Sosyal Medya

Makale

İSTEMESEK DE Mİ?

İnananlar Susarsa Kıyamet Kopacak

Salih insan kendisiyle barışık insan demektir. Düşündüğü ve inandığı gibi yaşamak anlamında. Dolayısıyla salih insan, özgür olmalıdır. Özgür olmadan insanın salih olması mümkün değildir. Kendisiyle barışık olmayan insanlardan,  mutlu ve sağlıklı bir toplum da oluşamaz. Özgürlüklerini kısıtlayarak insanları inandıklarıyla yaşadıkları arasında tercih yapmaya zorlayanlar, tek bir gönlün dahi sarsılmasının nelere mal olacağını önemsemez ve düşünmezler.  Nitekim bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibiyse, bir insanı üzmek de hepsini üzmek gibidir

İlah-İnsan İlişkisi

İnsanın; yaşamını, tutarlı ve anlamlı kılabilmesi, kendisi ve çevresiyle ilgili pek çok soruya cevap arama gayretleriyle, paralellik arz eder. Bu anlamda, onu en çok meşgul eden sorunların başında, İlah-insan ilişkisi gelir. İnsanın; kazanırken, harcarken, tatile çıkarken ya da çocuğunu okula yazdırırken hatırlamadığı “Tanrı”, özel gün ve gecelerde günahlarını affetmek, sıkıntılarını gidermek ve ona ikram etmek için, behemehâl kapısında biter. İnsanın zevklerinin lokomotif olduğu bu parçacı yaklaşımında, “Tanrı”ya ayrılan kompartıman, nedense hep son vagon olmuştur. Bu son bölümde, insanın kapsamını ve yetkilerini kendi belirlediği bir Tanrı’ya içtiği rol, laik bir tavır olarak hemen beliriverir. Sanki insan; o dürzü tarafıyla, Tanrısından dünyaya gönderilişinin öcünü almaya ve onun vasıflarıyla donanıp egemenliğin tahtına oturmaya çalışmaktadır.

Hıristiyanlar, Tanrı’yı insan formunda yere indirip dünyada olup biten bütün kargaşalar için çarmıha gerdirerek kendilerinden özür dilettiler. Üstelik bunu, işledikleri bütün günahlar için kefaret sayarak. Tanrı’nın güya savaşlara ve hastalıklara düçar ettiği insanlık, zamanla kilisenin, “Pavlus” yorumlarıyla ona ödettiği bu bedeli de yeterli bulmadı ve ismini, hayırsız bir mirası reddeder gibi, vicdanlara kilitleyip hapsetti. Nitekim insan; Tanrıyla ilişkilerinde, dünyaya gönderilmiş olmanın yarattığı mağduriyet hissinden hiç feragat etmedi. Tanrısının her defasında aşağıya yuvarladığı kocaman bir kayayı, bin bir zahmetle yüksek bir dağın tepesine tekrar tekrar çıkarmakla yükümlü kıldığı, “Sisyphos” gibi...

Yahudiler ise; hahamlarının da işgüzarlığıyla, hiç usanmadılar onunla didişmekten. Nitekim Yehova’nın Yakup’la tuttuğu güreş, baktığınız açıya göre, ya kimin kimi yendiği belli olmayan şikeli bir oyuna ya da dünya var oldukça sürecek gibi gözüken bir kaosa delalet etmiyor mu sizce de? Peki, bu kıran kırana mücadelede; Tanrı’nın, sadece seçilmiş kullarına bakan yüzüyle, diğer fanileri de görmesi, gözetmesi ve hele hele merhamet göstermesi mümkün mü?

