Sosyal Medya

Makale

İnsanın Dört Hali

İnsan çoÄŸu zaman kendini, “bilen bir varlık” olarak tarif eder. Oysaki hakikat daha serttir. İnsan bildiÄŸini zannedebilen, bildiÄŸini taşıyamayabilen, taşıdığını yanlış yere kullanabilen ve nadiren de olsa bildiÄŸiyle özdeÅŸ bir varlığa dönüşen bir yaratılmıştır.

Bu yüzden insanı anlamak için “ne biliyor?” sorusu yetersizdir. Asıl soru ÅŸudur: 

Bilgi, insanda hangi forma dönüşüyor ve ne iÅŸe yarıyor? 

Zan mı? Söz mü? Fiil mi? Yoksa şahsiyet mi?
Bu dört form, insanın dört mertebesini doğurur.
Bilmeyenler, bilenler, yapabilenler ve olabilenler.
Fakat bu basit bir sınıflandırma değil; bir hakikat sınavıdır.

Bilmeyenler bu kategorinin en tehlikeli formudur.
Cehalet, sanıldığı gibi adi bir boşluk değildir.
Boşluk, doldurulabilir. Fakat cehaletin en tehlikeli hâli, yanlışlarla dolu olmaktır. Bu insanlar bilmezler; fakat bilmediklerini de bilmezler. Daha kötüsü, bilmedikleri şeyi yani boşluğu dolduran cürufları bilgi gibi taşırlar.

Onların zihni; parçaları bütün zanneden, zanları hakikat yerine koyan, duyduklarını ölçü sanan bir yapıdadır. Bu yüzden konuşmaları, bilgi üretmez; gürültü üretir ve hakikat açısından en kritik kırılma burada oluşur. Hakikatin düşmanı çoğu zaman yalan değil; yanlışın doğru gibi konuşulmasıdır.

Bakara Suresi 78 “Onların arasında kitabı bilmeyen cahiller vardır. Bildikleri sadece kendilerine anlatılan asılsız kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.”

Bu tipoloji; duyduklarını ve kanaati delilin yerine koyar; cesareti ehliyet zanneder; konuşmayı bilmekle karıştırır. Fakat asıl tehlike şudur; bilmeyen, sadece kendini karanlıkta bırakmaz, etrafını da karartır çünkü hakikat sükûnet ister. Cehalet ise gürültü üretir ve gürültü arttıkça, hakikatin sesi kaybolur.

Bilenlerin olduğu yerde hakikat sorumluluktur. Bilmek, bir ayrıcalık değildir. Bilmek, bir yükümlülüktür. Çünkü hakikat bilgisi, insanı özgürleştirmeden önce onu sorumlu kılar.

Bu mertebede iki tip insan ortaya çıkar.

Bir tanesi hakikati taşımayan bilenlerdir. Bunlar bilirler, hatta doğru bilirler. Ama bilgi onların hayatına inmez, zihinlerinde ve dillerinde kalır. Bu yüzden, doğruyu tarif ederler ama yaşamazlar, hakikati anlatırlar ama temsil etmezler, analiz ederler ama dönüştürmezler. Onlar için bilgi; bir yaşam ölçüsü değil, zihinsel bir süstür.

Åžuara Suresi 225-226 “Onların her vadide başıboÅŸ dolaÅŸtıklarını ve gerçekte yapmadıkları ÅŸeyleri söylediklerini görmedin mi?”

Bu tipoloji, toplumda çoÄŸu zaman “aydın” olarak görülür. Fakat hakikat açısından eksiktirler. Çünkü hakikat, anlatılmak için deÄŸil; yaÅŸanmak ve taşınmak için vardır.

DiÄŸeri ise hakikati yaÅŸayan bilenlerdir. Bunlar bilginin yükünü ve mesuliyetini kabul edenlerdir. Bilgi, onların sadece dilinde deÄŸil; davranışlarında da görünür. Onlar için bilgi bir iddia deÄŸil, bir ölçüdür; doÄŸru bir fikir deÄŸil, bir yaÅŸam biçimidir.

Bu insanlar hakikati sadece savunmaz, onu temsil ederler; doğruyu sadece söylemezler onu taşırlar; sadece bilmezler, ona dönüşmeye başlarlar. İşte burada kritik bir eşik aşılır; bilmek, yapabilmeye dönüşür ama henüz tamamlanmamıştır. Çünkü yapabilmek, olmak değildir. Doğal ve doğru döngü bilmekle başlar, yapabilmeye ve sonra da olmaya ulaşır.

Yapabilenler için kritik kavşak, gücün ve sapmanın kesiştiği yerdir.

