Sosyal Medya

Makale

Dünya Değişir Mi?

Bir teslimiyetin, bir korkunun dışa vurumudur: Bu dünyayı değiştirmek sana mı kaldı kardeşim? Ardından sen kimsin ki dünyayı değiştireceksin! Son günlerde yeniden nükseden bütün dünya bize karşı, nasıl karşı duracağız? Bu deliliktir… Gibi yargılara rastlıyoruz. İnsanın kendisine olan güveni kaybolduğunda başkasına olan güveni de kalmıyor.

Hâlbuki tarih bizim korkularımızdan kurtulmamızın şahidi olarak orada öyle durmaktadır. Ders alınması ve gereğini yapabilmenin zemini olsun diye hafızadaki yerini almış ve size bir öğretmen edası ile parmağını uzatarak; kendine güvenirsen sen de bu kahramanlar gibi dünyayı değiştirebilirsin, der.

Meşhur bir deyim vardır: ‘Korkunun ecele faydası yoktur.’ Ölüm vakti gelip çattığında o anı erteleyecek başka bir güç yoktur. Bu tarihin şahitliğinde apaçık bir gerçek olarak gözlerimize sokulacak düzeyde orada durmaktadır. Görmek isteyene tabi ki…

Bir şey bir kez gerçekleşmişse onu bir daha gerçekleştirmenin önünde herhangi bir engel yoktur. Peygamberler, insanların tam da ‘bu makûs talihimiz bizim kaderimiz’ dediklerinde ortaya çıkmış ve o değişmez denilen ‘makûs talih’ değiştirilmiştir. Yani yaratılmış evrende mutlak herhangi bir şey yoktur. Mutlak olan sadece Allah’tır. Bu yüzden meydana gelen olayları veya kalıcı gibi görünen şeyleri, iktidarları, yaşam tarzları, bilimsel teknolojik gelişimleri aşarak onları değişime zorlamak her zaman mümkündür. Bu insanlık tarihinde defalarca gerçekleşmiştir. Bugünde gerçekleştirilebilir. O yüzden bugün dünyayı hegemonik bir yapıya dönüştüren güçler en zayıf noktada duruyorlar.

Değişimin ayak seslerini duydukları için korku ile panik yapıyor ve hata üstüne hata işliyorlar. Ecel, ne bir saniye ertelenir, ne de bir saniye erkene alınır. Vakti gelen gidecektir. Ama bu vaktin gelmesi onun yerine ikame edilecek olanın orayı hak edecek bir vasatı inşa etmesi de kaçınılmaz olandır.

O zaman bu dünyayı nasıl değiştirebiliriz?

Değişime inanan kişi veya kişilerin öncelikle kendi nefislerindeki şeyi bu değişime uygun bir şekilde değiştirmeleri ve güveni ön planda tutarak Allah’a olan bağlılıklarının bu değişimin mihver boyutunu oluşturduğunu unutmamalarıdır. Onlar, dünyayı değiştirecek yerde kendilerini ve kendi eksenlerinde olup biten şeyleri değiştirmeye çalışarak dünyanın değişimini sadece tetiklerler. Ama bu değişimin bazı temel prensipleri olduğu gözardı edilemez!

Nedir o prensipler diye aklınızdan geçirdiğinizden eminim?

Aslında bu prensipleri kime sorsak kendiliğinden hemen söyleyebileceği temel şeylerdir. Tarihte de bu değişimi yapan tarihsel Aktörlerin/Kahramanların/Nebilerin ortak özellikleridir. Bu kötü gidişatı hak etmiyoruz. Bunun değişmesi şarttır. Bu temel yargı üzerine neyle değiştirilmesi gereklidir, sorusu sorulur. Ve buna ya gökten inen vahiy ile cevap bulunur. Veya daha önce gönderilmiş vahye yeniden dönülerek oradaki temel değerleri eksene alarak bu değişim başlatılır.

Birinci ilke: Kararlılık…

İnsan, bazı şeyleri değiştirme arzusunu kararlılıkla gündemine aldığında o şeyi değiştirecek zemini inşa konusunda birinci adımı atmış sayılır.

İkinci ilke: İstikrar…

Karşılaşacağı sorunlar veya baskılara direnerek bu kararlılığını istikrara kavuşturmalı ve sorunların nasıl kendiliğinden yumağından çözülen iplik gibi çözüldüğünü görecektir.

Üçüncü ilke: Güven

Buna iman da diyebiliriz. Bir kere eyleme dönüştürdüğümüz ahlaki ilkelerin insanlığın kurtuluşu için elzem olduklarına güvenmeliyiz. Bu güven bizi istikrara ve kararlılığa taşıyacaktır.

Dördüncü ilke: Teslimiyet…

Bu teslimiyet hem o ilkelerin sahibine ve hem de bu ilkeleri hayata taşıyan insana dairdir. Yani Allah’a olan teslimiyet aynı zamanda o yolda harekete geçen kişilerin birbirlerine karşı da duymaları elzem olandır. Birbirine güvenen ve teslim olan bir topluluk doğal olarak istikrarı yakalar, kararlılığı sergiler ve değişimin mihenk noktasını harekete geçirir.

Beşinci ilke: Sabır

Baskılara direnç göstermeden bazı şeyleri değiştirmek mümkün değildir. Direnç iki yönlü olarak iş görür. Hem yapılan baskılara karşı direnmek hem de içimizdeki korku ve şüpheleri; yani kendi ilkelerimize olan güven ve teslimiyeti zedeleyecek şeye karşı direnç göstermektir.

Altınca ilke: Onurlu duruş

Bize karşı düşmanlık besleyen ve bize saldıran güçlere karşı onurlu olmak, yenilgiyi kabullenmemek ve onlara gereken cevabı elimizdeki güçle birlikte o gücü de aşan bir atılımla ve istekle durmaktır ki bu da karşıyı yenilgiye zorlayacak en önemli tutumdur. Ölümü göze alabilmek ve buna tanıklık edebilme cesaretidir.

Yedinci ilke: Merhamet ve şefkat ile davranmak…

Hem varlıkla ilişki kurarken hem de birlikte yol aldığımız insanlara yönelik davranışlarımızda merhameti ve şefkati öne çıkarmalıyız. Küçük bir not: Bugün birbirimizle ilişkimizdeki niteliği yeniden hatırlayalım: hain, kâfir, satılmış, güvensiz, işe yaramaz gibi daha nice yaftalarla birbirimizi itham ettiğimizi unutmuyoruz. İşte aynı yolun yolcusu olan kişilerin birbirleri ile ilişkisi merhamet ve şefkat ile olursa; yani kişi kendi çocuğuna ya da ehline nasıl davranıyorsa dava arkadaşlarına da öyle davranmalıdır.

Sekizinci ilke: Hikmet…

Yani bir şeyi düşünürken ve yaparken yanlış yapma ihtimalini gözardı etmeden o şeyi yapmak ve yapılan şeye yönelik eleştiriyi bu çerçeveden dikkate alarak benlik gösterisi yerine minnet duymalı ve o kişiye uyarısı için teşekkürü esirgememeliyiz. Bütün bu davranışlarımızın gerisinde bu bakış olursa hikmete mebni işler yapmış oluruz. Hikmet ince düşünce ve incelikli davranma refleksidir. Bunu unutmamalıyız.

Dokuzuncu ilke: İstişare…

Yani yapılacak şeyi başkaları ile paylaşmak ve onların da istidatlarını harekete geçirerek akıl akıldan üstündür ilkesi gereği otoriterliği ve totaliterliği aşmanın en temel ilkesini harekete geçirmektir. Ve böylece sorumluluğu tek başına üstlenme yerine yoldaşların ile birlikte ve bu yola çıkan herkesle birlikte paylaşmayı esas kılmadır.

Ve son ilke, onuncu ilke: Tevazu…

İnsanın tevazuu sahibi olması, kendi zaafını bilmesi ve yardıma muhtaç olduğunu bilerek hem güveni tesis etmesine hem de teslimiyetine vesile kılmasına zemin oluşturur.

İşin başı da sonu da güven ve teslimiyettir. Bu İman ve İslam’a tekabül eder. İslam olmadan iman, İman olmadan da İslam olamaz… Dava sahipleri önce davalarına güvenir ve teslim olurlar, sonra da o güven ve teslimiyet ile hayata müdahil olarak kararlılıklarını ve istikrarlarını ortaya koyarlar. Gerisi ise yumak gibi çözülür gelir.

Bir davanın sahibi dünyayı değiştirmek için harekete geçmez. O yanlışı ve zulmü ortadan kaldırmaya azmeder, harekete geçer. Önce kendisini değiştirir. Burada kendisini değiştirmeyi de ahlaki davranma ve ilkelerine uyma olarak betimler. Yani dava insanı sade, yalın, beklentisiz ve hakikate duyarlı davranır. Etrafını merhametle değiştirir. Ve bu değişim dünyanın değişimini tetikler. Tabii ki bu değişimi sağlayacak yeterli seviyede dava insanın ve bu davanın kararlılıkla yaşam alanına tekabülü sağlandığında tarih onları dünyayı değiştiren kişiler olarak kayda geçer…

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.