Sosyal Medya

Yazarlar

İnsan Nedir Bildin mi Sen?

İnsan, sözlüklere göre Arapça “ünsiyet etmek, alışmak” kelimesinden geliyor. Bir başka sözlük “evcilleşmek” tabirini kullanmış. Aslında her ikisi de son tahlilde aynı şeye işaret ediyor olsa da ikincisi bana daha çarpıcı geldi. Bu kabule göre insan; doğuşta “yabani” olarak doğuyor, zamanla ehlileşerek “insan” oluyor demektir. Kavrama, tasavvuf terminolojisi açısından baktığımızda insan hayvanlarla aynı kategori de başlıyor hayata. Doğuşla birlikte sahip olduğu nefsin başlangıç seviyesi olan nefs-i emmâre, tamamen içgüdüsel olarak fiziksel ihtiyaçlarına odaklı bir yaşam formuna işaret ediyor. İnsan, zamanla intisap ettiği ahlaki öğretilerin öğütlerine uyarak mertebe kazanıyor. İnsanın “insan” olma süreci denilen bu yolculuğa eşref-i mahlukat olma serüveni de diyebiliriz.

Batılı biyologlar ise Homo sapiens ve bunun türevleri birtakım adlar vererek düşünen, alet kullanan, sosyalleşen vb. kategoriler adı altında insanı hayvandan ayırmaya çabalıyorlar. Bu ayrım, ahlaki temelden yoksun daha çok biyolojik ve düşünsel temele dayanıyor. Oysa bugün biliyoruz ki hayvanların bazı türleri de kısmen de olsa akıl edebiliyor, alet kullanıyor ve sosyalleşiyor. Dolayısıyla bu adlandırmalar, insan ve hayvan arasındaki ayrımı belirgin bir biçimde ortaya koyan bir tasnif olmaktan uzak.

Günümüz bilim dünyasında da hâkim olan bu düşünce biçimi, yani Batılı zihin tasnifi yani sadece düşünsel yetiler üzerinden insanı tanımlayan bakış açısı, doğası gereği insanın her türlü heves ve hevasının tatminini meşru kabul ediyor. Bu minvalde görece farklı isimlerle bir yaşam felsefesi kuran, ahlakı seküler temellere indirgeyen bakış açısına sahip sosyolojilerde, insanlar ile hayvanlar arasındaki sınırın giderek daha belirsizleştiğine; insan tekinin, alabildiğine haz peşinde ve kendi çıkarlarına odaklanmış olarak zalimleştiğine şahit olmaktayız. Yine tasavvufi terminolojiyle konuşacak olursak eğer insanın sıfır noktasından tersine doğru yani esfeli sâfiline olan yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Buna dair dünyanın bir tarafında açlıkla boğuşanlar dururken, diğer tarafında tokluktan obezite problemiyle uğraşanları, her türlü cinsel eğilimi meşru görüp bunu teşvik edenleri; kendi çıkarları için sudan bahanelerle ülkeleri işgal edip bombalar yağdıranları örnek olarak verebiliriz.

Ben böyle düşüncelere dalmışken İnsan suresine bakmak geldi aklıma. Yüce Yaratıcı, üçüncü ayette şöyle diyor: “Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.”

Buradan anlıyoruz ki insan olmanın birinci şartı, yolda olmaktır. Yola çıkan insan için yol bir intihandır, “insan olma” serüvenidir. Yolun çukuru, yokuşu vardır. Yol terletir, yorar insanı; nefesini tıkar, sonu gelmez sanırsın. Karı vardır, çığı vardır, tıkar önünü, zincir kâr etmez, tırmanamaz, yolda kalırsın. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir, gün olur geçer fırtına, diner tipi, yetişir dağın ardında bekleyenler. Gün olur, bir dağ başında lastiğin patlar, değiştirir devam edersin, tamam vardık menzile derken, diğeri patlar, stepnesiz çaresiz kalırsın geçenin karanlığında. Kuş uçmaz kervan geçmez. Olsun, yine de bilirsin ki sabah olacak. Bir el uzanacak darda kalana. “Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez.” denmiştir. Ancak marifet beklemekte değil, marifet Hızır’ı beklemek iradesine sahip olmaktadır, zira ne zaman geleceği bilinmez, vakte değil vaade ram olmak gerek. Belki de bu kez gelen, Hızır vekili Azrail’dir. Gelene razı olunca insan, yolculuk istikamete doğru olunca gönderenin hatırına, yolunda ölmek de bir istikamet değil midir zaten! Hz. Mevlana’nın devimiyle, “Şeb-i arus, müjdesi olur son nefes, vuslatı bekleyene”.

“İnsan” olma yolana çıkan bilir, yolcuya istikamet gerektir. Menzili mübarek olanın seferi de mübarektir. Lakin bir o kadar da meşakkatle yüklüdür. Her zorluğa sapan kavşakta yol ikiye varır; sağdan giden darlık yokuşu, soldan inen varlık şeridi. “İnsan”a giden eşref-i mahlukat yolu her daim yokuş, her daim kendinden geçme, her daim kardeşini kendi nefsine tercih etme yoludur. İnsandan vazgeçme denen esfel-i sâfilîn yolu, her daim benlik çukuru, her daim yasaksız, kuralsız, şehvet şeridi.

Yola çıkana bir de yoldaş gerek elbet. Lakin yoluna göre yoldaş edinmeli insan. “Kişi dostunun dini üzeredir” denmiştir. Dünya gözü, kalp gözünü kirletir. Başını eğmeli insan çokça, gözüne düşen karanlıktan sakınmalı kalbini. Çünkü kalp kirlendi mi, akıl yolunu şaşırır. Lakin yolun imtihanı bitmez; vardın sanırsın bir tepe daha doğar önünde, oldum sanırsın, olmakla olur en çetin sınavın. Bir gün yoldaş sandığın, sırtını döndüğün, yardımına koştuğun, düştüğünde kaldırdığın, gönlünü bağladığın bir gün bakarsın yeni ve zorlu bir yol kavşağında soldaki yoldan sapıvermiş yokuş aşağı. Elini boş bırakmış, kalbine kor düşürmüş. İnsan, elbisesinden sıyrılmış, gayret kemerinden soyunmuş. İnsanın belki de en zor sınavıdır, dost sandığıyla sınavı. İnsan sandığının insanlıktan sıyrılmasına nasıl dayansın insan! Oysa kadim bilgi bize bunu öğretiyor. İnsan bu yolda ya şükreder ilerler ya da nankörlük eder yolundan sapar.

Nefes aldığımız ve dolayısıyla yolda olduğumuz sürece, yolun meşakkatleri bitmeyecektir. Dolayısıyla bizim elimizden tutacak biri, her daim var olacaktır. Çünkü Rabbimizin vaadidir. "Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır".

Ve üstad M. Akif Ersoy’un ifadesiyle, "Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol"

Mehmet Bulayır

Not: Bu makale, “Muhal ile Mümkün arasında” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM