir konumlandırma olacaktır. Türk SünniliÄŸi kültürel dindarlık içinde sınırları daha esnek bir muhafazakarlık olarak tanımlanabilir. Politik vizyonu ve entelektüel kapasitesi daha dar ama ortak yaÅŸama dürtüsü ile yeni durumlara daha hızlı adapte olabilen bu dindarlığın kültürel formu tarihsel verilerle daha iyi tanımlanacaktır. Son yüzyıl dahil olmak üzere bu dindarlık biçiminin ülke sınırlarını aÅŸan bir entelektüel yetiÅŸtirememesi ve cumhuriyetin kuruluÅŸundan bugüne yaÅŸanan politik travmaların uluslararası siyasi arenada hep sönük kalması üstteki iddiayı güçlendirebilir.

Åžii paradigmanın merkezi rolü oynaması süreç içerisinde Åžii radikalizasyonunu da tetikleyecektir. Radikal örgütlerin kendi nüfus alanlarının olduÄŸu yerlerde daha hızlı ve yapıcı örgütlenme kabiliyeti özellikle Åžii nüfusun kümelendiÄŸi ülkelerde yeni eylemler ortaya çıkarabilir. Özellikle Asya ülkelerinin bu durumdan daha fazla etkileneceÄŸini söyleyebiliriz. ÇeÅŸitli ihtimaller dahilinde nedenler ve sonuçlar çeÅŸitlendirilebilir. Fakat “direniÅŸ ekseni” söylemi ile İslam dünyasının meydan okuma potansiyelinin İran’a kaydığını görmek oldukça mümkün. Elbette Sünni Arap kültürünün son 50 yılda körfezde kurulan küçük proje devletlere entegrasyonu ve Levant bölgesi gibi kültürel merkezlerin savaÅŸ, göç gibi etkenlerle karizmasını ve merkezilik rolünü kaybetmesi de Sünni dünyanın mezhebi yayılmacılığını savunan geleneksel vaizleri için ciddi bir cephe kaybı olarak okunabilir.

 

[*] Ernest Hemingway’in Ã‡anlar Kimin İçin Çalıyor romanından ilhamla

[1] Mansfield, P. (1967). Mısır İhtilali ve Nasır. Çev. Ergün Tuncalı. AkÅŸam Kitap Kulübü

 

https://kritikbakis.com/canlar-bu-defa-kimin-icin-caliyor/

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.