Kitaba dayalı bir kültürün, beşer eliyle bu kadar provoke edilmesi, insanı hayrete düşürüyor. Batı uygarlığı; Prometheus’a Tanrı’dan öç almak ve insana uygarlığı vermek için gökyüzünden ateşi çaldırdığından beri dünyaya rahat nefes aldırmıyor. İnsan; ateşi elde ettiğinden bu yana, aydınlığı da ışığı da yakalayamıyor. Nedense bu ateş, -hırsızlık malı olduğundan mıdır nedir?- yalnızca yeryüzünde haksız yere büyüklenen zalim elebaşlarını ısıtıyor. İnsanın, Tanrı’yı gökten indirmekle kalmayıp onu günlük hayatından da uzaklaştırırken amacı, boşalan egemenlik tahtına tasasızca kurulmak ve orada sonsuza değin özgür olmaktı. Fakat modern hayat ve devasa makinelerin vardiyalar boyu sürüp giden homurtuları, insana umduğu özgürlüğü bir türlü sunamadı. Tam tersine, yeni köleler yarattı. Zira pek çok kişi, hâlâ yeterince beslenemiyor, barınamıyor ve insana yakışır bir şekilde yaşayamıyor. Üstelik özgürlük alanlarımız, git gide daha fazla yok ediliyor. Ne diyordu şair: “Köleler gördüm, karavaşlar/hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı.”

Özgürlük alanlarımızı daraltan saiklerden birisi ve belki de en önemlisi Allah’ı doğru dürüst tanımayışımız olamaz mı? Doğru bir “İlah” tasavvuru olmadan sağlıklı bir din anlayışına sahip olmak mümkün müdür? Sağlıklı bir “din” anlayışı yoksa hayatı anlamlandırma çabaları, suiistimallere açık hâle gelmez mi? Bu soruları cevaplamanın yegâne yolu, Allah’ı yine kendisinin anlatımıyla tanımaktan geçiyor. Ancak, ‘Kur’an’da Allah tasavvuru’ konusunda Yeterli araştırmaların olmadığı da bir gerçek. Öte yandan sayısız dış etkiye maruz ve çok yönlü şekillenebilen insan zihninin, Allah hakkındaki düşüncelerini, kuşkudan müstağni saymamız da mümkün değil. Nitekim insanın, Allah hakkında beslediği kötü zanlar, geri dönüşlü olduğundan her zaman ciddi bir tehlike oluşturuyor.  Örneğin;

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın…” (Haşr, 59 / 19)

“Yahudiler ‘Allah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir)’ dediler. Kendi elleri bağlandı…” (Mâide, 5 / 64)

“Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de; içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.” (Enbiya, 21 / 41)

“Ve Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları azaba uğratmayı dilemiştir. Bunların tümü; Allah hakkında, kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. 0 kötü zanları, kendi başlarına gelsin!” (Fetih, 48 / 6)

Unutursan kendine unutturulursun.

Cimri dersen cimri kılınırsın.

Alay edersen alay edilirsin.

Rabb’in için ne düşünürsen Aynı şey, senin vasfın olsun.

Ve o kötü zanların, kendi başına gelsin!

“Ve Rabb’iniz hakkında taşıdığınız bu düşünce (kötü zan), sizi helake uğrattı, böylece kendinizi hüsrana uğrayanlar arasında buldunuz!” (Fussilet, 41 / 23)

İnsan; suistimal ettiği “Allah” düşüncesi ile beraber merhamete, güzelliğe, doğruluğa ve iyiliğe olan inancını da yitiriyor. Demek ki; insanın, mükemmelliğe ait bütün yetkin sıfatları kendisinde toplayan “Tek İlah” tasavvurundaki kusurlu ve çarpık düşünceleri, kendisine ayna etkisi yapıyor. “İlk Sebep” e yapılan bunca olumsuz yaklaşımlar, tutarlı bir sonuca varmayı engelliyor. Üstelik bütün diğer sebepleri de anlamsız ve tutarsız kılıyor. İnsan, ondan çaldığı her vasıfla (rol), aslında kendi sonunu hazırlıyor. Zaten günahkâr bir benliğin çizdiği, “Tanrı” resminden, daha fazlasını bekleyemezsiniz. Anlaşılan insan, Allah için ne düşünürse o başına geliyor. Onun hakkında ileri geri konuşmak, kötü düşünmek ve insanın bilmediği şeyleri ona izafe etmesi, muhatabına ağır bir bedel ödetiyor.  Onu iyi tanımayınca, ortada kalan “yücelik”, birilerinin boynuna gerdanlık olunca da bütün dengeler altüst oluyor. Kabul ya da reddettiğiniz vasıflar, onun bunun eline geçmeye görsün, bir hükmetme yarışı başlayıp insan insanın kurdu olarak birbirine saldırıyor.  İnsanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atması, bu olsa gerek. Zira Allah, olup-bitene seyirci kalmıyor. Müdahalesi, çoğu kez insanın hiç hesap edemediği taraftan geliyor. Nitekim bu denli canlı bir ilişkiyi anlamak için bizzat hayatın da buna şahitlik etmesi gerekiyor. Ayrıca Allah, sadece kendisi için değil, inanan kullarına yapılan haksızlıklara da aynı şekilde karşılık veriyor.

