Sosyal Medya

Yazarlar

İman Mümeyyiz Aklın Meyvesidir

Akıl, insana mahsus bir kuvvettir ki, insan ruhu onunla bilgileri ve idrakleri kazanmaya muktedir olur. Akıl, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt eden bir kuvvettir. Akıl, esasta tutmak, men etmek demektir ve ona insani idrak de denir. Çünkü o, insanı fena ve çirkin olan şeylerden men eder, iyi ve güzel olana yöneltir. Akıl kelimesi, "ıkal" denilen, hayvanların bağlandığı ipten alınmıştır. Deveyi bağladıkları ip gibi ki, o ip deveyi kaçmaktan men ediyor. İşte böylece akıl da sahibini küfür ve inkardan men ediyor ve kötü fikirlerden alıkoyuyor.

Akıl, insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü yaratıcının emanetleri akıl sayesinde kabul edilir, ilahi teklif onunla başlar ve yine akıl sayesindedir ki insan, Rabb’inin kulluğu şerefine nail olur. Kainatta hiçbir şey abes ve boş yere yaratılmış olmadığına göre, insana insanlık vasfını kazandıran yegane cevher olan aklın da elbette çok mühim bir görevi ve icra etmesi gereken fonksiyonu vardır.

Aklın ilk görevi, Allah’ı tanımak, bilmek ve O’na iman etmektir. Aklın görevi, Allah’ın Kur’an’da bildirdiğini, peygamber ile gönderdiğini idrak ve kabul etmektir. "Ahiret yurdu muttakiler için daha hayırlıdır, aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Araf, 7/123). Kur’an’da aklın idrakine şunlar da sunulur: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, Allah’ın gökten su indirip onunla ölmüş yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, aklı olan bir toplum için deliller vardır." (Bakara, 2/164). Allah, insana her türlü ayetlerini, insanların akletmesi ve onlardan ibret alması için bildirir.

Yine Kur’an’da: "Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Bakara, 2/44). Aklın görevi, Kur’an’ı okuyup anladıktan sonra başkasına iyiliği emrederken kendini unutmamaktır. Aklın görevi, kötülükten sakınmaktır. Devenin bukağısına "akıl" denmiştir. Çünkü kaçmaktan korur. Akıl da insanı yanlış ve fena yola gitmekten korur.

Aklın mükellefiyeti, dünyayı hakkıyla anlamaktır. Çünkü ilahi kelamda da insana "Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttakiler için elbette ahiret yurdu daha iyidir." (Enam, 6/32) buyurulur. Sonra da "Aklınızı kullanmıyor musunuz?" diye sorulur. O halde akla düşen, dünyaya tapmamak ve ahireti unutmamaktır.

İnsan aklından, şu önemli emri de kavrayıp ona göre hareket etmesi istenir: "Ey müminler, müminlerden başkasını dost edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri kin ise daha büyüktür. Eğer aklederseniz, size ayetleri böyle açıkladık." (Ali İmran, 3/118).

Akıl, hep tevhide, Allah’ın birliğini anlamaya yöneltir. Akla düşen, insanı bu hakikatlere sevk etmektir. Akla havale edilen, dünyayı ahiret için bir vasıta haline getirmesi, onu din için kullanmasıdır. "Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve devamlıdır. Hala aklınızı kullanmaz mısınız?" (Kasas, 28/60). İşte bununla onun arasındaki, yani fani olan ile ebedi olan arasındaki farkı sezebilmek için her ikisinin mahiyetini anlayabilen bir akla ihtiyaç vardır. "Andolsun ki size içinde öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hala akıl erdiremiyor musunuz?" (Enbiya, 21/10).

Kur’an-ı Mübin, dünyaperestlere, mal ve mülk ile mağrur olanlara, dünyanın basit metalarına üşüşüp onları kapışanlara, "Takva sahipleri için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?" şeklinde hitap ediyor. Çünkü onlarda arzu ve hevesler yerine akıl hakim olsaydı, ilim adını verdikleri cehalet yerine onu ortadan kaldıracak gerçek bilgi hakim olsaydı, şüphesiz ki ahiret yurdu onların yanında bu dünyanın geçici metalarından daha iyi olurdu.

Allah, aklı imtihana çekeceği kullarına kendisi için bir hüccet olsun diye koymuştur. Bu bakımdan akıllı kimseler için layık olan, bu alemde Allah’ın gözetimi altında olduğunu, ölümün ve hesabın, cennet ve cehennemin önünde olduğunu düşünerek kendisine yararlı olanı almak, zararlı olanı terk etmektir.

İman, mümeyyiz aklın meyvesidir.İmanda karar kılan, şüpheleri atan, hevayı ve batılı bırakan akıl, gaye ve hedefini iyi tayin etmiş demektir. Çünkü memuriyeti ve yaratılış gayesi budur. Küfür ve delalet, ancak akıl kullanmamanın eseridir. Kur’an-ı Kerim’de küfürde kalışlarını "akılsızlıklarına" bağlayan kafirlere ait şöyle bir tablo çizilir: "Rabb’lerini inkar edenler cehenneme atıldıktan sonra cehennemin bekçileri onlara soracak: 'Size bir uyarıcı peygamber gelmedi mi?' Şöyle cevap verecekler: 'Evet, bize bir peygamber geldi ama biz yalanladık. İnkar ettik ve Allah hiçbir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir yanlışlık içindesiniz dedik.' O cehennemlikler sözlerine şöyle devam ederler: 'Eğer biz o peygamberleri dinleseydik veya aklımızı kullansaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık.' (Mülk, 67/8-10).

Düşünen, duyan insan kendisini böyle kötü bir yere atmaz. O basiretsiz insanların yaptığı gibi inkara yeltenmez. Bunlar gibi peygamberleri sapıklıkla itham etmez. Bunlar inkarlarında hiçbir delile dayanmamaktadır. Ama yine de inkar ederek Allah’ın doğru peygamberlerini itham etmektedirler. "Allah size bir şey indirmiş değildir" gibi sözler sarf etmektedirler. Böylece günahlarını itiraf ederler.

Kur’an’ın teklifiyle akıl şunları da kavramalıdır: "Allah’u Teala, 'Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, bu dosdoğru bir yoldur. O sizden pek çok kimseyi delalete düşürmüştür. Bunları idrak edecek aklınız yok mu?' Yani Rabb’inize emrettiği şeylerde muhalefet etmenizin ve size düşman olan şeytana uymanızın fenalığını kavrayacak aklınız yok mu? Eğer bunları kabul edemiyorsanız, elbette akıldan mahrumsunuz diye insana hitapta bulunuyor. Tüm emirler, ayetler aklın güzelce kullanılması için insana yöneliktir. Aklın kötü kullanılması ise küfre ve delalete razı olmaktır.

Hz. İbrahim (a.s.)’ın "Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza" dediği putçu kavim (Enbiya, 21/67), aklını kullanmayan bir kavim idi. Onun için şirk içinde bulunuyorlardı. Hz. Hud (a.s.)’ın "Hala akıllanmayacak mısınız?" diye hitap ettiği kavmi, ona karşı "Ey Hud, sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünde tanrılarımızı bırakacak değiliz, sana inanmayacağız" (Hud, 11/51) dediler.

Akıl aslında iman için yaratılmıştı. Fakat bunların akılları küfrü seçti. Çünkü bunların akılları hevalarına tabi idi.

İslam’ın Muhatabı Akıl Sahipleridir:

İslam’ın muhatabı akıl sahipleridir. Deli için muhataplık söz konusu değildir. Aklı olan içindir bütün hitap. Akıllı olup da akletmeyenler içinde Allah, "Onlar davarlar gibidir" buyuruyor. Zira hayvanlar içinde koyunlar (davar) kadar beyinsizi yoktur. Dikkat edelim, hiçbir hayvan ya da sürüsünde, koyun sürülerindeki özellikler yoktur. Bir koca sürü içinden birisi ürküp kaçsa, hemen sürü önündekinin kuyruğuna başını dayayarak onun arkasından nereye gittiğini düşünmeden akar gider, uçuruma doğru… Koca bir sürü telef olur gider. Zira insanlarda önlerindeki ileri gelenlerinin gittikleri yolda gitmeyi, koyunlar gibi hep tercih edegelmişlerdir ve akletmeyenlerden olmuşlardır. Bu sebeple davarlar gibi vasıflandırmışlardır.

İnsanın aklı yoksa neyinin değeri vardır? Dininin mi? Malının mı? Canının mı? Irzının mı? Hiçbirinin değeri yoktur. Aklı olduğu halde onu kullanmayanın, aklını gerçekleri kavramak ve gereğince kullanmadığı için kendisine akıl verilenlerden olmadığı görünümünü arz edenler, bu halleriyle Allah’a isyan ediyor değiller midir? Onun verdiğini bir bakıma inkar ediyor konumda değiller midir? Aklını kullanmayıp başkalarına teslim edenler, orada azaba uğratılacaklardır. Akıl kimseye teslim edilmemeli. Kitap ve sünneti, eşyanın tabiatını, Allah’ın yarattığı kainatı ve içindekileri düşünmeye, işin gerçeğine uygun sonuçlar çıkarmaya, kainatın Rabb’ine nasıl kulluk edileceğine dair sonuçlar çıkarmalıdır. Aklını şeyhe, efendiye, ağabeye, lidere teslim edenler bilmelidirler ki Allah katında mesul tutulacaklardır.

