Sosyal Medya

Makale

Saraylar ve Şakşakçılar

Sarayları pek sevemedim.

Oysaki mimariyi, estetiği, taşın dile geldiği o ince kıvrımlara hayranım.

Fakat saray denilen yapılar, estetiğin ötesinde bir şey fısıldar; ihtişam arttıkça insanlık azalır gibi gelir.

Lüks ve şatafatın hâkim olduğu yerlerde; onuru, vicdanı ve merhameti hep mumla aradım.

Parıltı çoktur ama sıcaklık yoktur; ışık vardır ama aydınlık eksiktir.

Duvarlar altınla süslüdür belki, fakat o duvarların ardında duyulmayan bir sessizlik, bastırılmış bir yoksulluk dolaşır durur.

Saraylar ile derin yokluÄŸu hep iç içe gördüm. Bir yanda taÅŸan sofralar, öte yanda taÅŸan açlık… Bir yanda gösteriÅŸli törenler, öte yanda kalabalık iniltiler.

Sarayların olduğu yerde, halk ile idareciler arasında sadece mesafe değil, zamanla büyüyen bir uçurum oluşur. Aynı şehirde yaşanır ama aynı hayata dokunulmaz.

Adalet çok yüzlüdür. Kanunlar vardır ama herkese aynı ağırlıkla düşmez.

Sarayın içindekilerine ayrı, dışındakilerine ayrı işleyen bir terazi vardır. Bu terazi, adaletin değil, imtiyazın göstergesidir.

Güç, hukukun önüne geçtiÄŸinde adalet sessizleÅŸir; suskunluk, en ağır hükme dönüşür…

Saraya girip çıkanları da bir türlü sevemedim.

Sözleri parlak, duruşları kırılgandır çoğunun.

Eğilmek, alışkanlık; susmak, erdem sayılmıştır.

İçlerinde izzet sahibi, dik duran insanlara nadiren rastladım; onlar da ya kenarda kalır ya da kısa sürede kapı dışarı edilir.

Ancak en ağır dram, sarayın dışında yaşanıyor.

Karnı aç, sırtı pek olmayan kitlelerin, kendilerini yoksulluğa mahkûm eden o şatafata hayranlıkla alkış tutmalarını hiçbir zaman anlayamadım.

Ne garip ki alkış tuttukları şey aslında kendi sefaletleriydi.

İnsan bazen en yüksek alkışı, kendisini ezen düzene tutabiliyor demek ki.

Veysel TEPELİ

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.