“…’Biz ancak onlarla (inananlarla) alay ediyoruz.’ derler. Gerçekte Allah, onlarla alay eder…” (Bakara, 2 / 14, 15)

İnsan; çoğu zaman kendi sahip olduğu olumsuz vasıfları, Tanrı’ya atfederek, yaptığı ya da yapacağı haksızlıkların vicdani alt yapısını inşa ediyor. Bazen de onu aşırı kutsayarak dünyadan koparıyor; hatta Tanrı’yı işsiz dahi bırakabiliyor. Öyle ya, yüceler yücesi, eşsiz ve erişilmez Tanrı’nın, şu kahrolası dünyanın fuzuli ve pis işlerinden uzak durması gerekmez mi? Kutsa ve gönder. Rencide etmeden işine son ver. Teması kesme fakat ulaşılamaz ölçüde yücelt ki ikide bir gelip seni rahatsız etmesin.

Şehirden dağlara gönderilip bahçıvan rolüne sokulan ve sokaktan mabedlere kapatılıp vicdanlara hapsedilen şifacı görüntüsüne bakılırsa insanın Rabb’ine yaptığı haksızlıkların sonu gelmeyecek gibi gözüküyor. Nitekim Tanrı’yı dünyevî alanlara sokmayıp kapıları tutar ve içeriye sadece bencil, çıkarcı, kıskanç ve zevk düşkünü benliği alırsanız adaletin ve özgürlüğün yerini, zulüm ve mahrumiyetlerin alması kaçınılmaz oluyor.

 İnsan zihni, yanlış anlamlar yüklediğinden olsa gerek,  kendisini sınırlayacağını düşündüğü bir yaratıcı fikrinden uzak duruyor.  “Allah’ın huzurunda yere kapanmaktan kaçınmaları gerektiğine inanıyorlar…” (Neml, 27 / 25) Oysa insanlar, en azından suçladıkları konularda, failin Allah olamayacağını fark etmiş olmalıydılar. Tam tersine gerçekleri ortaya çıkaran gücün kaynağını bulabilmeleri gerekiyordu. Hiç değilse gerçeklerin, su üstüne hangi saikle çıktığına bakmalıydılar. Güya özgür olmak için Allah’tan uzaklaşanlar, İlah edindikleri arzular, kendilerinin de başkalarının da olsa sonuçta her hâlükârda bir dolaba beygir olduklarının farkına varamıyorlar. Allah’a yakıştıramadığı büyüklük, insanın kendisine sıfat olunca da diğerlerini aşağılamaya dönüşüyor. Öyle ki insan, Tanrı’dan çaldığı müstağni, cebbar ve kahhar rolüyle hayat sahnesinde perdelerden birini kapatıp diğerini açıyor. Ve hemcinslerine özgürlük ve adaletin sadece gölgelerini, bir gösterip bir kaybediyor.

