Yazarlar
Müstağnilik -Kendine Yeterlilik İddiası- ve İnsanın Hakikati
İnsan hangi ilkelere ve prensiplere tabi ise, ona uygun bir duruş sergilemekle yükümlüdür. Bu, iddia ile eylemin örtüşmesi, söz ile fiilin aynı dili konuşması demektir. Kişi, neye ve niçin inandığını derinlemesine idrak eder ve inandığı değerleri tüm benliğiyle kuşanırsa hem itibarı hem de inandırıcılığı artar. Bu, "altı kaval, üstü şişhane" olmama, yani çelişkiler yumağına dönüşmeme erdemidir. Kişinin sahip olduğu rengi her zeminde, her durumda muhafaza etme çabası, onun tutarlılığının ve iradeli duruşunun en açık göstergesidir. Bu yazıda, modern insanın en büyük yanılgılarından biri olan "kendine yeterlilik" (müstağnilik) iddiasını, İslami düşünce sistematiği içinde ve Rabbimizin "el-Ganî" isminin tecellisi bağlamında ele alacak; insanın aslında "fakir" (fakîr) olan yaratılış gerçeğiyle yüzleşmesinin, onu nasıl ahlaki ve ruhi bir olgunluğa taşıyacağını irdeleyeceğiz.
1. Mutlak Zenginlik: El-Ganî ve Müstağnî Olan Yalnızca Allah'tır
"Ganî" kelimesi, zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan, kendi kendine yeten, eşsiz ve benzersiz olan demektir. Rabbimizin esmasından biri olan "el-Ganî", mutlak ve sonsuz bir zenginliği ifade eder. O, tüm âlemlerden müstağnidir; varoluşsal gerçeklik içinde her şey O'na muhtaçtır, fakat O hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu isim, "es-Samed" ismiyle de akrabadır. "Samed", parçalanamaz, bütün, güçsüz düşürülemez ve her türlü ihtiyacı gideren demektir. Rabbimizin zenginliği, sonradan kazanılan veya kaybedilebilen bir zenginlik değildir; O, zatı itibarıyla ve ezelden ebede mutlak Ganî'dir.
Buradan hareketle, "müstağnî" olma vasfının da sadece ve sadece Allah'a ait olduğu hakikatiyle karşılaşırız. İnsan ise, bu mutlaklığın karşısında sınırlı, sonlu ve mukayyet bir varlıktır. Allah için mutlak olan her sıfat (hayat, kudret, zenginlik), insan için belirli bir ölçü ve sınır içinde tecelli eder.
2. İnsanın Yaratılış Gerçeği: "Fakir" Olmak
Yüce Allah, Fâtır Suresi'nin 15. ayetinde insanlığa hitaben şöyle buyurur: "Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaç (fukarâ) olanlarsınız. Allah ise, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ganî) ve her türlü övgüye layık olandır."
Bu ayet, insanın metafizik konumuna dair çarpıcı bir tespittir. Bizler "fukarâ"yız; yani yoksul, çaresiz ve her an Rabbimize muhtaç haldeyiz. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şey –nefes, sağlık, mal, mülk, bilgi– aslında bize verilmiş birer emanettir ve O'nun dilemesiyle varlığını sürdürür. Bizatihi kendimizden kaynaklanan, kalıcı ve mutlak bir zenginliğimiz yoktur. Bu, bir eksiklik değil, yaratılmışlığımızın doğal ve kaçınılmaz bir gerçeğidir. İnsanlar ve tüm varlıklar, birbirine muhtaç olacak şekilde yaratılmıştır. Doktor hastaya, hasta doktora; öğretmen öğrenciye, öğrenci öğretmene muhtaçtır. Bu karşılıklı bağımlılık, kâinattaki ilahi düzenin ve sosyal hayatın temelidir.
3. İnsanın Azgınlaşma Sebebi: Kendini Müstağni Sanması
Alak Suresi'ndeki ayetler, insan psikolojisinin bu temel gerçeği nasıl görmezden geldiğini anlatır: "Hayır! Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için (istağnâ)." (Alak, 6-7)
İnsan, Rabbi karşısındaki fakirliğini unutup, elindeki nimetleri kendi gücü ve becerisiyle elde ettiğini zannettiği, kendini yeterli görmeye başladığı an, azgınlaşmanın eşiğine gelir. Bu "istiğna" hali, yani kendini müstağni addetme yanılgısı, Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim!" (Nâziât, 24) sözünde en uç noktasına ulaşan bir küstahlıktır. Firavun, sorgulanamaz, dokunulamaz ve yargılanamaz olduğunu iddia ederek, ilahlık taslamıştır. Bu, gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesidir; temeldeki bir yanılgı, kişiyi tamamen batıla sürükler.
