Yazarlar
Öğretime Hasredilen Eğitim
Eğitim; bilgi, davranış ve beceri kazandırma sanatıdır. Bunlardan hangisi hedeflenirse hedeflensin bu sanatın esası bilgi vermektir zira davranış ve beceri de bilgiden soyutlanmış değildir. Kaldı ki kazanılan her davranış ve beceri sahibine bilgi olarak döner. Bilginin önemi de gereği de, sadece bilgi vermekle eğitimin diğer hedeflerinin gerçekleşmeyeceği de gün gibi açıktır. Yine açıktır ki eğittiği iddiasında bulunduğu insana kendi ayakları üzerinde durabilecek donanımı kazandırmayan eğitim, görevinin hakkını vermemiştir. İnsan, zihinden ibaret olmadığı gibi yaşadığı âlemde sanal değildir. Dolayısıyla zorunlu kıldığınız eğitim ilgilinin hem şimdi hem de gelecekte işine yaramalıdır. Bu onu başkalarına muhtaç bırakmayacak bilginin yanında davranış ve becerileri de kazandırmakla mümkündür. Kimsenin yapayalnız kalmayacağının garantisi yoktur.
İçinde bir şekilde yer aldığımız eğitim bunu sağlamanın çok uzağındadır. O, insanı adeta zihinden ibaret görmekte ve boş bir çuval muamelesi yapmaktadır. Adeta bilgi aktarma mekanizmasına dönüşmüş ilettiği bilginin niteliğini de onun amaca uygunluğunu da hesaba katmamaktadır. Oysa hedeflenen amaca göre bilgi de niteliği de öğretim yöntemleri de genellikle değişir. Ahlak ilmi ile ahlak felsefesi öğretimi arasındaki fark ve benzerlikler buna güzel bir örnektir. Biri faziletin kavranmasını diğeri faziletli olunmasını hedefler. Birincisinde bilgi verme ikincisinde davranış kazandırma ön plana çıkar. Bu da bilginin içeriğini, öğretim yöntemini, üslup ve ikincil hedefleri farklılaştırır ancak her ikisinde de bilgi aktarımı paralellik arz eder. Her bilgi davranış kazandırma amacına hizmet etmeyebilir. Kaldı ki hizmet etmesi de davranış değişikliği için yeterli değil gerekli bir şarttır. Öğrenilenin hilafına hareket edilmesinin nedenlerinden biri budur. Gerçi bu olgu biraz da zorunlu eğitim marifetiyle bu kadar yaygındır. Genel amaçların aksine sanki hedef sadece sınavlarda başarılı kılmaktır. Dolayısıyla ilim, rehber olma mertebesinden sınıf geçme vesilesine indirgenmiştir. Pek çokları için onun kılavuz olmasının hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla tahsil, kıymeti bilinmeyen, hakkı verilmeyen bilgilere aşina olunarak tamamlanmaktadır. Öğrenilenlerin ömrü de çoğunlukla sınavlarla sınırlıdır.
Konu davranış ya da beceri kazandırılacak muhatap açısından da ele alınmalıdır. Bir bilgi muhatabıyla buluşturulduğunda, onu batıl görüp ret de edebilir; hak sayıp kabul de. Hiç ilgilenmediği gibi kararsız da kalabilir. İlgilenmeyen, kararsız kalan ve tekzip edenin değil fakat tasdik edenin, kabulü doğrultusunda davranması beklenir. Beklenti içinde olanların en başında kişinin kendi vicdanı gelir. Gel gör ki her zaman böyle olmaz, bu da uygulayabilmek için benimsemenin tek başına yeterli olmadığını gösterir. Özümsenmeyen, içselleştirmeyen bilgi nasıl uygulansın!
