Sosyal Medya

Makale

Ganimet Peşinde Koşmanın Hükmü

Kuşkusuz herhangi bir surenin kendi iç bütünlüğü ve bunu ortaya çıkaran bağlamı bilinmeden, surede yer verilen herhangi bir kavram veya konu ile o kavram ve konunun Kur’an’da geçtiği diğer yerler (yani, Kur’an bütünü) arasında kurulacak ilişkiler akim kalır. O hâlde kelime ve kavramların birbirleriyle ilişkilendirilmelerinden daha önce kendi bulundukları yerde ifade ettikleri anlam, doğru bir şekilde ortaya çıkarılmalıdır. (1) Bu anlamda bir kavramın içeriği genişleyip daralabilir, tedricen bir aşamadan öbürüne sıçrayabilir veya bir açıdan diğerine indirgenebilir. Bütün bunları bilebilmek için önce surenin bağlamından yararlanmak sonra Kur’an bütününden faydalanmak ama her safhada kendi içinde çelişmezlik, tenzih çerçevesine sadakat ve akli ilkelerle uyum içinde olmak gibi Kur’an te’vilinde muhafaza edilmesi gereken genel kaidelere bağlı kalmak bir zarurettir. Sonuç itibariyle Kur’an bütünlüğüne ters düşmemeye çalışmak ve bu anlamda bir uyum ve ahenk içinde bulunmak, bağlamda gözetilmesi gereken son merhaledir.

Önce sure sonra Kur’an bütünlüğünü korumak ve bunların birbirini desteklemesi açısından verilebilecek örneklerden biri şu ayettir:

“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” (2)

Ayetten ilk bakışta -düşmanlarına tam anlamıyla üstün gelmeden- Peygamber (sav)’in esir edinip bunları fidye karşılığı serbest bırakmasının doğru olmadığı anlaşılır. Arkasından gelen ayette ise “Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.” (3) denilerek yapılan işin sonunda azabı hak ettiren ciddi bir hata bulunduğu vurgulanır.

Dikkat edilirse peş peşe gelen ayetlere verilen anlamda esir edinme yasağı, doğal olarak fidye alma suçu ile devam eder. Her iki ayetten de genellikle anlaşılan, dünya menfaati adına fidye alabilmek için esir edinmenin yanlış olduğudur. Nihayet bu yaklaşıma göre yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir almak doğru değildir. (4)

Ayette aslen Nebi (sav)’nin esir alması kınanır. Bunu yeryüzünde ağır basmak ile dünyayı istemek anlamları takip eder. Buna göre Bedir savaşı sonrası esir almak ve devamında bunları serbest bırakmak için fidye istemek kınanmıştır. (5) O hâlde Peygamber (sav)’den istenen ya herkesi öldürmesi ya da esirleri fidye almaksızın serbest bırakmasıdır. (6) Fakat fidye almaksızın serbest bırakmak, ayetin başında sözü edilen “dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça”, yani “yeryüzünde hâkim duruma gelmedikçe” ifadesiyle bağdaşmaz. Bu durumda ondan, yeryüzünde tam bir zafer kazanıncaya kadar kendisiyle savaşan herkesi öldürmesi istenmektedir. (7) Bizzat kendisi teslim olanlar dikkate alınırsa savaş sırasında esir almamak mümkün olamadığına göre bu yaklaşımın sonucu, (hiç değilse) savaş sonrasında bütün esirlerin öldürülmesinin gerektiğidir. (8) Eğer bu doğruysa ayette esir alınmamasını öneren ya da alındığında dahi öldürülmesini ifade eden bir savaş tarzı gündeme oturmaktadır.

Klasik yaklaşıma göre Enfal suresindeki ayet köle edinmeyi yasaklar. Buna karşılık Muhammed suresinin 4. ayeti ise ister fidyeli ister fidyesiz esirleri serbest bırakmaktan bahseder. Bu durumda Kur’an bütününde aşama kaydeden (tedriç) bir bakış açısıyla şu rivayetin konuya açıklık kazandırdığı üzerinde durulur:

İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu hüküm ancak Bedir Günü olmuştur. Çünkü o gün müslümanların sayısı azdı. Bundan dolayı, müslümanların sayısı çoğalıp, hükümranlıkları güç kuvvet bulunca, Allah Teâlâ esirler hakkında, “…Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin…” (9) ayetini indirmiştir. (10) Öyleyse fidye elde etmek amacıyla esir almak, ilk ayete göre dünyaya meyletmek anlamında ‘şimdilik’ kaydıyla kınanıyor olmalıdır. (11) Esirlerden alınan fidyelerin Enfal suresinin 69. ayetinde helâl kılındığına bakılırsa burada azaba konu olan tek şey, esir edinmektir. Her şeye rağmen, çözümü bu derece yakın ve kolay gözüken hatta bir süre sonra tedricen serbest bırakılacak bu durumun, yani esir edinmenin ve bunun karşılığında fidye talep etmenin niçin büyük bir azabı gerektirdiği hususu tam olarak anlaşılamamaktadır. (12)

Rivayetlerin Götürdüğü Yer

Bazı eserlerde Muhammed (sav)’den önce ganimetlerin peygamberlere ve müminlere haram kılındığı, hatta bu yüzden son elçiye gelinceye kadar her seferinde toplanan ganimetlerin bir araya getirilip yakıldığı aktarılır. (13) Bu doğrudur. Zira Peygamberlerin ganimet için savaşmadıkları ve sonunda kendi adlarına böyle bir kazanç da sağlamadıkları bilinir. Fakat hem surenin başında “…De ki; ganimetler (hakkında hüküm verme yetkisi) (14) Allah’a ve onun elçisine aittir…” (1) denilerek hem de ortalarında daha azap gündeme getirilmeden önce “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir…”(41) şeklindeki ifadeyle ganimet almak, artık serbest bırakılır. Ve ait oldukları yerler dahi belirtilir. (15) İlk ayet, dağıtımda bütün yetkiyi elçiye verir, ikincisi bunun beşte birini bütünden tamamen ayırır ki bu ayrımda Allah’a ait olan kamuya dâhildir ve özellikle de ihtiyaç içinde olanları ilgilendirir.

Rivayetler, genellikle Bedir’de esir alınan kişilere ne yapıldığı/yapılacağı ile ilgilidir. (16) Ve umumiyetle Ömer (ra)’in “öldürelim” görüşünü destekler. Buna göre esirlerin öldürülmeleri gerekirken öldürülmemiş ve onlardan serbest kalmaları karşılığında fidye istenmiş olması hata olarak sunulur. Buna rağmen fidyelerin geri verilmemiş olması devam eden ayette ganimetlerin helâl kılınmasıyla ilişkilendirilir. (17) Ancak burada büyük azabı def eden asıl şeyin esirlerin serbest kalması olduğu üzerinde durulmaz. Burada kınamaya konu olan tasarruf, esir alıp onları fidyeye mahkûm etmektir. Zira sonu köleliğe kapı aralayan bir teşebbüstür bu. Bilindiği gibi fidyeleri ödenmeyen esirler köle olurlar. Ama çok şükür ki buna mahal kalmamış, fidyeler ödenmiş ve bütün köleler serbest kalmıştır. İşte azabı def eden durum budur. Esir alınması kınanmış ama onlar serbest kalınca iş düzelmiştir. (18) Yani kimse öldürülmemiş ve öldürülmedi diye de kınanmamıştır. Nitekim Peygamber (sav)’in girdiği hiçbir savaşta insanların esir alınıp köle yapılması katiyen söz konusu edilmemiştir. Bu sonuç, sure bağlamının yanısıra Kur’an bütünlüğünün bize sunduğu bir ikramdır.

Bağlamı Dikkate Almak

Şimdi bağlamı önemseyen bir yaklaşımın gereği olarak sure içerisinde bizi ilgilendiren bir anlamı kaçırmadığımızı görmek için kısaca ama konu akışını ihmal etmeden Enfal suresinin bütünü üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Enfal suresi, “Sana savaş ganimetleri(nin bölüşümü) hakkında soru soruyorlar. De ki; ganimetler (hakkında hüküm verme yetkisi) Allah’a ve onun elçisine aittir. Buna göre eğer mümin iseniz, Allah’tan korkun ve aranızda (çekişmeyip) barışı hâkim kılın, Allah’a ve Resulüne itaat edin.”ayetiyle başlar [1. ayet]. (19) Böylece savaş ganimetleri, devletin ortak gelir grubuna sokularak müminler arasında sorun olması engellenmeye çalışılır (2-6). (Konu Bedir savaşı çerçevesinde ve bu muharebenin öncesi ve sonrası üzerinden ilerler.) Burada Allah’ın amacı, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve Kureyş’in kâfir ordusunu yok ederek kâfirlerin ardını kesmektir [7. ve 8. ayetler]. Müminler, yardım isterler ve Allah da bunu kabul eder [9-12. ayetler]. Kâfirler için ise azap söz konusudur [13. ayet]. Müminlere karşılarında kâfirlerin bulunduğu, bu nedenle asla arkalarını dönmemeleri ve bunun kendileri için bir imtihan sebebi olduğu söylenir [14-18. ayetler]. Allah inananlarla beraberdir. Ve onlar Allah’ın mesajlarına karşı duyarsız değillerdir [19-21. ayetler]. İşitmek ve itaat etmek, iyi niyet gerektirir. Ama kâfirlerin çoğu bu yaklaşımdan yoksundur ve yüz çevirmektedir [22, 23. ayetler]. Oysa iman edenler, kendilerine hayat verecek şeye icabet eder, zulme asla razı olmaz ve sessiz kalmazlar [24, 25. ayetler]. Daha önce müminler zayıf ve çaresizken Rableri onları korumuş ve kollamıştır. Bu durumda onların da kendilerine emanet edilen mal ve çocukları hususunda dikkatli olmaları ve bunların kendileri için bir imtihan konusu olduğunu bilmeleri gerekir. Zira Allah, kullarına cömert davranmış ve kendisinden sakınan herkese hak ile batılı ayırt edebilecekleri bir ölçü vermiştir [26-29. ayetler]. Daha önce elçiyi tebliğden vaz geçirmek, öldürmek veya hicrete zorlamak hususunda tuzak üstüne tuzak kuranların, ayetlere eskilerin masalları diyenlerin, anında cezalandırılmamayı güya haklılıklarına delil getirenlerin bütün tertipleri boşa çıkarılmıştır [30-32. ayetler]. Nitekim elçi aralarında bulunduğundan ve onlar için hâlâ affedilme imkânı varken cezalandırılmamışlardır [33. ayet]. Fakat şimdi Mescid-i Haram’dan inananları alıkoymaları, bu uğurda mallarını harcamaları, ıslık çalma ve el çırpmaktan ibaret namazları ve hakkı inkâr etmeleri yüzünden bunu hak etmektedirler [34-36. ayetler]. Artık temiz ile pis olanın ayrılmasının vakti gelmiştir [37. ayet]. Geçmişte kendileri gibi olanların başlarına gelenler son bir defa daha anlatılmalıdır. [38. ayet]. Baskı ve zulüm ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaş göze alınmalı ve onların haktan yüz çevirmesinden korkulmamalıdır. Allah’ın müminlerin dost ve yardımcısı olduğu asla unutulmamalıdır [39, 40. ayetler].

Savaşta ganimet olarak her ne ele geçirildiyse bunun beşte biri Allah’a ve Resulüne, yani yakın akrabaya, yetimlere, ihtiyaç içinde olanlara ve yolda kalmışlara aittir. İki topluluğun savaşta karşı karşıya geldiği gün Allah’ın kuluna indirdiğine inananlar için gözetilmesi gereken ölçü budur [41. ayet]. Müminlerin vadinin bir ucunda, kâfirlerin de öteki ucunda olduğu o gün hatırlanmalıdır. Sözleşilse dahi, doğru vakitte böyle bir buluşma nerdeyse imkânsızdır. Fakat Allah, yapılması gereken bir işi yerine getirmek, yani helâk olan, açık delille helâk olsun, yaşayan da açık delille yaşasın diye iki tarafı bu şekilde buluşturmuştur (42. ayet). Allah, onların sayısını rüyasında elçisine az göstermiş ve böylece inananların korkup savaşmak hususunda ihtilafa düşmelerini engellemiştir. Nitekim kalplerde olanı bütünüyle bilen Allah’tır. Allah takdir ettiği iş yerine gelsin diye müminlere onları az göstermiş, müminleri de onlara az göstermiştir. Nihayet bütün işler Allah’a varır [43. ve 44. ayetler]. O hâlde iman edenler savaş meydanında bir toplulukla karşı karşıya geldiğinde sıkı durmalı ve Allah’ı çok anıp kurtuluşa ermelidir. Allah’a ve onun elçisine bağlılık göstermeli, savaş gibi önemli konularda birbirleriyle çekişmeye girip ihtilaf etmemelidir. Yoksa korku hâkim olur, cesaret sönüverir. Zor durumlarda sabır gösterilmelidir; çünkü Allah, gerçekten, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir. Memleketlerinden çalım satarak, halka gösteriş yaparak savaşa çıkan ve Allah yolundan insanları uzaklaştıranlar gibi olunmamalıdır. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır [45-47. ayetler]. O zaman şeytan onlara yaptıkları işi süslemiş ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, korkmayın, ben sizin yanınızdayım!’ demiş, ama iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine geriye dönüp ‘Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkarım, zira Allah’ın cezası çetindir!’ diyerek kaçmıştır. Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar da ‘Bunları dinleri aldatmış.’ demişlerdir. Oysa kim Allah’a dayanırsa elbette Allah, daima galip, hüküm ve hikmet sâhibidir [48. ve 49. ayetler]. Melekler o kâfirlerin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurarak, ‘Tadın bakalım cayır cayır yanmanın acısını! Kendi ellerinizle işlediğinizin karşılığıdır bu, yoksa Allah asla kullarına haksızlık yapmaz!’ derler. [50. ve 51. ayetler]. Bu kâfirlerin durumu tıpkı Firavun’un yandaşlarının ve ondan da önceki kâfirlerin durumu gibidir. Onlar Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş Allah da günahları yüzünden yakalarına yapışmıştır. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür ve azabı ağırdır. Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez ve Allah, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Firavun, yandaşlarının ve onlardan önce yaşayıp gidenlerin başlarına ne geldiyse bunların da başına benzeri gelecektir. Onlar Rablerinin ayetlerini yalanlamışlar ve bu yüzden, günahlarına karşılık helak edilmiş; boğulmuşlardır. Çünkü hepsi zalim kimselerdir [52-54. ayetler]. Allah katında, canlıların en kötüsü kâfirlerdir. Çünkü onlar iman etmezler. Her defasında hiç çekinmeden antlaşmalarını bozarlar. Bu nedenle savaşta geride kalanlara ibret olacak biçimde bozguna uğratılmalıdırlar [55-57. ayetler]. Yine eğer anlaşma yapılan bir millette sözleşmeye aykırı bir hainlik alameti tespit edilirse, savaş açmadan önce anlaşmanın artık geçersiz kaldığı ilan edilmelidir ki bunu bilme hususunda iki taraf da eşit olsun. Çünkü Allah hainleri asla sevmez. İnkâr edenler yakayı kurtardıklarını sanmamalıdır. Çünkü onlar Allah’ı asla âciz bırakamazlar. O hâlde onlara karşı müminlerin gücü yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlaması gerekir. Bununla hem Allah’ın hem de inananların düşmanları ve onlardan başka kimsenin bilmediği, Allah’ın bildiği başka kimseleri de korkutabilmek amaçlanmalıdır. Allah yolunda ne harcanırsa tam olarak ödenir, kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Ama eğer onlar barıştan yana eğilim gösterirlerse, müminler de barıştan yana olmalı ve Allah’a güvenmelidirler. Çünkü O, gerçekten her şeyi işiten, her şeyin aslını bilendir! Onların hile yapma/tuzak kurma ihtimaline karşı korkup barış teklifinden uzaklaşılmamalıdır. Her hâlükârda Allah müminlere yeter. O ki yardımıyla elçisini ve müminleri desteklemiştir. Elçi yeryüzünde bulunan her şeyi verseydi, yine de onların kalplerinin arasını uzlaştıramazdı; fakat Allah, onların kalplerinin arasını uzlaştırmıştır. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir [58-63. ayetler] Allah, Resulüne de ona tabi olan müminlere de yeter. Öyleyse peygamber inananları, ölüm korkusunu alt etmeleri yönünde ‘Sizden zor durumlara göğüs germesini bilen yirmi kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiyi tepeleyebilmelidir; sizden böyle yüz kişi çıkarsa, hakkı inkâra kalkışanlardan bin kişiyi tepeleyebilmelidir; çünkü onlar bunu kavrayamayan bir güruhturlar.’ diyerek teşvik edip yüreklendirmelidir. Allah, zayıf olduklarını bildiği için şimdilik yüklerini hafifletmiştir. Buna göre onlardan eğer zor durumlarda sabretmesini bilen yüz kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiyi tepeleyebilecektir ve yine onlardan böyle bin kişi çıkarsa, Allah’ın izniyle iki bin kişiyi tepeleyebilecektir. Elbette Allah zor durumlara göğüs germesini bilenlerle beraberdir [64-66. ayetler].
[Buraya kadar savaş öncesi, nasihatler birbiriyle gayet uyumlu bir anlam akışı içinde devam edip gider. 67. ve sonrasında gelecek ayetler için âdeta bir arka plan oluşturan bu ayetler, gerekçesiyle beraber müminleri savaşa hazırlar.
67. ayete girmeden önce konuyu bir daha ama toplu bir şekilde özetlemek gerekirse;]