Modern çağın Firavunları da benzer bir mantıkla hareket eder: "Yerin altında 70 metre inilebiliyoruz", "nükleer başlıklı füzelerimiz var", "silah sanayisinde bir numarayız", "şu kadar altın stokumuz var" gibi maddi güç göstergeleri, onlara kendilerini mutlak güç sahibi, müstağni bir varlık gibi hissettirebilir. Oysa bu, büyük bir yanılgı ve en tehlikeli zaaflardan biridir.
4. Beşer Düzleminde İki Karakter: Şâkir ve Kâfir
İnsanoğlu, kendini müstağni görme yanılgısı karşısında temelde iki farklı karakter sergiler: Şâkir (şükreden) ve Kâfir (nankörlük eden, nimeti örten).
Şâkir (Kanaat ve Sükûnet Ehli): Bu kimse, sahip olduğu her şeyin Allah'tan geldiğinin bilincindedir. Bu bilinç ona "kanaat ahlakı" kazandırır. Kanaat, azla yetinmek değil, sahip olunanı Rabb'inin bir lütfu bilip onun kıymetini bilmek ve O'na şükretmektir. Bu ahlak, kişiye bir "sükûnet" ve "dinginlik" verir. Gösteriş, şatafat, kibir ve bencillikten uzak, sade ve mütevazi bir hayat sürer. Bedevi literatüründeki "zengin" tanımı bu hakikati ne güzel özetler: Çölde kendine yetecek çadırı, suyu ve devesi olan kişi zengindir. Bu tanım, lüks ve israfa değil, asgari ihtiyaçların karşılanmasına ve bir "yeterlilik" duygusuna işaret eder. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Duha Suresi'nde "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" ayetiyle işaret buyurulduğu üzere, maddi bir servetle değil, bir "kanaat ahlakı" ve "şükür bilinci" ile zenginleştirilmesi buna örnektir. Şâkir insan, malın mülkün değil, hizmetin efendisidir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) "Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir" sözü, bu anlayışın özüdür.
Kâfir (Nankör ve Hırs Ehli): Bu kimse ise, nimetin kaynağını görmezden gelir, elindekileri kendi çabasının ürünü zanneder. Bu, onu "muhteris" (aşırı hırslı) ve "müstekbir" (kibirli) bir karaktere sürükler. Muhteris, hırsı uğruna helal-haram tanımaz, hukuk tanımaz, başkalarının hakkını çiğner. Müstekbir ise, kendini herkesten üstün görür, Narsist gibi kendine aşık olur, her şeyin kendi etrafında dönmesini ister. Bu karakter, "istiğna" iddiasının insanda yol açtığı tahribatın sonucudur. Hırs, ağacı içten kemiren bir böcek gibi, insanın iç dünyasını çürütür. Gözün midesi, midenin gözünden daha büyüktür; fiziki kapasite sınırlı olsa da sonsuz bir açgözlülük ve doymazlık başlar. Bu durum, İbrahim Suresi 7. ayette ifade edildiği üzere, nankörlüğün azabı şiddetli kılması gerçeğiyle de uyumludur.
5. Tevhidî Bütünlük ve İslami Düşüncenin Dört Temel Sıfatı
İslami düşünce sistemi, insanın bu çelişkilerden kurtularak tutarlı bir hayat sürmesini sağlayan bütünlüklü bir perspektif sunar. Bu perspektif dört temel sıfatla öne çıkar:
1. Tutarlıdır: Tevhid inancı, hayatın tüm alanlarında bir bütünlük ve uyum öngörür. Yaratan ile yaratılan, insan fıtratı ile kâinat, ruh ile beden arasında bir tenasüp (uygunluk) vardır. "Bismillah" ile başlanan bir sofrada, başlangıç zikir, ortası nimetleri tefekkür, sonu ise şükürdür. Bu, bir bütünlüktür. Diğer bazı beşerî ideolojiler ise tutarsızdır; bir yaratıcıyı kabul edip hayata müdahil olmadığını söylemek gibi çelişkiler barındırır.
2. Anlaşılırdır: İslam, insana "Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Benim vazifem nedir?" sorularına net, mantıklı ve anlaşılır cevaplar verir. Beşerî ideolojilerin çoğunun ölüm ötesi ve ahiret inancı yoktur; "Ot olacaksın" gibi, insan fıtratına ve aklına hitap etmeyen, anlaşılmaz cevaplarla yetinir.