Büyüklerin aceleciliği, zorunlu eğitimin dayatmaları gibi nedenlerden dolayı muhtaç olmadan öğrenilen değil buluşulan bir bilgiyi kimse uygulama ihtiyacı duymaz. Duyduğunda da ihtiyacın derecesi harekete geçirecek kuvvette olmaz. İlgilinin kendisini hazır hissetmemesi, hissetse bile gerekli kararlılığı gösterememesi uygulamanın önündeki engellerden bazılarıdır. Bir de bazı bilgiler ancak talimle davranışa dönüşür. Sukut etmek bile talim ederek öğrenilir. Müfredatı yetiştirme kaygısı çeken hiçbir uygulayıcı ne yeterince talim ettirebilir ne de vakit bulabilir. Talime yer vermeyen bir eğitimin davranış ve beceri kazandırma hedefleri evraklarda kalmaya mahkûmdur.
Kişiyi harekete geçiren uyaranların, olduğu yere çivileyen engellerin, vazgeçiren çeldiricilerin rolü unutulmamalıdır. Kişinin kendisine söz geçiremediği durumlarda hiçbir uyaran işe yaramaz. Dâhili saiklerin yanında çok kere harici desteğe ihtiyaç duyulur fakat irade olmadan teşvik de pek işe yaramaz zira bir fiili icra edecek kıvama gelmeden harekete geçmek zordur. Hatır gönül için harekete geçildiğinde de kolay kolay süreklilik sağlanamaz. Bir fiili bir iki kere yapmakla o davranış kazanılmaz. Oysa amaç meleke haline getirmektir ve bunun içinde alıştırma ve tekrar gerekir.
Ebeveyn veya öğretmenin muhataba rağmen bilgi vermeye kalkışması soruna davetiye çıkarır. Hele böyle anlarda gerekli özen, anlayış, müsamaha ve incelik gösterilmezse karşılaşılan üstü örtülü direnç çatışmaya dönüşebilir. Küçük bir dikkatsizlik tüm çabanın heba olmasına, ikna edici gerekçelerin görmezden gelinmesine yol açabilir. Bu nedenle ilgilinin ruh hali ve tercihleri dikkate alınmalı, ikna seansı gereksiz ve itici bir ısrara dönüştürülmemelidir. Bıktıran ısrar sadece inada yol açar. Toleranslı davranmak, zaman vermek inat etme imkânı vermez. Tam bir dikkatle elden gelen yapıldıktan sonra öğrenmeyi ısrarla reddedeni serbest bırakmak daha eğiticidir. Böylece hem ilişki zedelenmez, hem de ona tercihinin sonuçlarıyla yüzleşme fırsatı tanınır. İster kazansın ister kaybetsin her insanın en kalıcı ve en önemli kazanımları bizzat yaşayarak öğrendikleridir. Ayrıca bu tutum istifade imkânını ortadan kaldırmadığı gibi ihtiyaç duyduğunda yardım isteme kapısını da açık bırakır. Değer verme ve şahsiyetini besleme esası üzerine sürdürülen ilişki değer ve saygı görme ile sonuçlanır. Korkunç olan sevdiklerimizin kaybetmesi değil onları kaybetmektir. Bizden uzaklaşmasalar bile temsil ettiklerimizden soğumaları, kendilerine olan güven ve saygıyı kaybetmeleri ya da şahsiyetlerinin tahrip olması ve benzerleri göze alınabilecek kayıplar değildir. Bu âlemde hangi nimet kaybı bu ziyanlara değer?
Arkasında bir irade olmadan öğrenileni uygulamak mümkün olmaz. Söz konusu iradeyi çocuklukta rahatlıkla gösteren genç genellikle ergenlikle birlikte zorlanmaya başlar. Doğumdan başlayarak öğrendiklerini kolaylıkla uygulama iradesi ve çabası gösterir fakat bu özelliği yetişkinliğe doğru ilerledikçe belirgin bir şekilde azalır. İşin doğası bu mudur; yoksa içine doğduğu toplum onu bu hale mi getirir? Ona kazandırılmak istenen davranış ve beceriler fıtratına ve yaşına aykırı mıdır yoksa hevasına mı mağlup olmaktadır? Toplumda kendisine yer açma mücadelesi veren gencin tercihleri ve öncelikleri ile ailesinin ve öğretmenlerininki örtüşmediği için bu onu direnmeye mi itmektedir? Belki de haz aldığı şeylerden vazgeçmek zorunda bırakıldığını düşünerek ‘istediğimi yapamıyorsam istediğinizi de yapmam’ diyerek tavır mı koymaktadır? Bu ve benzeri soruların cevabı muhataba göre değişir ve onu bulmak ve gereğini kırıp dökmeden yapmak uygulayıcıların sorunluluğudur.
