Yazarlar
Doğru Yaşanmadığında Yanlış Normalleşir
İnsana bağlı olumlu ya da olumsuz herhangi bir gelişmeyi tek bir sebebe indirgemek doğru değildir. Bu yaklaşım ne vicdanı rahatlatır ne de gerçeği anlamaya yardımcı olur. Sadece meselenin üzerini örter. Özellikle toplumu derinden etkileyen elim hadiselerde sorumluluğun kişiselleştirilmesi, dönüş ihtimalini de ortadan kaldırır.
Yanlış kurgulanan hiçbir zemine doğru bir hayat inşa edilemez. Çünkü yanlış bir kurguda; yanlış inanç, yanlış niyet, yanlış ilke, yanlış amaç ve yanlış hedef vardır. Dolayısıyla ortada kaybedilmiş bir hayat vardır. İnsan, inandığını sandığı şeye göre şekillenir.
Buradaki en temel problem “ilke” bozukluğudur; yani ahlâk bozulmasıdır. Modern insanın en büyük problemi sadece yönsüzlük değil, ilkesizliktir. Hedefler var. Hayaller var. Başarma arzusu var. Ama o hedefe giderken neye basacağı belli değil.
Oysa insanı şekillendiren şey hedef değil, ilkedir.
Hedef sadece yön gösterir. İlke ise o yolda “nasıl” yürüneceğini belirler.
Ve ilkesiz bir yürüyüş, insanı mutlaka yanlış bir yere götürür.
Bugün yaşadığımız sorunların çoğu bilgisizlikten değil, ilke ve ahlâk mahrumiyetindendir.
“İyilik”, “haklılık” ve “başarı” adına kimse kendini kötü görmüyor. Herkes, kendi yanlışını meşrulaştıracak bir gerekçe bulmuş durumda. İnsan, yanlışını savunmaya başladığında artık sadece hatalı değildir… tehlikelidir.
Çünkü bu savunma, yaptığını düzeltme çabası değil; yaptığını haklı çıkarma çabasıdır. Ve bu hâl, bireysel bir sorun olmaktan çıkar; toplumsal bir felakete dönüşür.
Sorun biziz. Sorun insan…
Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip görünen insanın en büyük problemi, anlamsız ve amaçsız bir hayat yaşamasıdır. Ama aynı insan, sorunun kaynağı olduğu gibi çözümün de başlangıcıdır.
Mesele sadece bir teşhis meselesi değil.
Herkes dışarıya bakıyor: Aileyi, okulu, toplumu, ekonomiyi, siyaseti konuşuyor.
Ama kimse şu soruyu kendine sormuyor:
Ben neyi temsil ediyorum?
Benim dilim neyi inşa ediyor?
Benim tavrım neyi normalleştiriyor?
Benim sessizliğim neyi büyütüyor?
Çünkü bir toplum, önce insanda başlar.
Bir birey değişmeden aile değişmez.
Bir öğretmen değişmeden eğitim değişmez.
Bir insan değişmeden toplum değişmez.
Ve en zor olan da budur:
İnsan, dünyayı değiştirmek ister…
Ama kendini değiştirmekten kaçınır.
Eğer öfkeyi meşrulaştırıyorsa, bir süre sonra öfkenin kendisi olur.
Eğer saygısızlığı tolere ediyorsa, bir süre sonra saygısızlaşır.
Eğer haksızlığı görmezden geliyorsa, bir süre sonra o haksızlığın parçası olur.
Çünkü insan, sadece yaptıklarıyla değil… göz yumduklarıyla da şekillenir.
Bu yüzden mesele artık sadece çocukları kurtarmak değil.
Mesele, insanı yeniden inşa etmektir.
İlkeyi yeniden hatırlamak…
Ölçüyü yeniden kurmak…
Ve en önemlisi, inandığını hayata indirmek…
Çünkü inanç, yaşanmadığında sadece zayıflamaz: Bozulur!
Ve bozulmuş bir inanç, insanı korumaz… yanlışını meşrulaştırır.
Belki de artık en doğru yerden başlamanın zamanı: Kendimizden.
Çünkü bir çocuk, en çok duyduğuna değil… en çok gördüğüne dönüşür.
Ve eğer biz;
Sevgiyi tesis edemiyorsak,
Saygıyı geliştiremiyorsak,
Sabrı kuşanamıyorsak,
Öfkemizi kontrol edemiyorsak,
Dilimizi terbiye edemiyorsak,
Adaleti gözetmiyorsak,
Kanaati kuşanamıyorsak,
Merhameti yaşatmıyorsak…
O çocuklardan bunları bekleyemeyiz.
Doğru yaşanmadığında yanlış sadece çoğalmaz, normalleşir.
Ve bir gün…
Kimse yaptığına “yanlış” demez.
Herkes yaptığını “gerekli” görür.
Bir toplum için en büyük tehlike budur:
İnsanın kaybolması değil… kaybolduğunu inkâr etmesi.
İşte tam da bu yüzden bu mesele;
Bir çocuk meselesi değil.
Bir güvenlik meselesi değil.
Sadece bir eğitim meselesi de değil.
Bu…
Meselenin insan olduğunu fark edip; niyeti, ilkeyi, amacı ve hedefi yeniden gözden geçirme meselesidir.
Acıdan anlam çıkarma meselesidir.
Ve o anlam…
Hakikatin kendisidir.
Onu ise ancak vahiy inşa eder.
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.