3. Uygulanabilirdir: İslam'ın öngördüğü hayat tarzı, insan fıtratına uygundur. "Bismillah" deyip aldığımız doğal gıdalar, bünyemizle tanışıktır; nerede nasıl kullanılacağını bilir. Bu, bir civata-somun ilişkisi gibi uyumludur. Diğer sistemler ise insan fıtratıyla savaşan, sürdürülebilir olmayan düzenekler sunar. Örneğin, insan fıtratına aykırı eğilimleri "demokratik" addedip normalleştirmek, toplumun devamlılığını tehlikeye atan, uygulanabilir ve sürdürülebilir olmayan bir yaklaşımdır.
4. Sürdürülebilirdir: Yaratılışla, yaratılan arasındaki dengeyi (mîzan) korumayı esas alan İslami yaşam, doğal olarak sürdürülebilirdir. GDO'lu mamuller, kimyasal bileşenler, fıtratla çatışan yaşam tarzları, onkoloji ünitelerini dolduran yeni hastalıklar üretirken; İslam'ın temiz, ölçülü ve doğal olana yönelik prensipleri hem birey hem de toplum sağlığı için sürdürülebilir bir yol haritası çizer.
6. Muvahhit Kimliğin Sıfatları: Hakikate Odaklanmak
Kendini müstağni addetmekten kurtulmuş, Rabbine karşı fakirliğini idrak etmiş bir mümin (muvahhit), belli bir karakter ve ahlak üzere yaşar:
Emanet Şuuru: Sahip olduğu her şeyin geçici bir emanet olduğunu bilir. Mülkiyet iddiasında bulunmaz; "Varlık emaneti, mülkiyet değildir" prensibini benimser. Seküler mantığın odaklandığı "hakimiyet" ve "egemenlik" yerine, "hakikat"e odaklanır. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır.
Velayet Ahlakı: Rekabetin değil, velayetin (dostluk, kardeşlik, yardımlaşma) peşindedir. "Birbirinizin velisi olun" emri gereği, elindekini paylaşır, sıkışana yardım eder. Rekabet ilişkisi şeytanidir, velayet ilişkisi ise rahmanidir.
Ders ve Dert Sahibi Olmak: Derdi olanın dersi, dersi olanın derdi olur. Sürekli bir öğrenme ve hakikati anlama çabası içindedir. Bu, onu İdris (a.s.) gibi bir "müderris" olma yolunda ilerletir.
Fanilik Bilinci: Elinde olan her şeyin (sağlık, mal, eş, dost) bir gün çıkabileceğinin, bunların hepsinin sınırlı ve geçici olduğunun farkındadır. Bu bilinç, ona dünyaya karşı bir kanaat ve sükûnet kazandırır.
Malın Efendisi Olmak: Servetin kölesi değil, efendisidir. Mal onu yönetmez, o malı Allah'ın rızası doğrultusunda yönetir. Bu dünyadan ahirete, malını "sevk eder", yani hayır yollarında harcayarak ebedi yatırım yapar.
İnsanın "kendine yeterlilik" iddiası, Firavuni bir yanılgıdan ibarettir. Hakikat, Fâtır Suresi'nin beyan ettiği gibidir: "Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaç (fukarâ) olanlarsınız. Allah ise, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ganî) ve her türlü övgüye layık olandır."
Bu hakikati kavrayan mümin, iddiası ile eylemini denk düşüren bir duruş sergiler. O, müstağni olma kibri yerine, fakir olma tevazuu kuşanır. Bu tevazu, onu kanaat, şükür, sükûnet ve velayet ahlakına götürür. Elindeki nimetleri bir emanet bilir, onlara mülkiyet iddiasıyla değil, şükran ve sorumluluk bilinciyle yaklaşır. İslam'ın tutarlı, anlaşılır, uygulanabilir ve sürdürülebilir düsturları, ona bu yolda bir rehber olur.
Nihai hedef, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim" buyruğu mucibince, müstağnilik iddiasının yıkıntıları üzerine inşa edilmiş mütevazi, şâkir ve muvahhit bir kimliğe bürünmektir. Rabbimiz, bizleri kendine muhtaç olduğunun idrakinde olan, malın ve mülkün değil hizmetin efendisi olan, iddiası ile eylemi örtüşen kullarından eylesin. Güzel ahlakı tamamlanmış bir ömür nasip etsin ve bizi ebedi yurdunda yüzümüzü güldürsün.
Yasin Aydoğan

Henüz yorum yapılmamış.