O halde konu bir de yetişkinler açısından ele alınmalıdır. Ebeveynler ve öğretmenler gençlere kazandırmak istedikleri davranışları kendileri meleke haline getirdiler mi?İnsan doğasının gereği olan tutarlılık, öğretici ve model konumda olanların temel niteliğidir. Öğrettiğinin hilafına hareket edene kimse itibar etmez. Sağlığa zararlı olduğunu en iyi bilen pek çok tıbbiyelinin sigara tiryakisi olması ne yaman çelişkidir! Öğrencilerine kitap okumalarını tavsiye eden öğretmenlerin çoğunluğunun kitap okumaması şaşkınlığı bile şaşkına çevirir. Sarsıcı olduğu kadar kanıksanmış bu trajikomik hallere rağmen ne sigara tüketimi azalır, ne de kitap okuma oranı artar zira lafa değil işe bakılır. Dolayısıyla bir uygulayıcı kendisinden sudur eden her şeyin olumlu ya da olumsuz eğitici bir değeri olduğunu asla aklından çıkarmamalıdır.
Davranış değiştirme ya da kazanma denilen olgu, görüldüğü gibi bilgiyle karşılaşma ile amaca ulaşma arasında pek çok halin yaşandığı bir zaman diliminde vuku bulur. İletilen bilgi, pek çok faktörün devreye girmesi ile davranışa dönüşebileceği gibi dönüşmeyebilir de. Bilgiyi davranışa dönüştüren irade, fiil icra edildikten sonra da devam etmelidir. Aksi halde gerek duyulduğu her seferinde başa dönmek ve aynı süreci yaşamak gerekir. Tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamamak için onu meleke haline getirmek gerekir ki gerek olduğu her seferinde o kendiliğinden icra edilebilsin. Dolayısıyla bilgiye göre davranabilme ve kararın arkasında durabilme iradesini her gerektiğinde gösterilebilmek elzemdir. Aksi halde hedef davranışı meleke haline getirmek mümkün olmaz.
Deklare etsin ya da etmesin kendisine hedef belirlemeyen eğitim yoktur. Mürekkep yalamışlar arasında çokça gözlenen aksine tutumlar eğitimin hedeflerine çoğunlukla ulaşamadığını gösterir. Eğitimci ve ebeveynler sorunu sürekli muhatapta aramaktan vazgeçip onun kendileri de dâhil nerede olduğuna dikkat kesilmelidirler. Sistemden müfredata, eğitimin ruhundan sınıfın havasına, uygulanan yöntemlerden kullanılan sözlere, sergilenen davranışlardan takınılan tutumlara, koyulan tavırlarından verilen desteklere, koyulan kurallardan disiplin anlayışına, yapılan törenlerden istenen etkinliklere kadar her şey eğitici değeri açısından gözden geçirilmeli ve en başta da uygulayıcılar kendilerini sorgulamalıdırlar. Sonuçlar değil sebepler konuşularak sorunlar görülür, çözümler bulunur. Eğitime vaziyet edenlerin davranışları, içselleştirdikleri hakikatlerin tezahürleri değilse, sözlerinin muhataplarına tesir etme ihtimali -hadi yoktur demeyelim- düşüktür. Sözün büyüsüyle büyülenenler bilmelidir ki sirayet eden hâldir.

Henüz yorum yapılmamış.