Müslüman Eleştireldir:

Eleştirmek, istişare enginliğinde uyumlu bir yapıyı oluşturmak, var olan uyumu pekiştirmek, yanlışları ayıklamak, eksiklikleri tamamlamak, düşünsel donukluğu aşabilmek ve ortak akla ulaşabilmek için… Eleştirmek, yerinde ve zamanında, teslimiyetçi bir uzlaşmayı reddedip eleştirel uzlaşmayı tercih etmek, defineci bir mantık sahibi olmak, altının değerini bilip tenekeyi bırakmak… Süpürgeci bir mantığa sahip olmamak, yanlışın yerine neyin ikame edileceğini belirtmek… Eleştirmeyi, emr-i bil maruf nehy-i anil münkerin bir gereği olarak yapmak… Eleştirirken merhametli ve ölçüyü elden bırakmamak. Şunu unutmamak lazım ki herkes yanlış yapabilir, ancak ismet sıfatına sadece peygamberler sahiptir. İnsanlar yanlış anlayabilirler, etrafındaki insanlara yanlış telkinde bulunabilirler. "Biz liderlerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar" (Ahzab, 33/67) savunmasının yapılacağı gün gelmeden önce, bütün bilinenlerin, sunulanların, anlatılanların, yazılanların vahyin süzgecinden geçirilmesi gerek. Yapılan eleştirilere Müslüman ahlakıyla cevap vererek…

Aklımızı kullanarak eleştirmek. Yanlışı eleştirmemek, o yanlışın devamına rıza göstermektir. Yanlış olan şey zulüm, haksızlık olabileceği gibi ifrat, tefrit, bidat, hurafe de olabilir. İnsanları her halükarda uyarmak, Allah’tan başka ilah, İslam’dan başka din edinmemelerini öğütlemek, onların hidayete erişmeleri için çaba sarf etmek gerekir. Müslümanların her şeyden önce farklı bakış açıları yakalaması, çok tefekkür etmeleri, değişik çıkış yollarının olabileceğine inanması, hep aynı yöntemlerle hep aynı yanlışa düşmenin burukluğunu yaşamaması gerekir. Ama maalesef şu anda eleştirel tutum hiç söz konusu değil. Özgür değerlendirme yapabilme ortamını oluşturmamız lazım. Sormak, sorgulamak suretiyle başka pencereler açmamız lazım hayata…

Başka ufuklar açmalı, hep diri kalmak için. Buharlaşmamak, yosun tutmamak, bir nehir gibi sürekli akmak için sorgulamak, analitik bir mantığa sahip olmak için…

Bu eleştirel tutumu kuşanabilmek için iyice özümsenmiş İslami fikri dayanak ve özgürce değerlendirme yeteneğine sahip olmak gerekir.

Velhasıl, İslam akla büyük önem vermiş, imana akıl ve tefekkür yoluyla ulaşmamızı istemiştir. Vahye teslim olmak, aklı dışlamak, onu devreden çıkarmak değildir. Akıl, kendi idrak alanı olan müşahede, tecrübe ve fenomenler dünyasında tek söz sahibidir. Tabiat, tecrübi akılla kavranacaktır. Tabiat ayetleri, insanların ibret duygularını harekete geçirmek, Allah’ın nimetlerini anlamalarını sağlamak ve onları tefekküre, düşünmeye teşvik etmek içindir. Bu tür ayetler hiçbir zaman tabiat bilimleri ile ilgili doğmalar değildir. İslam bütünüyle makul bir dindir. Vahiy ve akıl uyum içindedir. Bu uyumu ortadan kaldıran her ikisinin de tabiatı değildir. Bu uyumsuzluk, insanın zaaflarından kaynaklanmaktadır. Çünkü vahyi indirdiği hedeften saptıran, aklı belli maksatlar için kullanan insanlardır. Akıl, dini tanımak ve onun Allah’tan geldiğini anlamak için onun delillerini inceler. Aklın insanoğlu tarafından yanlış amaçlar için kullanılması, şehevi arzulara alet edilmesi sebebiyle ona bir teklif ve yol gösterici olarak vahiy lazım olmuştur. Keza fenomenler dışına aklın ulaşması da mümkün değildir. Gayb aleminin bilgisine ulaşmak ancak vahiyle mümkündür. Gayb alemi, insan sezgisiyle hissedilebilir. İmanı bu duygularla güçlendirir. Ancak sezgi alemi açıklamada bir araç olarak kullanılmamalıdır. Çünkü aklın geçerli olduğu alemi kavramanın yolu sadece ve sadece tecrübi akıldır.