İlah-insan ilişkisinin doğru belirlenmesi, özellikle insanın özgürlük alanıyla ilgili olarak önem arz ediyor. Zira insanlaşan Tanrıların ve Tanrılaşan insanların boy gösterdiği tarih sahnesinde biri diğeri adına yok sayılan ya da küçümsenen bir sürü kavram ve kargaşa üretiliyor. İster ruhu alın maddeyi gereksiz görerek; ister maddeyi alın ruhu yok sayarak; ister cinsellik deyin hayatın belirleyici gücü; ister sermaye birikimini orijine koyun.  Gerek gaddar Tanrı Yahve elinde mağlup ve suçlu insanı gerek hedonist insan önünde zaaflarına yenik düşen Yunan Tanrılarını seçin. Panteist, politeist, deist ya da antropomorfist bir dizi sorunsalla yatıp kalkın. Fark etmediğini göreceksiniz. Bu arena, pek çok Tanrılaşma hevesini ve heveslisini barındırdığından, galibi olamayacak kadar değişken. Nitekim insanı Tanrı yapıp yukarı çekmekle,  Tanrı’yı insan yapıp aşağı indirmenin zevkine doyum olmuyor, insan için. Öyle ki bazen Tanrı olmuş caka satıyor bazen kul olmuş hazır asker, kurşun gibi…

Ancak Kur’an, birini diğeri adına küçük görmeden ya da yok sayıp feda etmeden, bir armoni içinde bütün kavramlara hakkını veren yönüyle erişilmezliğini koruyor.  Hayatın dengesini bozmuyor. Her şeyin; İlah karşısında, ancak “yaratılmış” ve “yaratılmaya değer” olduğunu vurgulayarak…

Yaratılmaya Değer Olmak

İnsan’ın yaratılışına bakınca;

Melekler, Âdem’in saldırgan ve paylaşmayan tarafına ya önceden bir şekilde şahit olmuş ya da onun hakkında bir an olsun bilgilendirilmişlerdi. Bu yüzden; “Yeryüzünü yaşanmaz hâle getirir, kan döker, yaratılmaya değmez.” diyerek insanın yaratılışına itiraz etmişlerdi. Başlangıçta haklıydılar.

 “Şeytan”a gelince: “Onların çoğunu şükreder bulamayacaksın.” derken; iyilik ve merhametin, ihtiras ve saldırganlık karşısında tutunamayacağı iddiasındaydı. Bu, toprağın ateşle savaşıydı. O, Âdem’in üç kuruşluk zevki için sahip olduğu bütün değerleri yok sayabileceğini söylemişti. O da haklı çıktı. 

“İşte o zaman; Rabb’in, meleklere: ‘Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!’ demişti. Onlar: ‘Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. (Allah) ‘Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) ben bilirim!’ diye cevapladı.” (Bakara, 2 / 30)

Aslında melekler ve şeytanı haklı çıkaran şey; aklın, sürekli olarak cevabını aradığı ve nedense bulmakta zorlandığı şu iki soruydu.

— İnsan, bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açıp kan dökmez mi?

Yani;

“Yeryüzünü kendi elleriyle yaşanmaz hâle getirirse dünya kötü bir yer olmaz mı?”

Sonra

“‘Bu dünya neden böylesine kötü?’ demezler mi?”

— Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken,

Yani;

 “Aklın yanına insanın bu azgın nefsini koymasaydın olmaz mıydı?”

Sonra

“ ‘Allah, bu kötülüklere neden izin veriyor, müdahale etmeli değil mi?’ demeyecekler mi?”

Sonrasında; melekler, Âdem’in “eşyanın bilgi” sini kavradığını gördüklerinde şöyle düşünmüş olmalılar ki, onun yaratılmasıyla ilgili itirazlarını geri çektiler;

Yani;

“Eşyanın isimlerini sayıyor. Baksanıza bilgi edinmiş ve eşyayı tanıyor.

Onlara değer atfedebilerek anlamlandırabiliyor.

Etrafındaki değerlerin farkında olması, onlara yeni anlamlar yüklemesi ilginç!

Doğru ile yanlışı ayırt edebilecek kabiliyetleri de olduğuna göre.

Bu, Rabb’ini ve sorumluluklarını unutmayacağı anlamına gelmez mi?

Üstelik Rabb’imiz de arkasında durup onu savunuyor.

Demek ki onu yalnız bırakmayacak, sahip çıkıp rehberlik yapacak.

Öyleyse bu insanoğlu kan dökmeden, karışıklık çıkarmadan yaşayabilir.

Zaten sonuç itibarıyla, kötülüğün iyiliğe galip gelmesi de mümkün değil.

Bilgisini vahyin rehberliğinde kullanarak yeryüzünü yaşanmaya değer bir yer kılabilir.

Bu durumda, bize melekler olarak onu desteklemekten ve bu yaratılışı kabullenmekten başka ne kalır. Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’adır.”

Âdem’in; eşyayı tanıması ve onlara değer atfedebilmesi melekleri heyecanlandırmış olmalı. Bu yüzden dünyayı imar ve ihya edebileceğini görüp, gerçeğe, adalete ve özgürlüğüne düşkün olmasını olumlu karşıladılar. Bu bilgisi ve görgüsüyle, yaratılışını unutup isyan ve inkâr edebileceğine ihtimal vermediler. Âdem’in eşya hakkındaki bilgisini ve vahyin ona olan desteğini görünce yaratılışını onayladılar. İtirazlarından vazgeçtiler.  Hâlâ da başarılı olması için ona dua etmekteler. Sonuçta akıl; meleklerin elinde, “Senin bildirdiğinden başka bir şey bilmiyorum.”  diyerek tevazuyu terk etmedi ve Rabb’ine teslim oldu.

İblis ise; insanın, eşyanın isimlerini cesurca sayışını gördü. Bu cesaretin altındaki hırsı fark etti. Bu hırsın, ileride kendisine emanet edilecek şeylere karşı cahilce bir sahiplenmeye dönüşebileceğini düşündü. Arzuların yakacağı ateşin, toprak üstünde sönmeyeceğini hissetti. İhtiraslarının çemberinde insanın saygınlığını yitireceğini anladı. Âdem’in insan tarafını kıskandı. Onu kendisiyle kıyasladı. Kibirlendi. Rabb’inin sözünü dinlemedi. İsyanında inat ederek şeytanlaştı. Ve şeytan; insan elinde, bu dünyanın yaşanmaya değmez olacağı iddiasında hâlâ ısrar ediyor.  Zira hayatta şu iki cevabın savaşı hâlâ devam ediyor:

Âdemoğulları elinde;

Evet, bu dünya yaşanmaya değer.

Hayır, bu dünya yaşanmaya değmez. 

İnananlar; Allah ve meleklerin desteği ile bu dünyanın yaşanmaya ve insanoğlunun yaratılmaya değer olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. İyiliğin, kötülüğü alt edeceğini, zulüm ve haksızlıkların bir gün son bulacağını savunuyorlar. Merhameti, tavsiye ediyorlar. Bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapma ümitleri hep var. Cenneti istiyorlar. Her daim iyimserler. Sorumluluk elbisesi giyinmişler. Herkesin eşit olduğu, kimsenin kimseyi küçük görmediği, açlıktan, sefaletten kimsenin ölmediği ve sadece Allah’ın Rabb olduğu bir dünya tasavvurları var ve bunu istiyorlar. Yaşamayı anlamlı ve tutarlı kılmak adına. Güç gösterilerine karşılar. Adalet arıyorlar. Olması gerekeni özlüyorlar.  Özgür olmak ve özgürce yaşamak için…

Nankörler ise; arzularının kölesi olmuş ve hayatın yaşamaya değmeyeceğini ispat için ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle etkili oluyorlar ki zaman zaman bize de aynı şeyi düşündürebiliyorlar. Zaten bundan başka dünya kabul etmedikleri için de kötümserler. Kötülüklerden sakınmak için elbiseleri yok, çıplaklar. İnsan onlara bakınca; kötülüğün ve haksızlıkların hep zirvede olacağını, hastalıkların ve savaşların bitip tükenmeyeceğini zannediyor. Bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapma ümitleri, hiç yok. Dünyayı,  olduğu gibi kabulleniyorlar. Güçlünün, zayıf olanı ezmesine aldırmıyorlar. Bu yüzden, adalet ve özgürlüğe gereken önemi bir türlü vermiyor, veremiyorlar.

Özgür Olmak

İlk inen suredeki vurgular dikkate alındığında, Allah’ın özgürlüğe verdiği önem açıkça ortaya çıkıyor. Hira’da ilk inen surenin (Alak) içeriğine bakılırsa, Peygamberimizin de benzer soruların cevapları peşinde olduğu anlaşılıyor.

Hira’dan kuş bakışı Mekke’ye bakıp

Haksızlık ve zulümle dolu bir ortamı seyrederken

Soruların yine aynı olduğunu görebilirsiniz;

—Bu dünya neden böylesine kötü? 

—Ve Allah, bu kötülüğe neden izin veriyor?

Bakın; ilk inen vahiy bu soruları nasıl cevaplıyor:

“Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı “Alak” dan yarattı.”

Alak; yani sevgiden…

“Oku, çünkü Rabb’in sonsuz “Kerem” sahibidir.”

Kerim; yani cömert…

Yani, cevap şu:

“Zihninde taşıdığın ve cevabını aradığın sorulara, bu sefer  Rabb’inin adıyla bir daha göz at. Bu kez, yaratan Rabb’inin adıyla hayatı oku. İnsanı sevdiğim için yarattığımı ve ona çok cömert davrandığımı anladığında, yanıtlarının farklı olduğunu göreceksin. Adil bir paylaşımla dünya neden kötü olsun?  İnsanın daha uzun yaşama arzusu, hayatın gerçekten güzel olduğunu göstermiyor mu? Her şeyi insan için yarattığımı, yeryüzünü onun için nasıl yayıp döşediği- mi ve bu nimetlerin herkese yeteceğinden daha fazla olduğunu görmüyor musun?”  

“Gerçek şu ki;  insan, fütursuzca azar, ne zaman kendini yeterli görse.”

Yani;

“Kimseye ihtiyacı olmadığını düşünen ve dolayısıyla sorumluluklarını askıya alan insan elinde, bu nimetlerin nasıl gasbedilerek çarçur edildiğini ve servetlerin tekelleşip bir güç gösterisine dönüştüğünü biliyorsun.  Dünyanın bu adaletsiz hâlinin faturasını, sakın Rabb’ine kesme.” 

“Hiç düşündün mü şu engellemeye kalkışanı (Allah’ın) bir kulunu namazdan?”

Yani; “Namaz kılmaktan

Başını örtmekten

Rabb’ine yönelmekten

İstediğini düşünmekten

Düşündüklerini yaşamaktan

İnandığı yolda yürüyüp bildiği kötülüklerden sakınmaktan Bütün bunlardan engellenenleri düşün ve insanın özgürlüğüne kota koyanlara bir bak. Onlar Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyorlar mı? Ne cesaretle, bu engelleyici tavırlarını sürdürüyorlar. Onlardan uzak dur ve sakın onlara boyun eğip itaat etme. Allah’ın, insanın özgür iradesine verdiği önemi ve bu iradesiyle dünyayı yaşanmaya değer bir yer yapacağına dair ümidini gör. Meleklere karşı sizin yaratılışınızı savunduğunu öğren.  Dünyanın bu bozuk hâlinin, özgürlüklerin sınırlarını çıkarlarına göre  belirleyerek kendilerini Allah yerine koyan birilerinin yasakçı tavırlarından kaynaklandığını anla. Bu tavrın, bizzat onu da yalanlama anlamına geldiğini bil.”

Devam eden süreçte; vahiy, benzer soruları cevaplamaya devam etmekteydi:

“Eğer (insanların, doğru ile yanlışı ayırt edememelerini) dilemiş olsaydık, onları görüp anlama melekesinden yoksun bırakırdık da (doğru) yoldan hep şaşarlardı: ama (öyle ol- saydı) (doğruyu) nasıl görebilirlerdi? Eğer (doğru ile yanlış arasında, seçim yapma özgürlüğünden yoksun olmalarını) dilemiş olsaydık, onları kesinlikle farklı bir tabiatta yaratırdık ve bulundukları yerde (dondururduk ki) ne ileri gidebilsinler, ne de geri dönebilsinler.” (Yâsin, 36 / 66, 67)

Yani; “Dileseydi, sizi robot yapabilirdi. Ama yapmadı, yapmıyor.”

“Eğer Allah, insanları, yaptıkları (her) haksızlıkla cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı…” (Nahl, 16 / 61)

Yani; “Suç işleyenleri anında cezalandırabilirdi. Lakin fırsat tanıdı, tanıyor.”

“…Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme yeteneklerinden yoksun bırakabilirdi...” (Bakara, 2 / 20)

Yani;

“İsteseydi, size verdiği kabiliyetleri yok edebilirdi. Fakat etmedi, etmiyor.”

Yani;

“İnsanın; özgürlüğünü, kendi aleyhine kullanmasına rağmen, Rabb’in dondurulmuş benliklerle, kurulmuş robotlar edinmek istemediğini anlamalısın. İyiliğin, kötülüğü yenerek anlam kazandığını görmelisin. Şerrin,  hayrın yokluğuyla oluştuğunu fark etmiyor musun?

Bilakis;

O;  hiçbir insanı, korunmasız bırakmadı. (86/4) Kimseye kaldıramayacağı bir yük, yüklemedi. (2/286)) İnsanı,  zorluklarla baş edebilecek kabiliyette yarattı. (90/4)  Ona,  özgür bir alan oluşturdu. Seçme hakkı tanıdı. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırdı. Gerçeği güçlü kıldı. Kötülük, bu kadar aktif ve yaygın iken, sonuç itibarıyla; hakkın, batıla karşı nasıl galip gelebildiğini zannediyorsunuz?  Kimseyi çaresiz ve rehbersiz bırakmadı. Peygamberler ve kitaplar göndererek uyardı. Kendisini size göstermeyerek özgürlük alanınızı genişletti. Fakat bunu da inkârlarına vesile yaptılar. Hanginizin daha güzel işler yapacağını göstermek için ölümü ve hayatı yarattı. Sadece ölüm bile elinizdekileri paylaşmanız gerektiğini söylemiyor mu? Ama doksan dokuz koyunu olan, kardeşinin bir koyununa da göz dikiyor. Dünyayı kirlettiniz, hastalıklar çoğaldı. Hepsinin çaresini yarattı. Lakin sizin için yarattığı çözümleri bulmak yerine, silahlanmayı ve daha fazla savaşmayı seçtiniz. Haramları olabildiğince azaltarak hareket kabiliyetinizi arttırdı, önünüzü açtı. Pek çok konuda konuşmayarak neyi nasıl yapacağınıza dair kararları size bıraktı. Sadece ona kulluk etmenizi istedi ki başkalarının önünde eğilip küçük düşmeyesiniz. Çünkü onurlu ve şerefli olmanızı istedi. Yalnız kendisinden yardım istemenizi dileyerek kimsenin yardıma muhtaç bırakılmayacağı bir ortamda yaşamanızı arzuladı. Nimetleri önünüze sererek sizi sevdiğini her defasında gösterdi. Özgür olmamızı istediğini ve zorla yapılan işlerin bir kıymeti olmadığını anlamıyor musunuz? İçinizdeki özgürlük duygusunun nereden geldiğini sanıyorsunuz? Kur’an’da size  neredeyse her konuda örnek sundu, benzetmeler yaptı. İsrailoğullarını görmüyor musunuz? Her şeyi rahatlıkla elde edebilecekleri cennet gibi bir ortamda kudret helvasıyla, bıldırcın eti yerken dahi, soğan ve sarımsak istediler. Mısır’da yedikleri soğan ve sarımsağı, Firavun’un baskısı ve aşağılaması olmadan özgürce yaşamaya, tercih ettiler. Onunla pazarlığa oturdular. Rahat durmadılar.  Açgözlülükleri onları, pek çok şeyden yoksun bıraktı. Hırsları ve arzuları, insanın yakasını bırakmıyor ve insanın taleplerinin sonu gelmiyor ki. İnsan özgürlüğünü kısıtlayan şeylerin kendi elleriyle oluştuğunu görmüyor mu?  Dünyayı altüst eden şeylerin, yaptığı kötü işlerden kaynaklandığına bakmadan, sürekli yaratılmış olmasını Rabb’inin başına kakıyor. Yoksa her istediğinin olacağını ve bunun ona bir sorumluluk yüklediğini mi düşünüyor ve onu sürekli borçlu çıkarıyor.”