Ganimetler (hakkında hüküm verme yetkisi) Allah’a ve onun elçisine aittir.
O hâlde bu hususta artık çekişmeye mahal yoktur.
Allah, hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin ardını kesmek ister ve bunun yolu savaşmaktır. Savaşta Allah’ın yardımıyla inananlar kazanır. Bu nedenle imtihan oldukları bilinciyle çoluk çocuklarını bahane etmemelidirler. Arkalarını asla dönmeden savaşmalıdırlar. Nitekim hakikati işitmeyen ve görmeyen kâfirler iyi niyetli değillerdir ve baskı yapıp zulmettikleri için yenilmelidirler. Baskı ve zulüm ortadan kalkıncaya kadar savaşılmalıdır. Zulme nasıl sessiz kalınabilir ki? Müminlerin hak ile batılı ayırt edebilecekleri bir ölçüsü vardır. Elçi daha önce onların aralarındayken bu zalimlerin cezalandırılmaları ertelenmişti. Fakat artık temiz ile pis olanın ayrılmasının vakti gelmiştir. O hâlde şimdi hakikati inkâr etme hususundaki ısrarları yüzünden onlarla savaşılmalıdır. (20)

Kâfirlere geçmişte kendileri gibi olanların başına gelenler son bir defa daha anlatılmalıdır. Ve artık baskı ve zulüm ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşmak gerekir. Onların haktan yüz çevirmesinden korkulmamalı Allah’ın dost ve yardımcı olduğu unutulmamalıdır. [40. ayet]
[Kâfirlerin arkasının kesilmesi için savaşmak bir sorumluluktur.]

Ganimetin beşte biri Allah’a ve Resulüne aittir. Yani yakın akrabaya, yetimlere, ihtiyaç içinde olanlara ve yolda kalmışlara verilir. Gözetilmesi gereken ölçü budur. Bu şekilde tarafları birbirilerine az gösterip buluşturan ve müminleri galip getiren Allah’tır.
[Burada ganimetlerin dağıtılacağı yerler, yani sonuçta savaştan kimlerin kârlı çıkacağı açıklanır. Ganimetin dağıtılacağı yerler toplumun en güçsüz kesimleridir.]

Savaş durumunda sıkı durulmalı, Allah çok anılmalı ve zorluklara göğüs gerilmelidir. Allah’a ve onun elçisine bağlılık gösterilmeli ve asla çekişmeye girilmemelidir. Yoksa korku hâkim olur, cesaret sönüverir. Memleketlerinden çalım satarak, halka gösteriş yaparak savaşa çıkan ve Allah yolundan insanları uzaklaştıranlar gibi olunmamalıdır.
[Burada cesaretin kaynağı dile getirilir. Güç, birlik olmaktadır.]

Şeytan onlara yaptıkları işi süslemiştir; ama o zor zamanda terk eder ve aldatır. ‘Bunları dinleri aldatmış.’ diyenler de kaybetmiştir. Oysa kim Allah’a dayanırsa elbette O daima galip, hüküm ve hikmet sâhibidir (51). Bu kâfirlerin durumu tıpkı Firavun gibi, yani önceki kâfirlerin durumu gibidir. Onlar da Allah’ın ayetlerini inkâr etmişler; ama zalimler cezasız bırakılmamışlardır. Allah, bir toplum kendini değiştirmedikçe onları asla değiştirmez [54. ayet].
[Burada tarihten bir örnek seçilerek Allah’ın yardımı delillendirilir. Sonuç her zaman muttakilerindir.]

Allah katında canlıların en kötüsü kâfir olanlarıdır. Onlar, antlaşmalarını bozan kimselerdir. Geride kalanlara ibret olacak biçimde cezalandırılmalıdırlar. Hainlik etmelerinden korkulursa onlarla yapılan anlaşmalar bozulmalı ve bu onlara bildirilmelidir. Çünkü Allah hainleri asla sevmez. Onlara karşı güç yettiği ölçüde kuvvet hazırlayıp korkmaları sağlanmalıdır. Haksızlığa uğramaktan çekinilmemelidir. Barış isterlerse barışılmalı ve onların tuzaklarından endişe edilmemelidir. Müminlerin kalplerini uzlaştıran Allah, onları yine destekleyecektir [63. ayet] Allah hepsine yeter. Öyleyse cesur olmak ve ölüm korkusuna kapılmamak gerekir. Müminlerden az sayıda kişi, onların çoğuna bedeldir. Allah, zor durumlara göğüs gerenlerle beraberdir [66. ayet].
[İşte tam burada ele alınan konular açısından savaş olur ve biter. Savaş-barış şartlarında dikkatli olmak kaydıyla barıştan yana ve cesaretli olmak öğütlenir. Bundan sonraki ayetler surenin başında sorulan soruya cevap verir. Dolayısıyla buraya kadar bu soruya verilecek cevabın âdeta altı doldurulur. Niçin, kimin için savaşılacağı ve elde edilen ganimetlerin nereye harcanacağı bir temele oturtulur. (21) Okuyucu, ganimetler hakkındaki soruya verilen cevabın önünde yer alan bu uzun girişi dikkate alırsa bundan sonraki ayetleri daha iyi anlayacaktır.
Şimdi üzerinde durduğumuz ayet sadedinde ganimetler konusu gündeme gelecektir.]

Fidye almak ve yeryüzünde güçlü bir duruma gelmek maksadıyla esir alınmamalıdır. (67)
[Güçlü olmanın yolu biraz önce açıklanmıştır. Esirleri fidye karşılığında serbest bırakmak düşüncesi, gerektiğinde onları köle edinmek gibi bir kapı aralar. Bu ise insanları özgürleştirmek adına yapılan bu cihadın amacına gölge düşürür.]

Allah, doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen en yüce iktidar sahibi biri olarak sizin için sonraki hayatın (ahiretin) da güzel/iyi olmasını ister. İşte bu şekilde O’nun tarafından önceden buyrulmuş böyle bir ilke olmasaydı alınan bu (tutsaklar) yüzünden mutlaka büyük bir azabın çökeceği belirtilir. [68. ayet] . (22)
[Amaç insanları her şekilde kula kulluktan kurtarmaktır. Ganimet elde etmek için savaşmak bir Arap âdeti olarak geride kalmalıdır. Nitekim Mekke’de çekilen bunca sıkıntı ve hemen her şeylerini terk ederek hicret etmek zorunda kalan müminlerin çektiği acılar, niçin savaşacağı konusunda kişiye yeterince ışık tutmaktadır.]

Artık alınan ganimetler helâl ve hoş olarak yenilebilir. Allah’a karşı gelmekten sakınılmalıdır. Gerçekten Allah gafurdur, rahîmdir [69. ayet]. (23) Peygamber, elindeki esirlere ‘Allah yüreklerinizde bir güzellik bulursa, sizden alınan fidyeden daha güzelini size bahşedecektir.’ der. Nitekim Allah, çok esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır [70. ayet]. Fakat ihanet etmeye yeltenirlerse (unutmasınlar ki) önceki gibi Allah (inananları) onlara üstün getirecektir. Çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir [71. ayet].
[Barışa/barışmaya yapılan bu atıfla asıl olanın savaşmak olmadığı bir kez daha ortaya serilir.]

İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir [72. ayet]. Bütün bunlarla birlikte, dini inkâr edenler birbirlerine sahip çıkarlar. Eğer müminler birbirlerine yardımcı olmazsa, dünyada fitne kopar, müthiş bir fitne ve kargaşa ortaya çıkar [73. ayet]. İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihat edenlerle (Muhacir) onlara kucak açıp yardım edenler (Ensar) var ya, işte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır [74. ayet]. Ve bundan sonra inanıp da zulmün egemen olduğu diyardan göç edecek ve (Allah) yolunda sizinle birlikte çaba sarf edecek olanlara gelince, bunlar da inananlara dâhildir; (24) (işte böyle) sıkıca birbirine bağlanıp yakınlık kazananlar, Allah’ın koyduğu düstura göre birbirleri üzerinde temelden hak (sorumluluk) sahibidirler. Gerçek şu ki, Allah her şeyin aslını bilir [75. ayet].
[İşte asıl gücün kaynağı kardeşlik içeren bu ilişkilerde aranmalıdır.]

Sonuçta:
Güçlenmek için esir//fidye alınmaz. Ayrıca esaret, köleleştirmenin yolunu açar. (25)
Bu özgürlük için yapılan cihadın amacına gölge düşürür [67. ayet].
Allah, ahiretin kazanılmasını ister. Öyleyse insanları köleleştirmek ve sırf ganimet dürtüsüyle hareket etmek amaçlanmamalıdır. Yoksa bu tablo büyük bir azabı gerektirir.
Artık bütün esirler serbest kaldığına göre alınan ganimetler helâl ve hoş olarak yenilebilir. Allah’ın affedici olduğu da unutulmamalıdır. [69. ayet].
[Burada baskı ve zulmü ortadan kaldırmak için yapılan savaşın sonuçları değerlendirilir.]

Esirlere onlardan fidye almaktaki amacın köleleştirme olmadığı bildirilir.
Söz konusu para ise bundan daha iyisinin onlara bağışlanacağı ama eğer kalpleri doğru bir çizgideyse bunun haklarında daha hayırlı olacağı açıklanır.
Nitekim hainlik etmenin daha öncekiler gibi onlara da bir faydası olmayacaktır [71. ayet].
[Bu bölümde esirlere, yapılan savaşın maddi bir beklentiden veya dünyaya ait bir çıkardan kaynaklanmadığı izah edilir ki bu açıklama herkes için açık bir öğüttür.]

İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden Muhacir ve Ensar, ganimet için kavga etmeyecek derecede sıkı dostturlar. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlara hayırdan hiçbir pay yoktur. Onlara anlaşmaların izin verdiği ölçüde yardım edilir.

İnkâr edenler birbirlerine sahip çıkarlar. Eğer müminler birbirine yardımcı olmazsa dünyada fitne kopup kargaşa çıkar.

Gerçek müminler, Muhacir ve Ensar’dır. Onlara mağfiret, pek değerli bir nasip vardır ve ancak onlar gibi hicret edip çaba sarf edenler sizdendir.

İşte böyle iman kardeşliğiyle sıkıca birbirine bağlanıp yakınlık kazananlar, Allah’ın koyduğu düstura göre birbirleri üzerinde tam bir sorumluluk sahibidirler ki bunlar asla ganimet peşinde koşup birbirlerine düşman olmazlar [75. ayet].
[Burada ganimetin kardeşliğe hâlel getirmemesi gerektiği vurgulanarak son nokta konulur.]

Ganimet Anlayışı

Düşman ve onun dışındakilerden ele geçirilen her şeye ganimet denilmiştir. (26) Ganimet, gerekçeleri meşru ve haklı bir savaşın sonunda elde edilen nimetler anlamında, savaşanlar için teşvik konusu da olabilir. (27) Fakat İslam’ın ona kazandırdığı anlamdan sıyrıldığında hevânın açgözlü taleplerini resmeder ve acımasız bir talana da dönüşebilir. Bilindiği gibi Arap cahiliyesinde toplum içinde hâkim ve merkezi rol oynayan pek çok kavram, İslam dini içinde terbiye olup meşru ve doğru bir kapsam/içerik kazanmıştır. Buna göre müslümanlar baskı ve zulmün ortadan kalkması için savaşırlar. Bu savaş sonrasında ele geçirilen ganimetin beşte birinin hassaten ihtiyaç sahiplerine ayrıldığını bilirler. Diğerlerinin ise yine ihtiyaca göre dağıtılacağını öngörürler. Hiçbir maddi getirinin kardeşliklerine zarar vermesine müsaade etmezler. İnen surelerin müminlerin zihninde meydana getirdiği şuur, haksızlığa karşı savaşmaktan kaçınmamak ve ganimeti zengin olmanın yolları arasından çıkarmaktır. (28) Buna göre birtakım haksız gerekçeler uydurarak başkalarının mallarını gasp etmek inananların yapabileceği bir şey değildir.

Arap olsun Acem olsun insanın fıskı fücur işlemek konusundaki kabiliyetinin yanısıra dünyanın cazibesine kapılma hususundaki zaafı, ilk dönemde söz konusu sureler marifetiyle verilen mesajların taşıdığı ana fikirlerin kaybedilmesine yol açmıştır. Câbirî; kabile, ganimet ve akidenin Arap siyasi tarihini kendileri aracılığı ile okunması gereken üç ‘anahtar’ kavram olduğunu ifade eder. Bunlar, aynı zamanda Arap siyasi aklının da belirleyicileridir. Ona göre Arap siyasi aklı, cahiliye döneminde kabile ve ganimetle, Peygamber (sav) döneminde ise öncelikle inançla sınırlanmıştır. Bu aklın Emeviler döneminde kabile, ilk Abbasiler döneminde ise akide rolü ile öne çıktığını söyler. Ona göre fetihler döneminde bu üç belirleyici birbiriyle iç içedir. Bu belirleyicilerin önemi, davet ya da devlet aşamasında değişir. Davet aşamasında -ister Muhammedî davet isterse ondan esinlenen Arap tarihinin çokça tanık olduğu öteki ıslah davetleri olsun- esas rolü akide üstlenir. Devletin doğuş aşamasında ise temel rolü kabile oynar. Bu doğuş aşamasından hemen sonraki dönemlerde ise temel itici güç, ganimettir. (29)

Câbirî, cahiliye devrinde putların, ‘kutsal şey’ler, ya da ‘milli mabudlar’ kabul edilmediğini bilakis onların ekonominin temeli sayılabilecek şekilde ‘servet kaynağı’ olduklarını belirtir. Zira kendisine tapınılan ve adak sunulan her putun çevresinde pazarların kurulduğu ve Mekke özelinde bu mekânın milletlerarası ticari bir istasyon kabul edildiği üzerinde durur. Nitekim putlara hücum etmek, bu hac gelirlerine ve dolayısıyla mahalli olan-olmayan ticari kazançlara saldırmak anlamına gelir. Câbirî, Kureyş liderlerinin Muhammed (sav)’in davetine karşı çıkmalarının bu ganimeti kaybetme korkusundan kaynaklandığını ve onların Muhammed (sav)’e uydukları takdirde bu siyasi ve ticari ayrıcalıklarını kaybedeceklerini düşündüklerini ifade eder. Bir ayette bu açıkça “Onlar, ‘Sizinle beraber doğru yolu tutarsak, kendi yurdumuzdan koparılıp çıkarılırız.’ dediler. Biz onları tarafımızdan bir rızık olarak, her türlü meyve ve mahsullerin kendisinde toplandığı, saygın ve güvenlikli bir yere yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.” (30) şeklinde dile getirilir.

Câbirî, putların arkasında yer alan menfaatlerden, fil olayının gerçekleşmesinin etkilerine, hılfu’l-fudul’un kurulmasından, hac menasiklerinden elde edilen gelirlerinin korunmasına kadar pek çok faaliyeti ticari faaliyetlerin kaybedilme korkusuna bağlar. Çünkü Kureyş’in tek amacı sahip olduğu ‘ganimet’i ve buradan hareketle elde ettiği imtiyazları korumaktır. (31) Bu yaklaşım, Arap siyasi aklının tarifi ve tarihte yaşanan bir kısım örnekleri açısından doğru kabul edilip hiçbir ahlaki kalıba sığmayan cahiliye devri insanının açgözlü tutumlarını izah etmek için geçerli olabilir. Yani İslam’ın öğrettiği hakikati kavrayamayan, cahiliye ve asabiyetin kötü yönlendirmelerinden kurtulamayanlar için bu tez doğrudur. Hatta ‘ganimet’ ifadesi bu anlamda insanın dilediğince kazanma ve hesap vermeyi düşünmeden harcama beklentisini karşılar ki bu dürtü sadece Araplarda değil yeryüzündeki bütün insan ırklarında görülebilecek türden bir temayüldür. (32) Fakat Câbirî, Arap siyasi aklının oluşumunda ‘ganimet’in belirleyici etkisinin Peygamber (sav)’in Medine’ye hicretinden sonra da devam ettiğini, yani O’nun korkudan ve kaçmak için değil bilakis davetini başka araçlarla sürdürebilmek adına hicret ettiğini dile getirir. Kureyş ticari kervanlarını engellemek için seriyeler (akınlar) yapmak Mekke’nin siyasi teslimiyetini sağlamak adına öngörülen bir ekonomik kuşatmadır. Câbirî, bu şekilde ‘ganimet’in davetin yeni döneminde ortaya çıkmasını kaçınılmaz olarak görür. (33) Hâlbuki Peygamber (sav)’in öldürülme kararı alındığı için Mekke’de yapabileceği bir şey kalmamıştır. Böylesine bir kararla yaşama hakkı elinden alınan biri için başka bir hicret etme gerekçesi aramaya mahal yoktur. Medine’de başlayan yeni dönem itibariyle Enfal suresinin uyarıları ışığında Arap geleneğinde var olan ve uzun süreli savaşlarında kendini gasp kültürü içinde belli eden ganimet anlayışından Peygamber (sav)’in ve Bedir Ehli (ra)’nin tenzih edilmesi gerekir. (34)

Yani, Enfal suresi, başlangıçta şu bilgileri verir:
“(Onların bu hâli,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı. Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. (Bunlar,) günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi.” (35)

İlk aşamada orduyla değil de kervanla karşılaşmak istemek, hem savaşın bilinmez sonuçlarından korunmak hem de ‘ganimet’ (kâr) elde etmek adına o durumda bulunan, yani sahip olduğu her şeyi geride bırakıp gelen herkesin tercih edeceği bir yöneliştir. Nihayet savaşmak için yeterince sebep varsa bunun sonucunda ganimet istemek tek başına kötü bir şey de sayılmayabilir. Bu anlamda Enfal suresinin savaş ganimetlerinin dağıtım biçimini belirlemek üzere indiği ve Müslümanlara uymaları gereken yöntemi açıkladığı da doğrudur. (36) Ancak daha doğrusu, surenin diğer ayetlerinde de açıkça belirttiği gibi müminlerin sadece ‘ganimet’ istemek yaklaşımından kurtarılması, esirler dâhil olmak üzere ganimetin bir bölümünün harcanacağı yerleri tahsis edip tamamı hakkındaki tasarruf yetkisini elçiye vererek cihadın daha anlamlı ve ilkeli hâle getirilmesi ve bu şekilde ne için savaşılacağı hususunda müslümanların terbiye edilmiş olmasıdır. Nitekim tarih, sahip oldukları hemen her şeyi geride bırakıp gelenlerle (Muhacir), varlıklarını onlarla paylaşanların (Ensar), ilkeli duruşlarına defalarca şahittir. Onlar başlangıçta insani dürtülerle savaşmadan sadece ganimet elde etmek istemiş ama hemen akabinde başlarında bulunan elçiye ve vahyin yönlendirmelerine teslim olmuşlardır. Bedir Ehli’nin Medine de başlangıç yılları itibariyle gösterdiği bu samimi teslimiyet pek çok açıdan örnek teşkil etmiştir. Şüphesiz İslam tarihinin özellikle son fetih hareketleri aşamasında siyasi ve savaşçı müslüman olmayı akide ve imana dayalı müslüman oluşa yükseltecek yeterli zamanın bulunmadığı bazı zaaf yüklü anlar olmuştur. (37) Buna göre ilerleyen zaman içerisinde fetih hareketleriyle birlikte sadece görünüşte artan müslümanlığın olumsuz etkileriyle zaman zaman ganimet dürtüsüyle hareket edildiği de dile getirilebilir. (38) Elbette ganimet dürtüsüyle hareket etmek insanın çıkarcı yapısının bir uzantısı şeklinde Peygamber (sav) döneminde dahi fiili ve başat bir durum olarak mevcuttur. Fakat bu anlar, Asr-ı Saadet döneminde İslam dininin insanlara kazandırdığı erdem ve olgunluk örnekleriyle baş edemeyecek kadar sınırlı ve azdır. Elçinin örnek davranışları ve güzel ahlakının yanısıra ısrarla sürdürmeye çalıştığı terbiye çabaları, vahyin rehberliğinde ganimetin çekiciliğinin, Kur’an mesajlarının önüne geçmesine müsaade etmemiştir.

İniş Sebebi

Ganimetler, daha önceki ümmetlere helâl değildir. Bu, hiçbir peygamberin ganimet peşinde koşmadığının delilidir. Muhammed (sav)’e ve ümmetine helâl kılınması da bazı şartlara bağlanmış konu dünya metaı peşinde koşmaktan olabildiğince uzaklaştırılmıştır. Önce “ahireti istemek” fikri bu ganimet beklentisinin önüne konulmuştur. (39) Sonra beşte biri tamamen ihtiyaç sahiplerine ait kılınarak bu fikir biraz daha güçlendirilmiştir. (40) Beşte dördü de yine ihtiyaca göre dağıtması için liderin tasarrufuna bırakılmıştır. Esirler hususunda alınan fidye için de azap söz konusu edildiğinde artık kimsenin ganimet isteyesi kalmamış böylece ahiret ve imanla çevrelenip terbiye edilmiş helâl bir metaa dönüşmüştür. (41)

Ayette قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ “…De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resul’üne aittir…”denilerek taksim kararının bütünüyle Allah ve elçisine ait olduğu belirtilir. Hâl böyle olunca bütün insiyatif/üstünlük Peygamber (sav)’e bırakılır. (42) İşte ganimeti daha önceki geleneksel uygulamadan ayıran en önemli yönlerden biri de budur. Çünkü bu durumda hiç kimse eline neyin geçeceğini hesaplayıp onun için savaşmayı göze alamaz. Yani insanlar hak, adalet, özgürlük gibi cihat ettiği değerlerin yerine başka bir şey koyamasın diye insiyatifin bütünüyle elçiye (devlet başkanına) devredilmesi -elçinin insanları günaha sevk edecek şartları def edeceği düşünüldüğünden- savaşın ilkeli bir cihada dönüşmesine yardımcı olmuştur.

Risâletin son yıllarında ve özellikle Mekke fethi sonrasında pek çok kabilenin vahyin içeriğini ve amaçlarını bütünüyle anlamadıkları hâlde sadece siyasi açıdan bağlılık akdinde bulundukları ve yine bu kabilelerin Peygamber (sav)’in vefatının ardından dinden döndükleri (ridde hareketleri) nakledilir. Kabilelerin bir kısmı zekâttan muaf tutulmak ister. Çünkü verdikleri zekât onlara göre kendilerini Rasulullah (sav)’a bağlayan şahsi bir bağ gibidir. O ölünce, bu bağın koptuğunu düşündükleri için vermek istemezler. Bu şekilde namaz kılma karşılığında zekâttan muaf tutulma gibi taleplerinin hepsi o gün için birer nabız yoklamadır ve bilindiği gibi Ebu Bekir (ra), bu kabilelerden gelen bütün bu ‘ortalama çözüm’ önerilerini şiddetli bir şekilde reddetmiştir. Zira zekâttan vaz geçmek, hâkimiyetini kaybedip vatan topraklarından bir kısmını kaybetmek anlamına gelir. (43) Arap düşüncesinin kurucusu hükmünde bulunan Bedevî düşüncesinde zekât ile ganimet arasında fark yoktur. Oysa onlar arasındaki ayrım vahiyle beşeri zihnin çıkarımları arasındaki fark gibidir. Ganimet, güçlü olanın aldığı bir metadır. Oysa zekât özellikle ve öncelikle güçsüzlere dağıtılır. Yani güçlü olanın verdiği bir metadır. (44)

Surenin يَسْپَلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِ “Sana ganimetler hakkında soruyorlar.” diye başlaması, arka planda bir tartışmanın ve geleneksel kabullerle İslam’ın bakış açısı arasında bir ilişkinin yaşandığı intibaını verir. Nitekim “Allah ve Resulünündür.” şeklinde verilen cevabın bu münakaşanın hasımlaşmaya dönüşmemesine matuf olabileceği üzerinde de durulur. Buna göre Peygamber (sav) Bedir günü elde ettikleri ganimetleri, hem Bedir Savaşı’na katılmış olanlara, hem de katılmamış olan müslümanlara bölüştürür. Bedir savaşında bulunmadığı hâlde bu ganimetten istifade edenlerin üçü Muhacir’lerden, beşi de Ensar’dandır. Diğer müslümanlar arasında bu hususun dedikoduya sebep olduğu ve ayetin bunun üzerine indiği rivayet edilir. Yine rivayet olunduğuna göre, Bedir günü ön safta savaşan gençlerle geride bekleyen yaşlılar arasında ganimetlere kimin daha hak sahibi olduğu konusunda bir çekişme meydana gelir ve ayet bunun üzerine nazil olur. (45) Eğer arka planda bir tartışma var ise ileri sürülen sebepler bunlardır. Birbirine kucak açmış ve bu anlamda Muhacir ve Ensar diye adlandırılmış kişilerin üç beş kişiye fazladan pay verilmesini sorun yapmış olacaklarını düşünmek uzak bir ihtimaldir. Burada aynı ordu içerisinde genç-ihtiyar, savaşan-savaşmayan ayrımı yapmış olmaları da yeterince tatmin edici bir gerekçe oluşturmaz.

Bu meselede Zeccâc’ın şöyle dediği nakledilir: “Ayetteki ‘enfal’ kelimesi ile ‘ganimetler’ kastedilir. Müslümanlar kendilerinden önceki ümmetlere ganimet almak haram olduğu için, bunun hükmünü sorarlar.” (46) Arka planda meydana gelmiş olması muhtemel tartışmanın ağırlıkla bu minval üzere yapıldığını düşünmek daha elverişlidir. Kimin ne kadar ganimet alacağı da tartışma konusu olabilir. Ancak Mekke dönemini işkence ve baskı altında geçirmiş, imanını pek çok sınavdan başarıyla geçirip kurtarmış ve bunu hicret ederek yani sahip olduğu her şeyi geride bırakarak taçlandırmış kişilerin asıl tartışma konusu böyle bir durumda müminlerin ne yapması gerektiğine dair olmalıdır. Akrabaları ile savaşmayı göze alan insanlar için onları diğerlerinden ayıran en önemli fark, sahip oldukları akide ve bilinç düzeyidir. Daha önce ganimetlerin haram kılındığını bilmeleri de bunu tetikler. Nitekim azap tehdidi bile bu zemin üzerinde anlamlı hâle gelir. (47)

Sonuç olarak vahyin mesajı, bütün dünyaya ‘Tevhid’i yani sadece Allah önünde boyun eğilmesi gerektiğini bildirmek ve böylece herkesin özgürleşmesine imkân tanımaktır. İnsanı tutsak eden şeyler yalnızca zecri baskılar değil bilakis maddi yoksulluklardan daha çok hevânın kendisini ilah ilan edinmesine varıncaya kadar önü alınamayan istekleridir. Bu nedenle ayetlerin verdiği mesaj, kendi bağlamı içerisinde dikkatle hatırda tutulmalıdır. (48) Önemli olan vahyin uyarılarını göz önünden ayırmamak ve ilkeli duruşu hiçbir zaman ve zeminde ganimetin olumsuz anlamda getirilerine feda etmemektir. (49) Yeryüzünde zafer kazanmak adına hiçbir peygambere esir edinmek ve bu şekilde gelir ve güç elde etmeyi düşünmek yakışmaz. Bu tavır, peygamberleri örnek alan müslümanlara da yakışmaz. Yani müslümanların giriştikleri hiçbir çabanın sonucunda insanların köleleştirilmesi gibi bir sonuç çıkmaz ve çıkmamalıdır. Güç, Bedir Ehli’nin yapmayı başardığı gibi aralarındaki kardeşlik hukukunu canlı tutarak hakikati savunmak, özgür olmak ve özgürlüğü savunmaktır. İnsanları putlardan kurtarmak için savaşmaktır. (50)

Tutarlı Olmak

Kur’an bütünü denildiğinde kastedilen genellikle ayetlerden veya surelerden çıkarılan anlamların birbiri arasında çelişki oluşmayacak şekilde bir insicam/uyum içinde bulunmasıdır. Bu uyum ve insicamın en önemli parçalarından biri de Allah veya elçisi hakkında herkesin kabul edebileceği doğru tasavvurlarda bulunmaktır.

Sure içerisinde 57. ayette belirtildiği gibi savaş sırasında karşı tarafı bir daha savaşmayı göze alamayacak şekilde mahvetmekle savaş sonrası esirlere yapılacak muamele birbirine karıştırılmamalıdır. Bütün esirlerin öldürülmesiyle ilgili yorum, ne Allah’a ne de Peygamber (sav)’e yakışmayan bir iddiadır. Nitekim İslam tarihinde bu anlamı haklı çıkaracak bir uygulama da yoktur.

Surenin 61. ayeti, düşmanları barışa yanaştıkları takdirde “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” diyerek müminlerin de barıştan yana tavır almalarını tembih eder. Hatta muhatapların barış talebinin aldatmak maksadıyla yapılmış olabileceği ihtimaline rağmen yine de müminlerden söz konusu barışa katılmaları istenir. Eğer bu bir hile teşebbüsi ise müminleri bir araya getiren Allah’ın yardımının onlara yeteceği dile getirilir. Sonra Peygamber (sav)’in inananları savaşa teşvik etmesi istenir. Kâfirlerin doğru değerlendirme/muhakeme yapamayan bir topluluk olmaları hasebiyle önce bire on sonra bire iki oranında bir güçle her zaman inananların onlara galip gelecekleri ifade edilir. Ayette dile getirilen fark, صَابِرُونَ‘sabreden’ müminler ile لَا يَفْقَهُونَ ‘hiçbir şey anlamayan’ kâfirler arasındadır. Bu fark müminlere ölüm korkusunu yenmeleri hususunda üstünlük sağlar. Sonuçta ayet, وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرٖينَ “Allah sabredenlerle beraberdir.” [66. ayet] diyerek zor durumlarda sabırlı davranmayı tavsiye eder. Burada asıl olan kişilerin تُرٖيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا dünyaya meyletmesiyle Allah’ın وَاللّٰهُ يُرٖيدُ الْاٰخِرَةَ mümin kulları için ahireti istemesidir. (51) Ahireti isteyenler güçlüdür. Bununla bağlantılı bir şekilde yukarıdaki verilen bire on veya bire iki oranları da lafzî ya da gaybî birer veri olmaktan ziyade müminleri cesaretlendirmeye yönelik bir teşvik kabul edilmelidir. (52) Dolayısıyla sure, esir alarak güçlü olmayı, yani dünyaya ait bir kazanç sağlayarak kuvvet edinmeyi değil, ahireti düşünerek ölümden korkmamayı gündeme getirir. Buradan da anlaşılacağı gibi ayette sözü edilen esir edinmekten kasıt, onları fidye karşılığında serbest bırakmak, fidye ödenmediği takdirde de köleleştirerek dünya metaı/kazancı/ganimeti hâline getirmektir. (53) İşte kınanan şey budur; yoksa onları öldürmemek değil. (54)

“Yeryüzünde ağır basıp kesin bir zafer kazanıncaya kadar” ifadesinden hareketle esir almanın hâkimiyet şartına bağlı olarak meşru olduğu belirtilir. (55) Yani ibare bu şekilde kabul edilse bile burada kınanan esir almak değildir. Mesele ne tek başına esir almak ne de fidye almaktır. Zira ayette hemen akabinde fidye almaya da izin verilir. O hâlde azaba sebep teşkil edecek derecede ağır addedilen suç, fidye almak kastıyla esir edinmektir. (56) Burada fidye almanın tek şart olması, azabı gerektirecek derecede ciddi bir hatadır. Çünkü bu şart fidye ödenmediği takdirde esirleri köleleştirmenin kapısını açar. Yani cihadın maksadına gölge düşüren ve ahirete rağmen sadece dünyayı istemeyi gündeme taşıyan bu tutumdur. (57)

Peygamber (sav)’in
“Yeryüzünde ağır basıp kesin bir zafer kazanmak için”
“Yeryüzünde üstünlüğünü perçinleyip küfrün belini kırmadıkça”
“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmek için” tam bir hâkimiyet kurmak adına esirler alması doğru bulunmamıştır. (58) Buna göre doğru anlam, birbirini takip eden ayet sırasıyla şöyle olmalıdır;
“Yeryüzünde ağır basıp kesin bir zafer kazanmak için hiçbir peygambere esir almak (ve bu yolla fidye elde edip üstünlük sağlamaya çalışmak) yakışmaz. Siz (bu şekilde davranarak) geçici dünya menfaatini istiyorsunuz. Hâlbuki Allah ahireti (düşünmenizi ve onu bu yolla kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibidir. (59) Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız esirler(i köleleştirme ihtimalin)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.”

Bununla beraber ayetin مَا كَانَ لِنَبِىٍّ “Hiçbir peygamber için olmaz/düşünülemez”şeklinde bir ifade ile başlaması, bundan sonra ele alınacak meselenin alelâde bir konu olmadığı intibaını uyandırır. (60) Zira Peygamber (sav)’e yakışan tutumlar, içinde saygı, şeref, adalet ve merhamet barındıran ve ancak doğru tanımlarla ifade edilebilen şeylerdir. Burada Peygamber (sav)’e yakıştırılmayan ve hata kabul edilen durum, esir almak suretiyle yeryüzünde hâkim olmayı düşünmektir. (61) Esir edinmek, onların kurtulmak adına verecekleri fidyeleri talep etmektir. Sadece zenginlerin köleleri olduğu düşünülürse fidye ödeyemeseler dahi esirler, köle olarak da iyi bir sermaye kabul edilebilir. Ayette “Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz.” ifadesinden hareketle sözü edilen dünya menfaati, esirler karşılığında alınacak fidye ve bu şekilde elde edilecek kazançtır. (62) Ama elçiden beklenen bu değildir. (63) Hayatı ve amacı insanları özgürleştirmek olan bir Peygamber (sav)’in savaş sonucunda bile olsa insanları bu konuma düşürmesi ihtimali doğru bulunmamıştır. Esir edinmek, dünya menfaatidir. Oysa onları serbest bırakmak tevhid (özgürlük/eşitlik/adalet) mücadelesinin gereği olarak müslümanların sadece Allah’ın rızasını gözettiklerinin ve ahireti istediklerinin bir işareti sayılır. Fidye alarak veya almayarak (47/4) her halükârda savaşta esir olanlar serbest kalır ama asla esir olarak bırakılmazlar. Çünkü esirler, serbest bırakılmadığı durumlarda bir adım sonra köle edinilirler. (64) Bu savaşın sonunda yapılan tartışmalarda onların köleleştirilmesi ihtimalini gündeme getirmek ve konuşmak dahi yanlış bulunmuştur.

Surenin 68. ayeti, “Allah tarafından önceden buyrulmuş böyle bir ilke olmasaydı aldığınız bütün bu (esirler) yüzünden başınıza mutlaka büyük bir azap çökerdi.” diyerek durumun vahametini dile getirir. Ardından “O hâlde, savaşta ele geçirdiğiniz ganimetleri helâl olarak yiyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. Gerçekten Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır.”denilir. Bu ifade, başa geleceği düşünülen azaba gerekçe olan şeyin fidye almak olmadığını gösterir. (65) Nihayet Allah’ın elçisinin güçlenmeyi amaçlayarak esirlerin öldürülmesini istediği doğru değildir. Eğer bu doğru olsaydı, esirler için alınan fidyelerin geri ödenmesi ya da beytülmale hibe edilmesi veya karşılığında sevap beklemeksizin bir şekilde acilen infak edilmesi gerekirdi. Oysa devam eden ayetlerde alınan fidyelerin helal olarak yenilmesi önerilmektedir. Konu burada “Olan oldu artık yiyin gitsin.” şeklinde de ele alınamaz. Gökleri çatlatacak derecede önemli bir suçun anında tövbesi ve geri dönüşümü sağlanmalıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi suç, fidye almak değil, bunu tek alternatif sayarak, sözde bile olsa insanların köleleştirilmesine kapı aralamaktır ki bu tarihten sonra bir daha savaş sonrası esirler hakkında köleliği doğuracak bir uygulamaya asla fırsat verilmemiştir. Yapılan hata anlaşılıp pişmanlık duyulduktan sonra alınan fidyelerin yenilmesinde bir beis olmadığı açıklanmıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi Allah, müminlerin ganimetten pay almalarına ve dünyalık elde etmelerine değil, süfli sebeplerle dünyaya yönelip ahireti unutmalarına kızmaktadır. Çünkü burada önemli olan müslümanların elde ettikleri bu ilk ve çok önemli başarının bütün dünyaya niçin savaşıldığıyla ilgili örnek olmasıdır.

Surenin 70. ayeti esirlere hitap eder. Hitap, “Ey peygamber, elinizde bulunan esirlere deki: ‘Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır bulursa, size, sizden alınan şeylerden daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.’ ” ifadesiyle onların dikkatini kaybettiklerinden daha hayırlı bir sonuca çeker. Bu kayıp sadece onlardan alınan fidyeyi değil, aynı zamanda savaşta yenilmeleri, yakınlarının öldürülmesi gibi kişinin dünyada kaybedebileceği her türlü zararı ifade eder. Buna karşılık daha hayırlı olan ‘iman’dır ki ancak böyle bir kazanç, her türlü zararı tazmin edebilir. Devam eden ayet, onların hainlik etmeleri durumundan bahseder. Serbest bırakılmalarının ardından tekrar savaşmak için yol aramamaları tavsiye edilir. Böylece yine asıl meselenin onların serbest bırakılması olduğu ortaya çıkar. İslam’ın farkı da budur. Nitekim bu ayetler de onlar için bir tebliğdir. Böylece Rablerinin kendilerini köleleştirme ihtimaline ne kadar kızdığını bu şekilde görmeleri istenir. Onların Arapların âdeti olduğu üzere fidye alınarak serbest bırakılmaları bir lütuftur ve bunun dışında başka bir yol da yoktur.

Kur’an Bütünlüğünden Faydalanmak

Enfal suresinde esirlere karşılık fidye alınması, önce dünyayı istemek anlamında niyet olarak “kınanmış” ama sonra serbest bırakılmıştır. Buradaki, azap tehdidinin fidye almayı tek şarta indirgemekten kaynaklandığı açıktır. Zira vakıa olarak fidye zaten alınmış ve ayetler bunun üzerine inmiştir. Muhammed suresinde ise fidyeli veya fidyesiz salıverme gündeme gelir. (66) Burada da fidye alınabileceği söylendiğine göre her iki sure arasında geçen zaman zarfında öncesinde yasaklanan sonrasında serbest bırakılan bir işlem yoktur. Üstelik pratikte Enfal suresinde yaşanan ile teoride Muhammed suresinde anlatılan aynı şeydir. Yani öncekinde serbest bırakılan esirler, Muhammed suresinde her hâlükârda serbest bırakılmayı hak eder duruma gelmişlerdir. Uygulama olarak her iki surede de esirlere yapılan muamele aynıdır. Ama Muhammed suresinin savaş esirlerini her şart altında serbest bırakan emri olmasaydı, Enfal suresinde azap tehdidinin sadece fidye istemekten kaynaklandığı ve sonra bunun da tedricen serbest bırakıldığı düşünülebilir, yani bu tehdit sadece fidye alarak üstünlük elde etmeyi tasarlamakla gerekçelendirilebilirdi. Sonuç olarak; Muhammed suresiyle birlikte Allah’ın köle edinmek hususunda rızasının asla bulunmadığını ve buradan hareketle daha önce inen Enfal suresinde de bu anlayışın hâkim olması gerektiği düşünülmeli ve te’vil çabaları bu istikamette sürdürülmelidir. (67)

Muhammed suresinde dile getirildiği şekliyle mesele, fidye alınsın ya da alınmasın esirlerin serbest bırakılmasıyla sonuçlanmak zorundadır. Son Kitab’ın takipçileri açısından bundan başka tefsir ve te’vil edilebilecek bir yol yoktur. Bu yaklaşım, alınacak muhtemel fidyeyi sembolik hâle getirir. Zira ayetin emri gereğince sonuçta mutlaka serbest bırakılması gereken birine fazla para veren kimse bulunmaz. Bu durum, esirlerin köleleştirilmesini yani köleliğin bilinen en kadim kaynağını kurutmaya yönelik çok önemli bir adımdır. (68) Zira savaş, o dönemde köleliğin en önemli kaynağıdır. Benzer bir yaklaşımın Bedir esirleri içinde beklendiği Enfal suresinin girişinden anlaşılabilir. Fakat orada ortaya çıkan teklifler ve uygulama, fidye ödeterek serbest bırakma şeklinde tek şıkta hapsolmuştur. Böyle olunca konu, ödenen bedeller eşliğinde para kazanmaya dönüşmüştür. Fidye ödeme şıkkının tek alternatif olarak gündeme gelmesi, muhataplar nezdinde gerekirse köle edinmeye kapı aralamaktadır. İşte esirlerin fidyesini arttırmaya yönelik bu köleleştirme ihtimali, göklerin çatlamasına yol açacak en kötü tekliftir. İnsanları özgürleştirme iddiasıyla gündeme oturmaya çalışan bir dinin mensuplarının bu ihtimalin hilafına hareket etmeleri, büyük bir azaba yol açacak şekilde facia olarak nitelendirilmiştir.

Anlam Akışı ve Kendi Kendisini Tefsir Eden Sıralama

Muhammed suresinin fidyeli ya da fidyesiz her hâlükârda esirleri serbest bırakmayı tek seçenek hâline getiren bildirisinin Enfal suresinin ilgili ayetini doğru anlamayı kolaylaştırdığı bir vakıadır. Muhammed suresindeki ifade tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde açıktır ve bu anlam, genel bir bakış açısı ve düstur oluşturur ve kölelikle ilgili bütün ayetlere damgasını vurur. Burada ayetlerin nüzul tarihi, açısından birbirlerine öncelik veya sonralıkları, sadece tedriç ifade eder. Yoksa kölelik gibi ağır bir konu hakkında birbirini nakzeden veya nesheden iki farklı yaklaşımdan söz edilemez ve edilmemelidir de. Buna göre diğerine nispetle sonra nazil olan Enfal suresinin ayetinde de azabı gerektiren sebep, esirleri köle edinme ihtimalinin ortaya çıkmasıdır. Bu çıkarım, Kur’an bütününün okuyucuya sunduğu bir lütuftur. Fakat surenin anlam akışı içinde kendi kendisini tefsir eden sıralaması, çoğu kez harici bir yardıma ihtiyaç duymadan doğru anlamı belirlemeye imkân verir.

Nüzul sebeplerinin doğru tespit edilmesinin ayetlerin anlaşılmasına katkı sağladığı bilinir. Fakat bu konudaki rivayetlerin yüklendiği sorunlar açısından her zaman doğru sonuçlar vermediği de bir vakıadır. İlk aşamada asıl olan, surelerin kendi içinde birbiriyle uyumlu bir anlam bütünü taşıdığını düşünmek ve buna göre hareket etmektir. İlk muhatapları açısından Enfal suresinin verdiği mesaja şahit olanların, sureyi doğru anlamak için Muhammed suresinin indirilmesini beklemiş olamayacakları ve bu anlamda Enfal suresinin bağlamının pek çok soruyu kendi içinde cevaplayabileceği de ifade edilebilir. Başka bir ifade ile Enfal suresinin bağlamından ve yaşanan pratiğinden çıkarılacak sonuç Muhammed suresinde resmi hâle gelir.

Şimdi ilgili ayet sadedinde;
Anlaşılan odur ki,
Önce esir almak bir peygambere yakışmaz.
Çünkü bu yaklaşım dünyanın geçici kazançlarına talip olmaktır.
Oysa Allah, kullarının ahireti kazanmalarını ister.
Alınan bu esirler yüzünden neredeyse başa büyük bir azap geleceği dile getirilir.
Buraya kadar sorun, dünya menfaati elde etmek için esir edinmektir.
O hâlde bu esirlerden elde edilecek kâr meşru değildir.
Fakat bu eylem, devam eden ayetle meşrulaştırılır.
Savaşta ele geçirdiğiniz şeyleri helal-i hoş olarak yiyin, denilir. (69)
Sonra esirlere, “Allah kalplerinizde bir güzellik bulursa, sizden alınan şeylerden daha güzelini size verecektir.” denilir.

Yani,
Bu anlamda hem esir hem de fidye almak meşru hâle gelir.
Böylece kınama konusunun esirleri öldürmekle alâkası olmadığı anlaşılır.
Bu arada büyük bir azabı gerektiren şeyin ne olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Azabı gerektiren şey, esirlerin sadece fidye karşılığında serbest bırakılmasıdır. (70)
Başka bir ifade ile söylemek gerekirse;
Bütün meselenin odağında yer alan şu iki cümleye dikkat edilmelidir:
“Güç kazanmak adına esir almak bir peygambere yakışmaz.”
“Alınan fidyeden dolayı başınıza büyük bir azap gelebilirdi.”
Buradan çıkan sonuç, fidye almak kastıyla esir edinmenin doğru olmadığıdır.
Fakat daha sonra fidye almak da serbest bırakıldığına göre;
Büyük azabı gerektiren asıl büyük suç, esir edinmektir.
Esir edinmek bir savaşın kaçınılmaz sonucu olduğuna göre;
Burada söz konusu edilen bu esirlerden fidye istemeyi tek alternatif edinmek; fidyeleri ödenmediği takdirde esirlerin köleleştirilme ihtimalini gündeme almaktır.

Yani ayette bir peygambere esir edinmesi yakışmaz derken kastedilen mana, peygamberin köle edinmesinin asla mümkün bulunmadığıdır.

Artık
Onu örnek alan ümmetinin de bundan başka bir seçeneği kalmamaktadır. (71)

Evrensel Olanı Yakalamak

Enfal suresi, ganimetlere karşı müminlerin tavrının ne olması gerektiğini anlatır. Çünkü bilinçli/ilkeli bir çerçeve içine girmeyen, sadece ganimet elde etmeye odaklanan yaklaşım, sömürge yaklaşımıdır ve insanları köleleştirir. Mesela petrol ve enerji savaşları, bir nevi ganimet elde etme mücadelesidir. Hiçbir peygamber ve onların şahsında hiçbir mümin, dünyayı talan etmek, yeryüzü ve yer altı zenginliklerini ele geçirmek ya da insanların haklarını gasp edip sömürmek için asla savaşamaz. Ganimet elde etmek niyetiyle başlayan her menfaat mücadelesi, insanlara zarar verir ve onları bir şeyler karşılığında esir alır. Köleleştirir. Değerli olanı değersiz kılar. Kâfirler, bu tür savaşları yaparlar. Çünkü onlar, kendi çıkarlarından başkasını düşünmezler ve iyi niyetli değildirler.

Sure, ganimet yaklaşımıyla cihat edilemeyeceğini, hiçbir peygambere bunun yakışmayacağını bildirir. Zira ganimetle güç elde etmek doğru değildir. Dolayısıyla güçlü olmak için esirleri fidye karşılığında serbest bırakma yaklaşımı kınanır. Zira bu yaklaşım, inşaları köleleştirmek ihtimalini de saklı tutar. Cihat, yeryüzünden zulüm kalksın diye yapılır. Bir mümini diğerlerinden ayıran ölçü budur. Ne yazık ki müminler Bedir’de bu yüzden azar işitmiş, Uhud’da bu sebeple yenilmiş, Peygamber (sav)’in vefatından sonra Müslümanların rüzgârı bu nedenle başka yönlere esmeye başlamış ve “Yeryüzünde ağır basıp kesin bir zafer kazanmak için” farklı yollar denemiş, fakat gücün asıl kaynağı her seferinde ihmal edilmiştir. (72)

Bugün emperyalist ülkelerin yeryüzünün enerji kaynakları hususundaki tutumları sömürgecidir. Bunun sonucunda kendi topraklarında çıkan kaynakları kullanamayan, kendi, insanının faydasına sunamayan pek çok zayıf ülke/toplum vardır. (73) Bu ganimet elde etme yarışının bir sonucudur. Buyurgan bir tavırla yeryüzünü bir pasta gibi gören ve hiçbir değer ve sınır tanımaksızın nereden ısıracağına kendisi karar veren bu baskın sömürgeci güçlere karşı dikkat edilmelidir. Bu dikkat müminlere, hayatın merkezine oturtulmaya değer asıl gücün sermaye, madde, sınıf veya ırklar olmadığını telkin eder. Asıl güç, Allah’ın koyduğu ölçüye göre birbirleri üzerinde hak sahibi olan kişilerin iman temeli üzerinde kurdukları kardeşlikleridir. (74) Sorumluluk doğuran kardeşlikleri…

Enfal suresi, Peygamber (sav)’e ve onun şahsında tüm inananlara giriştikleri bu ilk savaşta nasıl davranmaları gerektiğini öğretir. Sure, ona yakışmadığı dile getirilen tavır, merkeze alınarak okunmalıdır. Buna göre inananlara ganimet kültürüyle hareket etmemeleri salık verilir. Ganimet paylaşacağım diye birbirine giren bir topluluk zayıftır. Sure, insanı ganimet elde etmek için savaşmaktan veya zengin olma hayali içinde en yakınlarıyla rekabet etmekten alır, bazı değerlerin korunması uğrunda bedel ödemeye götürür. Zihinleri dünyayı talan etmekten uzaklaştırıp insanın hayatına anlam katar. Zengin olmak, başkalarının hakkı olan şeyleri ele geçirmek ya da o dönemde Arap âdetinde olduğu gibi kahramanlık ve ün kazanmak için savaşılmaz. Allah için savaşılır. Allah için savaşmanın; zulmün ortadan kalkması, adaletin sağlanması gibi mutlaka haklı bir sebebi olur. Bu yüzden Bedir günü kervanın peşine düşmek, ganimet elde etmek, yani dünyayı istemek olarak görülmüştür ki bu doğru bulunmamıştır. Allah onları, zulmü taşıyan kişilerle, yani küfrün ordusuyla karşılaştırmıştır ki bu da ahireti istemektir. Ahireti istemek, yüksek değerler uğrunda savaşmakla olur. Bu yolda kişi, hesabını verebileceği tavırlar içine girmelidir. Müminlerin, ganimet peşinde koşmakla ahireti gözetmek arasındaki farkı öğrendikleri savaş Bedir’dir. Bedir’i büyük yapan ve ona katılanları yücelten en önemli sebeplerden biri de budur. Nihayet elde edilen ganimetler, birilerini zengin yapmak veya zenginliğini arttırmak için paylaşılmaz. Ganimetler, sadece ihtiyaç sahiplerine verilir. Böylece ganimet için savaşmakla fakirler, mazlumlar, ihtiyaç içinde olanlar için, yani adalet için savaşmak birleşir, bütünleşir ve ganimetten faydalanmak bu şekilde meşru hâle gelir. Bu durumda ganimet elde etmekle servet edinmek aynı anlama gelmemelidir. O hâlde bütün yer altı ve yeryüzü kaynakları sadece birilerinin tekelinde bulunmamalı, dünyada ganimet namına ne varsa bunlar öncelikle ihtiyacı olanlara dağıtılmalıdır. Zira sömürü/yağmalama kültürü sadece açgözlü insanların kârıdır. Savaş, ezilen, hor görülen kimsesiz, zayıf ve fakir insanlar için yapıldığında bunun İslamî literatürdeki adı ‘cihad’dır.

Surenin ganimetlerin beşte birini hassaten yetim ve yoksullara diğer kısmını da yine ihtiyaç sahiplerine dağıtmasının sebebi, bu malların onlardan gasp edilmiş olmasıdır. Cihad yoluyla onlardan çalınanlar yine onlara iade edilir.

Bugünkü dünyanın ganimet için savaşanların zulmünden ve onların elinde esir olup köle gibi yaşayanların sorunlarından kurtulması için müslümanların bu ve benzeri değerlerinden haberleri olması gerekir. Çünkü onların teslim olduğu ölçüler, saygı ve merhamet kokan yüksek değerlerdir.

Not: Bu makale “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilerek hazırlanmıştır.

Dipnotlar:

1. Bulundukları yerde ifade ettikleri anlam ve kapsamları açısından bağlamdan onay almayan kavramların kendi aralarında bir konu bütünü oluşturma çabası hata payını artıracaktır.
2. Enfal suresi, 67. ayet. (Diyânet Vakfı Meali)
3. Enfal suresi, 68. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Bu mealde Levh-i Mahfuz şeklinde çevrilen كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ ifadesi farklı meallerde şu şekildedir: “Allah tarafından önceden buyrulmuş böyle bir ilke olmasaydı aldığınız bütün bu (tutsaklar) yüzünden başınıza mutlaka büyük bir azap çökerdi.” (M. Esed Meali); “Eğer Allah’tan, (yanılma ile verilen hükümlerden ötürü azâbetmemek hakkında) bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azâb dokunurdu.” (S. Ateş Meali); “Eğer Allah’ın geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız (fidye) de size her hâlde büyük bir azâb dokunurdu.” (H. B. Çantay Meali); “Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.” (Diyânet Vakfı Meali).
4. “Hiçbir peygamberin yeryüzünde ağır basıp (harp edip) zaferler kazanıncaya kadar (muharip düşmandan) esirler alması (vaki) olmamıştır. Siz geçici dünya malını arzu ediyorsunuz. Hâlbuki Allah ahireti (daha çok ahiret sevabını kazanmanızı, ahireti düşünmenizi) ister. Allah azizdir (dostlarını düşmanları üzerine galip kılandır), hâkimdir (her hâle lâyık olanı hakkıyla ve hikmetiyle bilendir).” (Enfal suresi, 67. ayet. H. B. Çantay Meali); “Kıyasıya girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse, esir almak bir peygamber için yakışık almaz. Siz bu dünyanın geçici kazançlarına talip olabiliyorsunuz, ama Allah (sizin için) sonraki hayatın (güzel/iyi olmasını) murad ediyor: çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen en yüce iktidar sahibidir.” (M. Esed Meali); Burada esir almamanın gerekçesi olarak meallerde garip bir karşılık oluşturulmuş ve zorlu bir meydan savaşı olursa ya da kesin bir zafere ulaşılırsa ancak esir alınabileceği gibi tam olarak anlaşılmayan bir mana ortaya çıkarılmıştır. M. Esed’in bu ayet hakkında yaptığı açıklama şöyledir: “Yani, haklı bir sebebe dayanılarak girilen savaşın sonucu, ürünü olmadıkça. Kur’an’da hemen her zaman olduğu gibi burada da, Hz. Peygamber’e yöneltilen buyruk, zımnen onun takipçilerini de bağlamaktadır. Sonuç olarak yukarıdaki ayet yasa koyucu üslupla bildirmektedir ki, cihad sırasında -yani Din’in ya da (2. sure, 167. notta açıklandığı üzere) özgürlüklerin savunulması için Allah yolunda girişilen savaş esnasında olmadıkça- kimse esir edilemez; bu amaçla tutuklanıp az ya da çok mahsur tutulamaz. Ve dolayısıyla, barış şartlarında, ‘barışçı’ yöntemlerle birini esir almak ve bu yolla ele geçirilen esiri tutmak, alıkoymak bütünüyle hukuk dışı, bütünüyle haramdır. Bu da hangi amaçla olursa olsun, ‘toplumsal bir kurum’ olarak köleliğin, köleciliğin yasaklanması demektir. Kaldı ki, savaşta alınan esirler konusunda bile Kur’an (47:4’de), onların savaş bittikten sonra salıverilmelerini öngörmektedir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Enfal suresi, 67. ayet, dipnot; 72.) Bilindiği gibi o dönemde köleliğin en önemli kaynağı savaştır. Özgürlük için savaşıp insanları bundan yoksun bırakmak Peygamber (sav)’e verilen (47/4. ayette görüleceği üzere) direktifle ortadan kaldırılmıştır. Bir savaşı Allah yolunda cihada dönüştüren saiklerden biri de bu kabul edilmelidir. Esed’in açıklaması, Peygamber (sav)’in esir alamamasıyla yine onun tarafından esirlerin köleleştirilemeyeceği arasında doğru bir açı yakalamakla beraber Bedir savaşı sonunda indiği bilinen ayeti başlangıçta “Kıyasıya girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse” diyerek anlaşılamayan bir şekle sokmuştur. Ayrıca Esed, şöyle diyerek azap tehdidini esirlerin öldürülmesi teklifiyle ilişkilendirir: “Görünüşe bakılırsa bu ayet Bedir’de Müslümanlar tarafından ele geçirilen esirler ve onlara ne yapılacağı hakkında Hz. Peygamber’in ashabı arasında geçen tartışmalarla ilgilidir. Ömer b. Hattâb, geçmişteki kötü davranışlarından ve özellikle hicretten önce Müslümanlara reva gördükleri zulüm ve baskıdan ötürü onların öldürülmeleri gerektiğini ileri sürüyordu; Ebû Bekir ise bunların affedilip fidye karşılığı bırakılmasının iyi olacağını savunuyor ve fikrini, böyle bir hareketin onlardan bazılarının da belki İslam’ın gerçekliğini, üstünlüğünü anlamalarına vesile olabileceği teziyle de pekiştiriyordu. Hz. Peygamber, Ebu Bekir’in savunduğu hareket tarzını benimsedi ve esirleri serbest bıraktı. (Çoğu müfessir, özellikle de -tüm rivayet zincirini vererek- Taberî ve İbni Kesîr konuyla ilgili hadisler kaydetmektedirler.) Ayette, ‘Allah tarafından önceden irade edilmiş (böyle) bir ilke (kitap) olmasaydı Müslümanların başına geleceği’ bildirilen ‘büyük azap’ da açıkça göstermektedir ki esirlerin öldürülmesi gerçekten büyük, ürkütücü bir günah olacaktı.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Enfal suresi, 68. ayet, dipnot; 73.).
5. Sure içinde yer alan şu ayetler, ilk bakışta esirlerin serbest bırakılmasının doğru olmadığına işaret ediyor gibidir: “Allah size, iki topluluktan birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (kuvvetli olan takımı yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.” (7) “Eğer savaşta, onları ele geçirirsen, onları geride kalanlara ibret olacak biçimde cezalandır.” (57) Fakat kâfirlerin ardının kesilmesi talebi, daha ziyade müminleri savaşa teşvik etmek içindir ve bu nedenle esirlerle ilişkisi çok dolaylıdır. Geride kalanlara ibret olacak şekilde cezalandırmak ise savaş durumunda/anında geçerli sert bir tutum olabilir. Ama savaş bittikten sonra geride kalanlarla ilgili bir uygulama değildir. Başka bir ifade ile savaşırken kişi, fidye almayı düşünmeden düşmanı öldürebildiği kadar öldürmelidir. Savaş sırasında fidye almak düşüncesi, doğru dürüst savaşmayı ve düşmanın/küfrün belinin kırılmasını önler. Ama savaş bitip esir aldıktan sonra öldürmek ya da köleleştirmek artık söz konusu edilmemelidir.
6. İlgili rivayetlerde bir azabın inmesi durumunda sadece bundan Ömer (ra)’in kurtulacağı ile ilgili açıklamalar da onun görüşü istikametinde esirlerin öldürülmesi gerektiğine dairdir.
7. Allah, onları öldürün dediği hâlde (Enfal suresi, 12. ayet), bu husustaki rivayetler, Peygamber (sav)’in o kâfirleri öldürmeyip aksine onları esir edindiğine delâlet eder. Binâenaleyh, işte bu bakımdan, Peygamber (sav) için bir günah söz konusu edilmiştir. Eğer mesele ‘yeryüzünde hâkim oluncaya kadar’ şeklinde anlaşılacaksa Râzî, haklı olarak ayetin yeryüzünde hâkimiyet kurduktan sonra da esir almanın caiz olduğuna delâlet ettiğini belirtir. Bu sebeple esir almanın bir günah ve masiyet olduğu hususunda bu ayete tutunulamayacağını açıklar. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 369-373.).
8. Bilindiği gibi Ömer (ra)’in görüşü de esirlerin öldürülmesi noktasındadır ki bu hususta Allah’ın isteğine en uygun ve hikmet açısından en isabetli olanın [(İbn Kayyim (İ’lâmu’l-Muvakıîn)] bu olduğu ifade edilmektedir. (Abduh, Reşid Rıza, Menâr Tefsiri, c. 11, s. 329.).
9. “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed suresi, 4. ayet, Diyânet Meali).
10. Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 4, s. 239-241; Râzî bu konuda “Ben derim ki: Bu söz, Hak Teâlâ’nın, ‘Bundan sonra, ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.’ ifadesinin, tefsir ettiğimiz ayetin hükmüne ilave yeni bir hüküm getirdiği zannını uyandırıyor. Hâlbuki durum böyle değildir. Çünkü her iki ayet de birbirine uygundur. Zira ikisi de, önce yeryüzünde bir hükümranlık sağlanması gerektiğine, esirlere karşı fidye alınmasının daha sonra olacağına delalet etmektedir.” der. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 375.); Ayetin hükmü fidyeli ya da fidyesiz esirlerin serbest bırakılması ile ilgilidir. Dolayısıyla teorik planda fidye karşılığında salıvermenin tek alternatif olmasını yok eder. Yani her anlamda salıvermeyi öngördüğünden köleliğin önünü kapayarak ortadan kaldırmayı amaçlayan ayet budur.
11. Zayıf konudayken fidye alınabilir yaklaşımı, ayetin başı ile uyum içinde değildir. Çünkü burada fidye almak ile yeryüzünde güç kazanmak arasında birbirini besleyen ama eleştiri konusu olan bir ilişki vardır. Ayet, güç kazanmak için fidye almayı kınarken nasıl olurda bu rivayetle zayıflık haklı bir gerekçe oluşturabilir.
12. Burada azabı gerektiren davranışın Peygamber (sav) tarafından değil, sahabelerce işlenmiş olduğuna dair ileri sürülen ve bu şekilde elçiyi kurtarmaya çalışan yaklaşımlar vardır, ama bunlar ayetin üslubuna aykırıdır. Nitekim “Bir Peygambere… uygun düşmez.” denilerek ifade edilen suç her ne ise bunun herkesi ilgilendirecek derecede kabul gördüğü hatta lider olması hasebiyle özellikle Peygamber (sav)’in sorumluluğu altında gerçekleştiği bellidir.
13. (Mukâtil, Tefsîr-i Kebîr, c. 2, s. 117.); Bu anlamda surenin 68. ve 69. ayetlerine verilen mana şu şekildedir: “Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Diyânet Meali); Ganimete “nafile” denilir. Çünkü ganimet, şanı yüce Allah’ın daha önceki ümmetlere haram kılındığı hâlde bu ümmete fazladan helal kıldığı şey¬ler arasında sayılmıştır. Bu hususta Peygamber (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Benden önceki pey¬gamberlere altı husus ile üstün kılındım… (Bunlar arasından birisi de): Ve ganimetler bana helal kılındı.” (Buharî, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 5; cihad ve siyer, 32.); (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 7, s. 577, 578.)
14. Sure içerisinde devam eden ayetler hem ganimetin miktarını hem de sarf yerlerini açıkladığı için bu parantez içi açıklama gereklidir. Aslen, “…De ki: “Bütün ganimetler Allah’a ve O’nun Elçisine aittir…” (Diyânet Meali).
15. Rivayet edildiğine göre Ubâde b. es-Sâmit, der ki: Rasulullah (sav), Bedir’e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, müslümanlardan bir gurup peşlerine takılıp onların arasından yakaladıklarını öldürdüler. Bir kesim de Rasulullah (sav)’in etrafını çevirmişlerdi. Bir başka kesim ise karar-gâhın etrafını dolanmış ve talana koyulmuştu. Allah, düşmanı uzaklaştırıp onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: ‘Nefel (ganimet) bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları uzaklaştırdı ve bozguna uğrattı.’ Rasulullah (sav)’in etrafını çevirenler de şöyle dedi: ‘Bu ganimetteki hak¬kınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Rasulullah (sav)’a düş¬man ansızın herhangi bir zarar veremesin diye onun etrafını kuşatanlar biz¬ler olduk.’ Bu sefer askerlerin karargâhını arkadan dolananlar ve talanda bulunan¬lar da şöyle dediler: ‘Siz ona bizden daha bir hak sahibi değilsiniz. O bizimdir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler biz olduk.’ Bunun üzerine yüce Allah: “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar…” buyruğunu indirdi. Rasulullah (sav) da aradan bir devenin iki sağımlığı arasındaki süre kadar bir za¬man geçmeden ganimetleri aralarında paylaştırdı. Muhammed b. İshâk der ki: Bana Abdurrahman b. el-Hâris ile arkadaş¬larımızdan ondan başkaları Süleyman b, Musa el-Eşdak’dan anlattılar. Süley¬man Mekhul’den, o, Ebu Umame el-Bahilî’den dedi ki: Ben Ubade b. es-Samit’e Enfal’e dair soru sordum, bana şöyle dedi: Biz, Bedir ashabı enfal hakkında anlaşmazlığa düşüp de bu hususta kötü davranınca bu ayet nazil oldu. Allah, onu elimizden aldı ve Resul’ünün eline teslim etti. Rasulullah (sav) da onu eşit bir şekilde paylaştırdı. İşte Allah’tan korkmak (takva) ve Onun Resul’üne itaat etmek ile ‘aramızı düzeltmek’ bu idi. Sahih’de Sa’d b. Ebi Vakkas’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasu¬lullah (sav)’ın ashabı büyük bir ganimet ele geçirdi. Ganimetler arasında bir kılıç vardı. Onu alıp Peygamber (sav)’a götürerek şöyle dedim: ‘Bu kılıcı ba¬na nefel olarak (paylaştırılacak ganimetler arasına sokmadan) ver. Ben, durumunu bildiğin kimseyim.’ dedim. Rasulullah (sav), ‘Onu aldığın yere geri götür.’ dedi. Onu aldığım yere alınan ganimetler arasına bırakmak üzere ge¬ri gittim, fakat bu sefer nefsim beni kınadı. Tekrar ona dönüp şöyle dedim. Onu bana ver. Bana karşı sesini yükselterek ‘Onu aldığın yere geri götür.’ dedi. Ben de onu alınan ganimetler arasına geri bırakmak isteğiyle döndüm. Tekrar nefsim beni kınadı, yine ona dönüp bunu bana ver, dedim. Yine ba¬na yüksek bir sesle ‘Onu aldığın yere geri götür.’ dedi. Bunun üzerine yü¬ce Allah, “Sana enfali soruyorlar…” buyruğunu indirdi. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 7, s. 575-577.).