Akletmek Allah’ın Emridir:

Akıl ve iman ikiz kardeştirler. Allah birini öteki olmadan kabul etmez. Her şey akla muhtaç, akıl da eğitime, vahyin terbiyesinden geçmeye… Akıllarındaki sapma, insan ile vahyin arasındaki bağın kopmasındandır. Zira Kur’an, fertlerin akıllarını, nefislerini ıslah ederek bir arada olma, aynı safta yer alma, ümmet bilincini onlarda yeniden diriltebilir.

Kur’an üç bilgi aracından bahseder: Göz, kulak, kalp. Akıl, Kur’an’i tanıma göre kalbin türevidir. Bundan dolayı birçok İslam düşünürü, aklı kalpte ve ruhta bulunan manevi bir nur şeklinde tanımlamışlardır. Bu bilgi yolları, hiyerarşik bir mertebeden çok, hakikatin bilgisini elde etme çabalarında biri diğerini içine alan iç içe dairelere benzer. Hepsi aklın alanında birleşiyor.

Kur’an’da sık sık anılan akletmek, neden ile sonuç ilişkisidir. Eser ile eser sahibi arasındaki ilgiyi, nedenselliği ifade eder. Akıl, hakikate ulaşma yeteneğine sahip olan en büyük araçtır. Eserden müessire gidilebileceği gibi, aksine bir yolla müessirden esere veya iki eser arasındaki temel ilişkinin kavranmasında gidilebilir. Sonuçta akıl, duyulabilir alandan duyulamaz alanın varlığını keşfeder. Bu kuşkusuz bir intikal olayı ile gerçekleşebilir. Bunların akıl ile bağlantıları önemli.

İslam ahlakının dinamikleri şunlardır: Hür bir akıl (mümeyyiz akıl), diri bir kalp, sarsılmaz irade, güzel eylemler. Akıl ile düşünce, eylem birliği şart.

İslam düşünce sistemi, sade bir ideoloji olarak algılanmaya başlandığı günden beri iki yakamız bir araya gelmedi. Bunun sonucu sabırsızlık, ahlaksızlık, hırçınlık, stres, bunalım, çözülme, buharlaşma, fikri kabızlık gibi hastalıklar bu ümmete tebelleş oldu. Hiçbir haz alınmayan bir din gibi algılanmaya başlandı. Ortaya akletmeyen adam yokluğu girdi… İnsan kıtlığı… Modern kuşatmaya karşı direnişimizi yükseltemedik. Direniş bilinçtir, bu da akılla olur. Elimizin altındaki insanları akıldan arındırmayalım, bir kuzu rolüne indirgemeyelim.

İslam’ın birinci özelliği, akla hakim bir din olmasıdır. Aklın mantığına saygı duyan, imanı doğru düşünce ve derin görüş üzerine bina eder. Bu vasıtalar sağlanmayan akılda gerilik ve kusurlar meydana gelir (Dini, imanı ciddiye almaz, dini daraltmak gibi kusurlar). Ortaya aklı olup dini olmayanlar, dindar olup akılsız olanlar gibi insanlar çıkabilir. Dindar görünen çok sayıda insanın derin düşünceden ve anlayış genişliğinden fakir olmalarını söylemekle üzülüyoruz. Akletmeyen nefs, muhasebesinde münafıklık yapar. Bu münafıklık kişiyi tövbekar yapmaz. Akletmeyen, Allah’a dönüş teslimiyetinden uzaklaşmış olur.

Akletmeyen, hakikat merkezli bir bilgi elde edemez. Faydasız ilimden Allah’a sığınırım demez. Aklın rütbesi işindedir…

Aklın hakimiyeti ve basiretiyle duyguların sapmalarını gemlememiz lazım. Duyguların alemiyle akılların ışıklarını yakalım. Hayalin realiteden ve hakikatten ayrılmasına izin vermeyelim. Yakini bir bilgiye, sağlam imana ve üstün bir takvaya sahip olan seçkin insanlar, Kur’an’ın ve varlık dünyasının ayetleri üzerinde araştırma yapıp tefekkür, tezekkür, tedebbür ederek akıl güçleri sayesinde hakikatin bilgisini arayacak, böylelikle kalbin nuru olan aklın kılavuzluğunda ilahi muradı, Kur’an’ın hikmetini ve tabiatın sırlarını keşfetmeye çıkacaktır. Rabb’im bizleri ulul elbab olanlardan kılsın… Gençlerimize şunu özellikle hatırlatmak isterim: Şeyhler, üstatlar, hocalar, abiler, efendiler vesaire aklınıza, düşüncenize, tefekkürünüze, ufkunuza barikatlar kurmasın, kurdurtmayın… Akledin, sorgulayın, derinlikli düşünün, ufkunuz geniş olsun… Evrensel düşünün, düşüncenizi Kur’an’ın onayından geçirin vesselam.


BÜNYAMİN DOĞRUER

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM