Sosyal Medya

Makale

Bana mı söylendi? Üstüme alınmıyorum…

Ötekileştirme üzerinden kurulu olan psikolojik vasat sosyolojik vasata ve oradan da düşünce dünyamızı belirlemeye kadar varıyor. Ne olacak ki denebilir. Ama birçok hastalığın nedeni olduğunu söylemek zorunluluğu artık kendini dayatıyor.

Bir eleştiriyi yapan, bir konuyu gündeme getiren kişi kendini bu eleştiriden ve konudan azade olarak başkalarının üzerine gönderiyor. Aynı eleştiriyi ve konuyu dinleyende orada hazır olmayanlara yönlendirerek kendini bu eleştiriden ve konudan uzak tutuyor. Böylece söz hem söyleyeni hem de dinleyeni ıskalayarak meçhule doğru bir yolculuğa çıkıyor. Böylece sözün hem anlamı berhava oluyor hem de ağırlığını kaybederek anlamsızlığa duçar oluyor.

Niçin durum bu?

Çünkü ben merkezli bir dünya kurulmuş ve bu ben merkezli dünyada da hataya mahal yoktur. Çünkü kişi hata yaptığını kabul ederse aşağılanacağını düşünür. Ve kişi asla kendini bu konuma sürükleme ihtiyacı hissetmez. Bir üst bakışta ise kişi, neyi ve nasıl düşünürse düşünsün hakikatin kendisi olarak kabulüdür. Ki böylece kişi, hakikatin sesi haline dönüştüğünden hata zaten kendiliğinden bir başka yöne yönelmekten imtina edememektedir.

Ben merkezli dünya ne demektir?

Dünyanın merkezinin ben olduğu düşüncesidir. Çünkü merkezde insan varsa ki modern kültür merkeze insanı almış ve kadim geleneklerdeki farklı merkezleri tahttan indirmiştir. O zaman dünyanın merkezinde insan varsa ve ben bir insan isem, merkezde olmaktan başka seçeneğim yoktur. Ve benim merkeziyetime yönelik her saldırı şahsıma yapılmış olup hemen tepki vermekten gecikmem. Böylece hayatın merkezine kurulduğumda artık dünya ve değerler benim etrafımda döner, dönmelidir. Bunun dışında bir durumu, konumu ve değeri kabullenemez zaten. Merkezde ben varsam iyilik diye bir şey varsa o da benimledir. O zaman kötülük doğal olarak başkasına aittir. Ötekileştirdiğin her şey kötünün de temsilcisidir.

Merkeze kendisini alan kişi ve kültür, her şeyi kendi etrafında döndürdüğü için değeri de inşa etmek kendisine düşer. Bir başkasının değer ve anlam üretmesi onun neyinedir. Böylece hakikatin küçültülmesi ve kişiselleştirilmesi üzerinden hakikatin düşüşü meselesi gündeme gelir. Buradan mutlaklık üretilir. Ve modern kültürün faşist diye tanımladığı totaliter ve otoriter kişilikler üzerinden yeni bir nizam oluşturulmaya çalışılır.

Şimdi doğru oturup doğru konuşalım: siyasi, sosyal, toplumsal, iktisadi ve kurumsal bütün yapılarda bu ben merkezlilik yok mudur? Hangi kurum olursa olsun, buna dini cemaatlerde dâhil olmak üzere tek kişinin merkeziyetinin gerçekliğine tabi kılınmıyor mu? Yani hem modernliğe ve modern kültüre karşı olduğunuzu söyleyeceksiniz hem de bu kültürün ürettiği en şeytani şeye teslim olarak temsil liyakati kesbedeceksiniz…

Ahlaki öğeleri ortaya koyarken bile bunun bir kişiye teşmil edilmesine önem atfedilir. Ve bu kişi yoksa her şey biter anlayışı başat unsura dönüşmektedir. Böylece kimin elinde iktidar alanı varsa -bu iktidar alanı her şeyi içermektedir- orayı temsil etme iradesi ve gücünü gösteriyorsa orada artık onun sözü geçerlidir. Kendisi istemese bile etrafındaki kişiler eliyle bu irade ortaya konur ve böylece etrafındaki kişiler eliyle bir yeni düzen inşa edilerek oradan elde edilecek bütün çıkarlar bu elit tabaka tarafından üleştirilir. Yani yeni bir iktidar alanı oluşturulur. Kim kaybeder? Haklı olan, doğrudan yana olan, mütevazı olan, boyun eğmeyen, kişiliğinden taviz vermeyen, anlam ve değeri önceleyen kişiler kaybeder.

İnsan, hatasını anlayıp pişman olur ve bu hatadan vaz geçerse kendi konumunu kaybedeceğini zanneder. Çünkü bu dünya güçlünün dünyasıdır. O zaman gücünü kaybedemezsin. Gücünü kaybetmek demek konumunu kaybetmek demektir ve sahip olduğun birçok şeyi kaybedecek bir zemine düşmek demektir. O yüzden bir kurumda hiç kimse suçu üstlenmez ve bir hata oluştuğunda müsebbibi olmama adına hiç kimse sorumluluğu üstlenmez. Bu da hem muhatabın yokluğunu hem de işin ortada kalmasına neden olmaktadır. O yüzden işler hep ağır aksak yürür. Ama bir yerde bir irade ortaya konursa ve işler rayında giderse bu seferde onun etrafında bir öbekleşme gerçekleştirilir ve yıkım ekibi devreye girerek yapım için yıkım şart şiarı ile darbenin meşru zeminini işaret ederler.

Örneğin, bir toplumsal eleştiri yapılsa veya buna davet edilirse ortak bir noktada buluşulamaz. Çünkü her kesim kendi üzerinden ötekinin hatalı oluşuna gönderme yaparak kendini temize çekmeye çalışır. Böyle bir durumda kimsenin hakikat derdi olamaz! Hakikat mi? O da ne? Yenilir, yutulur cinsinden bir şey mi? Diyerek tiye alınır.

Meşhur bir anlatı var. Sahabenin biri anlatıyor. Mescitte bir grup arkadaş konuşuyorlardı. Kendi aralarında Kuran ayetlerini okuyorlar ve üzerinde müzakere ediyorlardı. Bir ayet okunuyor. Hemen o falanca grup için inmişti. Bir başka ayet okunuyor. Bu ayet falancalar için inmişti. Diğer bir ayete geçiliyor. Yine bir başka gruba gönderme yapılıyor. Yani ayetlerin hep başkaları için indiğini söyleyerek sanki kendilerine yönelik bir iması yokmuş gibi davranıyorlardı. Buna dayanamadım diyor sahabe ve onlara dedim ki: arkadaşlar, Allah’a yemin ederim ki bu ayetler, sadece kâfirler, münafıklar, zalimler, fasıklar, Yahudiler, Hristiyanlar, müşrikler vesaire için inmemişler, kıyamete kadar yaşayacak insanlardan kim bu ayetlerin bahsettiği konuma sahip iseler onlar içinde hükmü bakidir.

Demek ki ilahi hitaba muhatap olurken de benzer bir duruma düştüğümüzde yani hep o ayetlerin yerdiği durumları başkaları için varmış gibi düşünürsek ahirette karşılaşacağımız azaptan kurtuluş için vesile bulamayız artık. Bu yüzden bu vurdumduymaz gerçeklikten bir an önce kurtulmak elzemdir. Söylenen, yazılan her şeyi başkası için düşünmekten kurtulmalı ve eleştiriye konu edilen her eylem ve düşünce için bu durum bende var mı yok mu diye bir muhasebe geleneği başlatmak elzemdir. Ve bu geleneğin ilk uygulayıcısı olmak için her türlü çabayı ve gayreti de ortaya koymaya azimli olmalıyız.

Hakikat bizim dışımızda ama bizde tecelli edecektir. Eğer öteki üzerinden hakikati okumaya çalışırsak hakikatten uzak düşeriz. Bu yüzden her eleştiriye kulak vermeli ve bu eleştiriyi hak eden bir tutumumun olup olmadığını samimi bir niyetle düşünmeliyiz. Öz eleştiri bizim için hakikat ile bağ kurma adına önemlidir. Çünkü hakikat yoksa biz de yok oluruz.

İyiyi kendimiz sahiplenip kötüyü de başkasına tevdi ettiğimizde hakikati yaralarız. Yaralanan hakikat her yara gibi enfeksiyon kapmanın bütün şartlarına haiz olur. O zaman hakikat nerede sorusu da anlamını kaybeder. Özgüven, niyetinin sahihliğinden şüphe etmeyene verilen bir lütuftur. Yoksa kibirlenip en iyisi olduğunu haykıran yalancının durumu özgüvene tekabül etmez.

Tövbe etmenin bir yeni başlangıç olduğunu ve arınarak hakikat ile barışık yaşamanın en temel teminatı olduğunu bilmek ve buna uygun yaşama çabasına sarılmak insanın hakikat ile barışık olmasına neden olur. Hakikat ile barışık olmak ise kendi hatalarını yüksek bir sesle hem kendine hem de çevresine söylemekten imtina etmeyen demektir.

Selam, hatalarını yüksek sesle düşünmeye çalışan ve davet edenlerin üzerine olsun…

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');