Yapabilmek, insanın dünyaya müdahale edebilme gücüdür. Bu mertebe, etki üretme imkânına sahiptir. Fakat burada en büyük yanılgı ÅŸudur. “Yapabiliyorsam, doÄŸrudur.” Hayır, yapabilmek, sadece güçtür, hakikati garanti etmez.

Bu yüzden yapabilenler ikiye ayrılır:

İlki hakikat referanslı yapabilenlerdir. Bunlar, davranışlarını hakikatle çerçevelemiÅŸ olanlardır. Onların yaptıkları ölçülüdür, Hesap verebilir ve iç tutarlılığa sahiptir. Bu insanlar sadece etkili deÄŸildir; isabetlidir. Yaptıkları ÅŸey; sadece sonuç üretmek deÄŸil,
doğru sonuç üretmektir.

Asr Suresi 2-3 “Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler baÅŸka.”

DiÄŸeri ise yanlış referanslı yapabilenlerdir. Bunlar tarihin en tehlikeli insanlarıdır. Çünkü güçleri vardır, üretirler, etki oluÅŸtururlar. Ama referansları hakikat deÄŸildir. Bu yüzden: BaÅŸarıları vardır ama yönleri yoktur, etkileri vardır ama hikmetleri yoktur, güçleri vardır ama adaletleri yoktur. 

Ve en kritik gerçek; yanlış referansın, yüksek kapasite ile birleşiminden, sistematik sapma doğar. Bu insanlar dünyayı değiştirebilir. Ama doğruya değil, sapkınlık istikametine doğru değiştirirler.

Olabilenler ise insanın fıtri aslına dönüştüğü yerdedirler. Olmak… İnsanın en nadir ulaÅŸtığı mertebedir. Bu artık sadece davranış üretmek deÄŸildir. Bu, davranışın tabiat hâline gelmesidir. Artık insan doÄŸruyu yapmak için çabalamaz, doÄŸru, ondan doÄŸal olarak çıkar. Çünkü yapmak, dışsal bir eylemdir, olmak içsel bir inÅŸadır.

Fecr Suresi 27-29 “Ey mutmain (tatmin bulmuÅŸ) nefis, Râzı edici ve râzı edilmiÅŸ olarak Rabbine dön! Artık kullarımın arasına gir.”

Vakıa Suresi 10-11 “Ve o sâbikunlar da sâbikunlardır! (Öncüler) Ä°ÅŸte, onlar (Allâh'a) yaklaÅŸtırılanlardır.”

Bu mertebede insan iki yoldan birine kesin olarak yerleÅŸir:

Hakikatle olanlar; bilgiyi davranışa, davranışı ahlak ve şahsiyete dönüştürmüş olanlardır. Onlar da iç ile dış uyumludur, söz ile hâl arasında mesafe yoktur, güzel ve yüksek ahlak bir tercih değil, bir tabiat hâlidir.

Bu insanlar, hakikati anlatmazlar, hakikat, onlarda tezahür eder.

Sapmayı tercih edenler de "olmuÅŸ olabilirler” Bunlar; kibre, bencilliÄŸe, pragmatizme, güce, menfaate, ham ve azgın bir nefse sahip olmuÅŸlardır.

Onlar da tutarlıdır. Ama bu tutarlılık; hakikate deÄŸil, sapmaya sadakattir. Bu yüzden en sert soru burada ortaya çıkar. 

Her “olmuÅŸluk”, deÄŸerli midir? Hayır. Asıl mesele, neye dönüştüğüdür.

İnsanın gerçek yolculuÄŸu ÅŸu dört mertebe arasında dolaşır:
Bilmeyenler, zan üretirler.
Bilenler, hakikati görürler.
Yapanlar, dünyaya müdahale ederler.
Olanlar ise hakikatin kendisine dönüşürler.

Fakat bu bir ilerleme garantisi değildir, çünkü bilgi davranışa dönüşmezse, yük olur. Davranış hakikate dayanmazsa, sapma olur. Sapma süreklilik kazanırsa, karakter olur. Ve ahlak ve karakter insanın hayatını yazar.

İnsan kendine şunları sormadıkça bu yolculuk başlamaz.
BildiÄŸim ÅŸey hakikat mi, yoksa bana ait zanni bir kurgu mu?
Bildiğimle yaşıyor muyum, yoksa sadece konuşuyor muyum?
Yaptığım şey doğru mu, yoksa sadece mümkün bir rutin mi?
Ve en sarsıcı olanı; ben oluyorum ve neye dönüşüyorum?

Çünkü insanın asıl meselesi bilgi değildir. Meselesi sadece eylem de değildir. İnsanın asıl meselesi; ahsen-u amel işleme sınanması, neyin şahitliğini yaptığı (temsil ettiği) ve hangi hakikatin sureti hâline geldiğidir.

Murat SAYIMLAR

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.