16. Rivayet olunduğuna göre, Peygamber (sav)’in yanına, içlerinde amcası Abbas (ra) ile Akil b. Ebu Talib (ra)’in bulunduğu yetmiş esir getirildi. Bunun üzerine Peygamber (sav), bu esirler hakkında Ebu Bekir (ra) ile istişare edince o, ‘Bunlar senin kavmin ve akrabalarındır. Onları hayatta bırak. Belki Allah onlara tövbe nasip eder. Onlardan, ashabına güç ve kuvvet kazandıracak fidye al.’ dedi. Ömer (ra) de bunun üzerine ayağa kalktı ve ‘Onlar seni yalanladılar ve seni yurdundan çıkardılar. Binâenaleyh onları öne çıkar ve boyunlarını vur. Çünkü onlar küfrün ileri gelenleridir. Üstelik Allah seni fidye almaktan müstağni kılmıştır. Bundan dolayı. Ali’ye Akît’i, Hz. Hamza’ya Abbas’ı, bana da akrabam olan falancayı öldürme müsaadesi ver de, onların boyunlarını vuralım.’ dedi. Peygamber (sav) de ‘Allah birtakım insanların kalplerini yumuşatır ve onların kalpleri sütten daha yumuşak olur. Yine Allah birtakım kimselerin kalplerini sertleştirir ve onların kalpleri taştan daha sert olur. Ey Ebu Bekir, sen tıpkı İbrahim (as) gibisin. Çünkü O, ‘…Kim bana uyarsa o bendendir, kim bana karşı gelirse (o da senin merhametine kalmıştır), şüphesiz sen bağışlayan, esirgeyensin.’ (İbrahim suresi, 36. ayet. S. Ateş Meali) demişti. Yine sen tıpkı İsa (as) gibisin. Zira O, ‘Eğer onlara azâbedersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hüküm ve hikmet sâhibisin!’ (Mâide suresi, 118. ayet. S. Ateş Meali) demişti. Ey Ömer, sen de tıpkı Nuh (as) gibisin; zira O şöyle demişti: ‘Nûh dedi ki: “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bırakma.’ (Nuh suresi, 26. ayet. S. Ateş Meali) Keza sen, Musa (as) gibisin, çünkü O, ‘…Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalplerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar!’(Yunus suresi, 88. ayet. S. Ateş Meali) demişti.’ buyurdu. Neticede, Allah’ın Resulü, Ebu Bekir (ra)’in görüşüne meyletti. Rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav), Ömer (ra)’e ‘… (Ona künyesiyle hitap ederek) Sen bana amcam, Abbas’ı öldürtmemi mi teklif ediyorsun?…’ dedi. Bunun üzerine Ömer (ra) ‘Vay Ömer’in hâline, anası ona ağlasın, onu kaybetsin!’ demeye başladı. Rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Revâha (ra) da, o esirlerin, odunu bol bir ateş üzerinde yakılmalarını teklif etti de, bunun üzerine Abbas (ra) ona: ‘Sen, sıla-i rahmi kestin.’ demişti. Yine rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) ‘Onlardan fidye almadan veya boyunlarını vurmadan hiçbirini bırakmayın!’ dedi. İbn Mesud (ra) diyor ki: ‘Ben Süheyl İbn Beydâ hariç. Zira ben onu, müslüman olduğunu söylerken duydum…’ dedim. Bunun üzerine Allah’ın Resulü sustu, benim de korkum şiddetlendi. Daha sonra da Allah’ın Resulü, ‘Süheyl İbn Beydâ hariç!’ dedi…’ Ubeyde es-Selmanî’den de, Allah’ın Resul’ünün, ashabına şöyle dediği aktarılmıştır: ‘İsterseniz onlardan öldürünüz; isterseniz, onlardan fidye alınız, fakat sizden de onların sayısınca şehit düşer.’ Bunun üzerine ashab, ‘Hayır, biz fidye alırız.’ dediler. (Böyle diyenler), Uhud’da şehit oldular. Esirlerin fidyesi yirmi; Abbas’ın fidyesi ise kırk okiyye idi. Muhammed İbn Şîrîn’den, onların fidyelerinin yüz okiyye olduğu rivayet edilmiştir. Bir okiyye, kırk dirhem (gümüş) veyahut da altı dinar (altın)dır. Rivayet olunduğuna göre ashab fidyeyi alınca, işte bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Bunun üzerine Ömer (ra), Allah’ın Resulü (sav)’nün yanına girdi; bir de ne görsün, Allah’ın Resulü (sav) ve Ebu Bekir (ra) ağlıyorlar! Ömer (ra), ‘Ya Rasulullah, bana da söyle eğer ağlayabilirsem ben de ağlayayım. Yok, ağlayamazsam, ağlamaya çalışayım…’ dedi Buna karşılık Peygamber (sav): ‘Ben, ashabımın fidye almasından dolayı, onlara ağlıyorum.’ Yakınındaki bir ağacı kastederek, ‘Bana, onların azabı şu ağaçtan daha yakın olarak gösterildi. Şayet bir azab inecek olsaydı, Ömer ve Sa’d b. Muâz hariç, hiç kimse kurtulamazdı.’ dedi. İşte ayetin sebeb-i nüzulü hakkındaki bu rivayetler üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 369, 370; İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ani’l-Âzîm, c. 4, s. 32, 33; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 8, s. 94-98; (Abduh, Reşid Rıza, Menâr Tefsiri, c. 11, s. 306-308.); Yukarıda eğer esirleri öldürürlerse onlar sayısınca şehit düşeceklerini bildiren haberlerin Peygamber (sav)’i bu hatadan beri kılmak adına bu bahislere sonradan eklendiğini düşündürmektedir.
17. Fidyelerin geri verilmemesi, bütün esirlerin fidye karşılığında serbest kalmasıyla ilgilidir. Yani hepsi serbest kalınca, onların köleleştirilmesi ihtimali yok olmuş böylece azabı gerektirecek bir konu kalmamıştır.
18. Savaşı müteakip bu esirlerin Medine’de bir süre bekletildiği ve fidye ödemelerinin gecikmesi sebebiyle söz konusu durumun bunlara evlerinde bakan müslümanlara mali külfet yüklediği de ifade edilmiştir. (S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 3, s. 535.); Bu yaklaşım, sure içerisinde herhangi bir ayetten destek almaz.
19. Aslen, “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler, Allah’a ve Resulüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Resulüne itaat edin.’ ” (Diyânet Meali)
20. Bedir savaşının gerekçesini oluşturan bu yaklaşım, olağanüstü güzeldir. Mekke’de kâfirlerin arasında elçi ve müminler varken cihada izin verilmemiş, savaşmak üzere yola çıkan kâfirler bir araya geldiğinde buna müsaade edilmiştir. Bedir savaşı bu yönüyle de örnek bir cihaddır.
21. Dikkat edilirse ganimetlerin taksimi hususu, savaş konusu bitmeden anlatılır. Ayrıca ilk ayette de ganimetlerin taksimi bütünüyle elçiye bırakılmıştır. Surenin bir bütün olarak indiği düşünülürse bu yaklaşım, vakıa olarak değil ama metin içinde ilgili bahsin geçtiği yer açısından niçin ve kimin için savaşılacağı konularında müminleri eğitmek açısından bir hayli, dikkat çekicidir. Buna göre cihad, vakıada gerçekleşmeden önce kişide bu şekilde bir bilinç uyandırmalıdır.
22. Allah’ın önceden hükmünü verip takdir ettiği şey, ayette açıklanmaktadır. Dolayısıyla bu hususta başka açıklamalara gerek duyulmamalıdır.
23. M. Esed, 69. ayet hakkında “O hâlde, savaşta ele geçirdiğiniz şeyler için (yalnız) helâl olanları kullanın ve Allaha karşı sorumluluk bilinci taşıyın: (hem de şu gerçeği hep akılda tutarak) Allah çok esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.” diyerek mealde anlam olarak ganimetin helal olanı farkını gözetmiştir. Bu yaklaşım, esirler karşılığında alına fidyelerin yenilmemesi düşüncesini doğurur. Fakat Peygamber (sav) ve ashabının bu şekilde davrandığına dair bir rivayet bilinmemektedir. Ayrıca Muhammed suresi 4. ayette de eğer alındıysa bu tür fidyelerin yenilmesinde bir beis olmadığı açıklanmıştır.
24. Ayet, kişileri imanın kendilerini sorumlu tuttuğu yolda fedakârlık yapanlarla yapmayanlar arasındaki farkı görmeye davet eder. Bu, müminlerin gözünde ganimet elde etmeyi ve onun taksimini değersiz kılan bir farktır.
25. Esir kelimesi, e-s-r kökünden isar anlamında kayış demektir. İsar, bağlamak demektir ve savaşta yakalanan askerlerin kaçmaması için kullanılmıştır. Sonra savaşta ele geçirilen herkes için bu kelime -eli kolu bağlanmasa bile- (esir) kullanılır olmuştur. (Abduh, Reşid Rıza, Menâr Tefsiri, c. 11, s. 301.)
26. Râgıb el-İsfehâni, Müfredat, s. 615.
27. Burada Fetih suresinin 18-21 ayetleri hatırlanmalıdır.
28. Câbirî, Taberî’den naklen Ebu Bekir (ra)’in hilafeti döneminde Halid b. Velid (ra)’in kabilelerden müteşekkil ordunun önünde ganimete bakış açısını resmeden şu konuşmayı yaptığını bildirir: “Yemekleri görmüyor musunuz ki toprak kadar bol. Yemin olsun ki, eğer Allah yolunda cihat ve yüce Allah’a çağırmamız gerekmeseydi, savaşlar ancak geçinmek için yapıldığı takdirde dahi bu bolluk memleketine sahip olmak, açlık, zorluk ve katlanmakta olduğunuz bu ağır hâli başkalarına yükletmek ve bu yurda sahip olmak için onlarla savaşmak gerekir.” (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 334, 335.); Bu ifadeler, bir geçim vasıtası edinilmemesi gerektiği ile ilgili olarak İslam’ın ganimete yüklediği farklı anlamın bu aşamada henüz müslümanlar nezdinde kaybolmadığını göstermektedir.
29. Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 97-99.
30. Kasas suresi, 57. ayet. (Diyânet Meali).
31. Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 203-210.
32. Bu anlamda I. ve II. Dünya savaşları, belli bir açıdan ganimet savaşları olarak da adlandırılabilir.
33. Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 194, 195.
34. Câbirî, “Peygamber (sav)’in (hicret sonrası) Kureyş’in ticaret kervanlarını engellemesi ganimet elde etme dürtüsüyle ilgili değildi. Kureyş’i teslimiyete ve İslam’a girmeye yöneltmek içindi.” der. Hatta elçinin kendisine teklif edilen pek çok maddi ayartmayı reddettiğinden ve onun tamah ve heves değil, ileti (mesaj) sahibi biri olduğundan bahseder. Bununla beraber beşeri hayatın tabiatının başarı için bazı araçları zorunlu kıldığı ve bu anlamda ganimetin Medine’de doğan yeni devletinin maddi varlığına ve iktisadî aklına girmesi gereken temel bir parça olduğunu ifade eder. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 219, 220.)
35. Enfal suresi, 5-8. ayetler. (Diyânet Vakfı Meali)
36. Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 218, 219.
37. Bu anlamda kılıçla veya kılıç korkusuyla Müslüman olanların gerçek müminlere dönüşmesinin, yani kabile ve ganimet anlayışından inanç ümmetine inkılabın her şekilde zaman isteyen bir süreç olduğu üzerinde durulmuştur. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 236, 239.)
38. Çoğunlukla deve ve koyunlardan oluşan kabile gelirlerinden müteşekkil ilk ganimetlerin sonradan büyük fetihler marifetiyle süreç içerisinde sayı ve nitelik açısından çok farklı bir şekle büründüğünü de hatırlamak gerekir. Köklü uygarlığa sahip büyük devletlerin hazineleri, kentlerin yığınakları, altın ve gümüşlerin yanısıra tarla ve bahçelerin gelirleri ve bütün bunların tetiklediği göçler, bir zaman sonra bedevilikten (göçebelikten) yerleşik hayata (uygarlığa/hadârîliğe) geçişi de hızlandırmıştır. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 338, 339.).
39. Abdullah b. Mesud (ra)‘un okuyuşuna ve buradan hareketle bir görüşe göre (İkrime) buradakiعَنِ an harfi cerriمِنْ min manasındadır. Buna göre ayet “Senden ganimetlerden istiyorlar.” anlamındadır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 239.)
40. Ganimetin beşte biri Allah’a ve Resul’e; yakın akrabaya, yetimlere, ihtiyaç içinde olanlara ve yolda kalmışlara aittir. Bu sarf yerleri, içtihatla genişletilebilir. Mesela yolda kalmış olmanın ilim yolunda çaba sarf eden kişileri de kapsayacağı düşünülebilir. Fakat özellikle Ömer (ra) döneminde Medine’ye gelen miktarlar o kadar artmıştır ki, O’nun Divânu’l Atâ (maaş divanı) denilen bir liste/divan/sicil/defter tutturmaya başladığı ve bu listede Peygamber (sav)’e yakınlığı ve İslam’a girişteki önceliği (sabıka) dikkate alınarak yer verilen kişi adlarının tespit edildiğinden bahsedilir. Peygamber (sav) ve Ebu Bekir (ra)’in uygulaması, gelen her ne varsa hemen hepsinin dağıtılmasıdır. O dönemlerde toplanan mallar, ihtiyaç sahiplerine dağıtılıp bitirilirdi. Nitekim ganimet mallarının bekletilmeden hemen dağıtılması ile ilgili olarak Ali (ra)’nin Ömer (ra)’e aynı tavsiyede bulunduğu nakledilir. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 346-353.); Anlaşılan odur ki hemen herkes bu Medine’ye gelen/gönderilen ganimet mallarından istifade etmiş/ettirilmiştir.
41. Peygamber (sav)’in yaşadığı dönemde ganimet hususunda hâkim olan anlayış Enfal suresi bağlamında budur. Onun vefatından sonraki gelişmeler de yine buradan hareketle değerlendirilmek durumundadır.
42. Burada 1/5 dışında geri kalan ganimetin taksiminin de yine elçinin inhisarında olduğu hatırlanmalıdır. Hatta Ömer (ra) döneminde fetih hareketleri sırasında ele geçirilen pek çok yerin dağıtımında da yine devlet başkanının veya onun belirleyeceği bir komisyonun insiyatif kullanmasının gereği ve önemi bu ilke çerçevesinde gündeme gelecektir.
43. Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 331-333.
44. Ne yazık ki bilgi edinmenin kitaba dayalı olduğu dönemlerde dahi bu farkın anlaşılması yeterince hızlı ve açık bir şekilde gerçekleşmemektedir.
45. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 239, 240.
46. Bunun üzerine ayet iner. Fakat bu görüş, müslümanlar arasında meydana gelen münakaşa ve çekişmeyi yok saydığı için zayıf görülmüştür. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 240.)
47. Normal şartlarda müminlerin tehdit edilmesi, anlamlı değildir. Büyük azap büyük suça aittir ve burada olayı büyüten Mekke’de geçen 13 seneden sonra müminlerin ganimetle güçlenecekleri ihtimalini düşünmeleri olmalıdır. Çünkü bu yaklaşım ahiretle dünya arasındaki dengeyi dünya lehine bozar. Bu denge dünya lehine bozulduğunda uğrunda savaşılan bütün değerler tuz-buz olur.
48. Ebu Bekir (ra), gelen ganimetleri hiç bekletmeden ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır. Öldüğünde beytülmali güvenilir bir heyetle birlikte açan Ömer (ra)’in ganimet namına yanlışlıkla yere düşmüş tek bir dinar bulduğu aktarılır (İbnu’l-Esîr). İki yıl dört ay gibi az bir dönem halifelik yapan Ebu Bekir (ra) dönemi, Peygamber (sav)’in bıraktığından çok farklı değildir. Ömer b. Hattab (ra) döneminde fetihler sonrasında Irak, İran, Suriye, Mısır ve Afrika ganimetlerinin merkeze, yani Medine’ye gönderilen payı, ayette belirlendiği şekliyle yine beşte birdir. Ancak Câbirî’nin Yakubî Tarihi’nden naklettiğine göre sadece Kadisiye savaşı ganimetlerinde piyade payı yedi bin yüz, atlının ki ise bunun iki katıdır. Yeni tarihçilere göre savaşa katılanların sayısı sekiz bindir. Merkezin payının en az on milyon, en fazla ise altmış milyon dirhemi bulduğu belirtilir. Bu tek bir savaşın getirisidir. Buna savaşçı ve komutan olarak savaşa katılan Medinelilerin aldıkları payları da eklemek gerekir. Rasulullah (sav)’ın ashabından Kadisiye’ye katılan Bedir ehlinden yetmiş, Rıdvan (Hudeybiye) bey’atine ve Mekke’nin fethine katılan yüz yirmi ve bunlar dışında diğer yüz kişiden daha bahsedilir. Bunun yanısıra Sevad’a (Dicle ile Fırat arası) konulan haraç ilk yılında seksen milyon dirhem, Kâbil haracı yüz yirmi milyon, Amr b. As’ın komutasında fethedilen Mısır’dan yapılan tahsilat on dört milyon dinar (yüz kırk milyon dirhem)dı. Bu anlamda Ebu Bekir (ra) ile Ömer (ra) dönemleri arasındaki fark mukayese edilebilir gibi değildir. Hatta Câbirî, Makrizî’den naklen verdiği örneklerle de Ömer (ra) döneminde merkeze getirilen/gönderilen ganimet paylarının o güne kadar karşılaşılmayan derecede yüksek olduğu ve şaşkınlık oluşturduğunu belirtir. Bu miktarlar o dönemdeki Bizans ve İran gibi büyük devletlerin bütçeleri açısından kayda değer kabul edilmeyebilir. Ama burada bütün ihtiyaçlarını kendisi görüp sadece ganimetten pay almayı bekleyen ve kabilelerden oluşan bir ordu, ödeme yapacağı memurları olmayan bir devlet ve harcama yapılacak zirai, vs. herhangi bir projesi bulunmayan bir yapı söz konusudur. Şüphesiz bütün müslümanlar nezdinde Hulefa-i Râşid’in dönemi, pek çok açıdan “erdemli devlet” örneklerinin bulunduğu önemli bir evredir. Ne var ki bütün bu anlatılanlar, ganimetin iktisadi bir etken olarak gitgide müslümanlar üzerinde oynadığı ve oynayacağı rolü anlamaya yardım edecek bilgiler olarak görülmelidir. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 340-346.).
49. Ganimet gelirlerinin, fey ile birlikte devletin vaz geçilmez gelir kaynakları arasına girmesinin ve ardından dağıtılmaya başlayan maaşın sürekliliğini sağlayan vazgeçilmez bir unsura dönüşmesinin Ömer (ra)’den sonra başladığı ifade edilir. Ayrıca verilen atâların Peygamber (sav)’e yakınlık ve İslam’a giriş önceliğine göre sıralanmasının zaman içerisinde servetin belli ellerde toplanmasına yol açtığı üzerinde durulur. Ömer (ra)’in ömrünün sonlarına doğru bu tehlikeyi gördüğü ve eğer imkân bulursa herkese eşit dağıtılacak belli bir miktar atâdan bahsettiği nakledilir. Onun Kureyşlilerin Medine dışına çıkmasına izin vermemesinin veya valilerin tayin olduktan sonra artış gösteren mallarının yarısına el koymasının bir sebebinin de bu tehlike olduğuna işaret edilir. Bu tedbirlerin ganimetle gelen lüks hayat tarzına bir müdahale olduğunda şüphe yoktur. Ama bütün bu tedbirlerin, ortaya çıkan sorunları yeterince çözdüğü de söylenememiştir. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 356-360.); Câbirî’nin çeşitli kaynaklardan aktardığı bilgilere göre Osman (ra) zamanında zenginlik ve lüks had safhaya varmıştır. Zübeyr b. Avvam (ra), Talha b. Ubeydullah (ra)’ın Sa’d B. Ebi Vakkas (ra), Zeyd b. Sâbit (ra), Abdullah b. Mesud (ra), Habbab b. Irs (ra), Mikda b. Esved (ra) gibi sahabelerin –ki bunların bir kısmı cennetle müjdelenen şura ehli kişiler arasındadır– geriye bıraktıkları çok fazla para ve maldan bahsedilir. (Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 367-368.)
50. Yani asıl güç, onları kardeş ve birbirlerine karşı sorumlu kılan imandadır. Burada birbirleriyle hakkı savunmak hususunda anlaşmış insanlardan müteşekkil bu güç vurgusu, akrabalık ilişiklerinin sağladığı avantaja feda edilmemelidir. Nitekim yakın akraba ilişkilerinin ciddiye alındığı başka pek çok sure içeriği mevcuttur. Ancak cihat ortamında gerekli olan yakınlığın akrabalıktan çok daha fazlasını gerektirdiği de unutulmamalıdır.
51. “…Siz bu dünyanın geçici kazançlarına talip olabiliyorsunuz, ama Allah (sizin için) sonraki hayatın (güzel/iyi olmasını) murad ediyor…” (Enfal suresi, 67. ayet. M. Esed Meali)
52. M. Esed, Kur’an Mesajı, Enfal suresi, 66. ayet, dipnot; 71.
53. Esirlerle ilgili olarak Ebu Bekir (ra)’in güç kuvvet kazanmak kastıyla fidye alınmasını önerdiği bildirilir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 373.); Şüphesiz onun fidye ödenmediği takdirde esirlerin köleleştirmesinden yana olduğu da söylenemez. Ancak bu şartın sonuç itibariyle fidyesi ödenmeyen kimsenin köle edinilmesini doğuracağı da o dönem açısından bir vakıadır.
54. Enfal suresi, kardeşlik bağlarının zedelenmesine izin verilmemesi gerektiğini ısrarla vurgular. Ganimet elde etmenin ve hayata bu gözle bakmanın bir süre sonra bu bağları zayıflatıp ihtilafları çoğaltacağı bellidir. Öyle de olmuştur. Yani bu surenin uyarıları, fetihleri takip eden zenginlik yıllarında unutulmuştur. Zira ganimet peşinde koşmak paylaşmayı azaltır, Bencillik kardeşliği öldürür, hayatın cazibesi ölüm korkusunu artırır. Fedakârlık yok olur. Bu durumda Allah’tan söz edildiğinde kalplerin titremesi, yani adalet ve özgürlük konularında hassasiyet gösterilmesi beklenemez. Aç ve açıkta kalma korkuları çoğalır. İnfak azalır. Allah’a güven kalmaz. Allah’a güvenin sarsıldığı yerde insanlar çalmaya ve çırpmaya başlarlar. Böylece hakkın ve adaletin rüzgârı gider, zayıflık baş gösterir. Bütün bunların sorumlusu hayata ilkeli yaklaşmayı terk etmektir. Bir peygambere güçlü olmak için esir edinip fidye almak yakışmaz. Çünkü peygamberler insanları özgürleştirmekle görevlidirler. Müminlere de güçlü olmak için esir edinip fidye almak yakışmaz. Güç, Muhacir ve Ensar arasındaki sıkı kardeşliktedir. Bu kardeşliği sağlayan iman, onlara kendilerinden çok daha güçlü ama kötü insanlarla baş edebilmeyi mümkün kılmaktadır.
55. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 371.
56. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 373.
57. Ayrıca ayette vurgulanan üstünlük gerekçesi de Allah’ın başından beri kullarından istediği ilkeli duruşa terstir. Müminlerin üstünlüğü, imanlarında ve buradan hareketle Allah’a itaatte, yani onun ilkeleri doğrultusunda ortaya koyacakları bir sorumluluk/kardeşlik düşüncesinde aranmalıdır.
58. Yeryüzünde ağır basmaktan kasıt, yeryüzünde şânı yücelene, kuvvet ve egemenliğini gerçekleştirmek suretiyle ağır basıncaya kadar şeklinde anlaşılmıştır. (Abduh, Reşid Rıza, Menâr Tefsiri, c. 11, s. 301.)
59. وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ “Allah, mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibidir.” ayeti, haklı olarak “Eğer siz ahireti isterseniz düşmanlarınız size galip gelemez.” anlamında ele alınmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 375.).
60. Cahiliye devrinden itibaren Arap örfünde cari olan uygulamaya göre ordu kuman¬danının elde edilen ganimetin dörtte biri¬ni kendine ayırdığı, umumi yağma¬dan önce ele geçirilen şeyler ve bölün¬mesi mümkün olmayan malların da ona ait sayıldığı belirtilir. (İslam Ansiklopedisi, “Ganimet” mad., c. XIII., s. 351-354.); Kur’an’da ganimetlerin Allah’a ve Elçisine ait olduğu ifade edildikten hemen sonra aynı ayet içinde “Siz, (gerçekten) inananlar iseniz, Allah’tan korkun (sorumluluklarınızı unutmayın), aranızı (kardeşlik bağlarınızı/ilişkilerinizi) düzeltin, Allah’a ve Elçisine itaat edin!” (1) denilir. Devam eden ayetteki şu başlangıç ifadesi de مَا كَانَ لِنَبِىٍّ “Bir Nebi için olmaz, düşünülemez, yakışık almaz, uygun düşmez” (67) ganimetlerle ilgili bir tavra işaret eder. Burada ganimetler, ihtiyaç içinde olanlara tahsis edilerek kişisel mülk olmaktan çıkarılmış ve bu yolla zengin olmayı düşünmek ya da bu zengin olma amacıyla haksız gerekçeler üreterek başkalarına zarar vermeye çalışmak da kınanmıştır.
61. Siret kitaplarında konu hakkında verilen bilgilerden hareketle Peygamber (sav)’in Bedir’den Medine’ye beraberinde esirlerle geldiği anlatılır. (İbn Hişam, Siret, c. 2, s. 382-392.); Bu bilgiler ışığında ilgili ayetlerin şehirde ganimet taksimi yapıldıktan sonra indiği düşünüldüğünde dünya menfaatine ilişkin kınama konusunun esirler karşılığında elde edilecek kazançla alakalı olduğu ortaya çıkmaktadır.
62. “Siz geçici dünya malını arzu ediyorsunuz.” ifadesinde yer verilen ‘dünya malı’ndan maksadın esirlere karşı alınan fidyeler olduğu açıklanmıştır. Dünya mal ve menfaatinin عَرَضَ الدُّنْيَا şeklinde “araz” kelimesiyle ifade edilmesi de çok manidar bulunmuş ve buna göre dünya malının sebatlı ve devamlı olmadığı üzerinde durulmuştur. Arazlar, maddelere arız olup o maddeler devam ettikleri hâlde, onlar o maddeden silinip kayboldukları için dünya malının da bu şekilde sanki önce ortaya çıkıp, sonra da ortadan kaybolan arızî bir şeymiş gibi düşünüldüğü açıklanmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 375.)
63. Eğer Bedir esirleri köleleştirilip satılsa ve buradan maddi kazanç elde edilseydi, tarih insanları köleleştiren bir elçiden bahsedecek ve bu durumda onlara büyük bir azap dokunacaktı. Çok şükür ki buna mahal kalmamıştır.
64. Burada sahabelerin öldürmeyip esir almalarının kınanmış olabileceği düşünülse bile, sonuçta engellenmeye çalışılan, yani büyük azaba konu olan şey, esirlerin köleleştirilmesi ihtimalidir.
65. Rivayet olunduğuna göre Ashab, ganimetlerden uzak durup, onlara el uzatmayınca bu ayet nazil olmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 11, s. 376, 377.); Ashabın azap uyarısını dikkate alarak ganimetlerden uzak durması, cihadın amacı ve ganimet elde etmek konusunda yeterince şuurlu davrandığını ve esirlerden elde edilen fidye de dâhil olmak üzere bütünüyle ganimetten el çekmeleri üzerine bu ayet indirilmiştir. Bu da gösterir ki amaç ganimetin yenmesini engellemek değil, müminlerin niyet ve bilincini sağlam tutmaktır. Nitekim daha önce onlar açısından fidyenin haram kılındığına dair şeri bir hükmün varlığı da bilinmemektedir.
66. Allah’ın bu durumda esirlerin katledilmesine izin vermediği de belirtilmiştir. (Abduh, Reşid Rıza, Menâr Tefsiri, c. 11, s. 303.)
67. Enfal suresindeki ayetin Nebi (sav)’ye esir almayı yasakladığı hatta bu anlamda 67. ayetin “Hiçbir peygamber esir almamalıdır.” şeklinde genel bir prensip vazettiği dile getirilir. (M. Okuyan, Kısa Surelerin Tefsiri, c. I, s. 225.)
68. Eğer yeterince doğru anlaşılsaydı normal şatlarda Muhammed suresinin 4. ayetinin köleliğin kaynağını kuruttuğu dile getirilmeliydi. Fakat Enfal suresinin 67. ayetinde ifadesini bulan azap sebebi dikkate alınırsa bu yasağın Muhammed suresinden daha önce dile getirildiği anlaşılır. Bilindiği gibi köleliğin asıl önemli kaynağı savaştır. Peygamber (sav), girdiği hiçbir savaşın sonunda bu köleleştirme uygulamasına başvurmamıştır. Fidye alarak veya almayarak bütün esirler serbest bırakılmıştır. Dolayısıyla kaynak bir daha canlanamayacak şekilde kurutulmuştur. Kölelerin ahlaken ve hukuken korunduğu ve köleliğin; kefaret, mukâtebe ve infak gibi yollarla yok edilmesinin amaçlandığı ancak bunun nedense bir türlü gerçekleştirilemediği de bir vakıadır.
69. M. Esed, ayete şu anlamı vermiştir: “O hâlde, savaşta ele geçirdiğiniz şeyler için (yalnız) helal olanları kullanın ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyın: (hem de şu gerçeği hep akılda tutarak) Allah çok esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.” Bu mana, “Esirlerden aldığınız fidyeleri bırakın, ganimetten arta kalanları, yani sadece size helâl kıldıklarımızı yiyin.” şeklinde anlaşılmaktadır. Hâlbuki devam eden ayet esirlere “…o sizden alınan şeylerden daha güzelini bahşedecektir size…” denilir ki buradan serbest bırakılanlardan alınan fidyelerin geri verilmediği anlaşılır. Zaten azap tehdidi sonrasında sahabelerin duraksamalarına rağmen helâl açıklaması sonrasında rahatladıkları bilinir. Nitekim onların aldıkları fidyeleri geri verdiklerine dair bir bilgi de yoktur. Buna göre ayetin anlamı, “Artık aldığınız ganimeti helâl olarak afiyetle yiyin…” şeklinde verilmelidir.
70. Tam burada Muhammed suresinin ilgili ayeti de hatırlanırsa maksat daha da iyi anlaşılacaktır. Muhammed suresi, esirleri fidye alarak veya almayarak serbest bırakmayı tek yol olarak gösterir. Oysa Enfal suresinde fidye ödenmediği takdirde kişi esir olarak kalır. Esir olarak kalmanın adı, bir açıdan da o kimsenin satılması, yani köleliktir. Bu ihtimal, insanları özgürleştirmeyi amaçlayan bir dinin uygulaması olamaz. İşte azap tehdidinin sebebi budur. Bu anlamda insanları yaşatmak için seferber olan bir dinin, müntesipleri elinde tam tersine kişileri öldürmek adına yapılan yorumlama çabalarına şaşırmamak elde değildir. Azap tehdidinin köleleştirmeyle bu derece sıkı bir ilişki içinde olduğu yeterince doğru anlaşılsaydı, köleliğin kökünün çok daha önce müslümanlar tarafından kazınması mukadder olabilirdi. O dönemde esir edinmek köleliğe giden yolun başlangıcıydı. Dolayısıyla esir edinmemek yani, onları ne olursa olsun serbest bırakmak gerekiyordu.
71. Ümmetin buradaki sorumluluğu cihat sonrası alınan esirlerin artık asla köleleştirilemeyeceğidir.
72. Bu nedenle Enfal suresinin anlamının müslümanların gündeminden hiç düşmemesi gerekir.
73. Bu ülkelerin bir kısmının sömürge valileri tarafından yönetildiği de gözden uzak tutulmamalıdır.
74. Bu nedenle sömürgeci güçler, önce bu kardeşliği yok etmeye çalışırlar.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');