Kur’an’da; İsrailoğullarının, sürekli Allah’ı inkâra varan nankörce teşebbüsleri karşısında, Hz. Musa’nın daha fazla dayanamayarak şöyle söylediği anlatılır;

“Musa, demişti ki: ‘Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile (ne olur ki) şüphesiz Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir...’ ” (İbrahim, 14/ 8)

Mekke müşriklerine de, benzer bir karşılık verilmiştir;

“…Ve siz, (Allah’ı) aciz bırakacak değilsiniz.” (Hud, 11 / 33)

Allah’ın emir ve yasaklarının tamamının, insanların mutlu olması ve huzur içinde yaşaması için geldiğini herkes bilir. Hatta bu emir ve yasaklar, o an için istenen olumlu sonuçları doğurmayacaksa ertelenebilir.  Ömer (ra.) yaptığı gibi. Buna rağmen ön yargılarından bir türlü kurtulamayan kötümser ve inatçı kimselerin, Resullere,   “Doğru söylüyorsanız, başımıza taş yağdırsanıza!” diye karşılık vermeleri, iyi niyetli bir anlama çabası içinde olmadıklarını gösteriyor. Bu yaklaşımları,  “ Allah, kötüleri anında niye cezalandırmıyor?” sorusunun tekrarı gibi duruyor. Ve ardından şöyle cevaplar veriliyor;

“Eğer, onların iyilik (olarak gördükleri şeyin kendilerine) ulaşmasını aceleyle istedikleri gibi, Allah, insanlara (günahları yüzünden hak ettikleri) şerri acele verseydi, onların sonu çarçabuk gelmiş olurdu.” (Yunus 10 / 11)

“Muhakkak ki bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azap payı vardır, (ötekilerin başına gelen azap gibi bir azap bunların da başına gelecektir), acele etmesinler.” (Zâriyat, 51 / 59)

Yol Üstünde Oturanlar

Allah, gerçeği kutsamıştır. Bu; doğru olanın, her halükarda galip geleceğine inanmaktır. İnananlar, gerçeğin bir gün mutlaka galip geleceğini bilirler. Bunu sağlayan ise, 

Allah’ın apaçık müdahalesidir. Görünmez bir el; sonuç itibarıyla doğru olanı, yanlışın hep üstüne çıkarır. Bu sebeple,

Kur’an’da; “Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na  iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki siz az (ve  güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu  nasıl oldu? Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa artık Allah, aramızda  hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en  hayırlısıdır.” (A’raf, 7 / 86, 87) denmiştir. Bu ayetler, insanları inandıklarından vazgeçirmek ve özgürce yaşamalarına  engel olmak için yol üstüne oturanları kınamaktadır.

“…Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin...”

“…Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir...”(Mü’min 40 / 28)

“(Allah’tan gelen) her haber belli bir süreç içinde gerçekleşir: ve siz zaman içinde (hakikati) anlayacaksınız.” (En’am 6 / 67)

“İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında mesajlarımı(n işaret ettiği gerçeği) göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.” (Enbiya 21 / 37)

Buradaki anlamlar, çok canlıdır:

Yani;

“Bırakın, hak ortaya çıksın. Gerçek çok güçlüdür. Ona karşı konulamaz. Zaman içerisinde; hak, batılı ve doğru, yanlışı her zaman yener. Bekleyelim, çok uzun sürmez. Kim haklı ise zamanla anlaşılsın. Kimin iddiası doğru ise, o endişe etmesin. Sabretsin, dirensin. Ancak yalan söyleyenlerin ve zalimlerin korkması gerektiğini, bilmiyor musunuz?”

İnsanın ve özellikle inananların gerçek arayışı tamamıyla saygıdeğerdir. Bu arayışın en can alıcı noktası; “Düşünmek ve bunu başkalarıyla paylaşabilmektir.” denilebilir.  Nitekim Kur’an anlatımında; peygamberler, baskı altına alınıp tebliğden engellenince, azap inmektedir. Sırf bu yüzden; inanmak, inandığını yaşamak ve özellikle tebliğ yapmak yani düşüncelerini özgürce açıklayabilmek, yaşamsal bir önem taşır.  Hatta İslam terminolojisinde, “Cihat”; konuşan ile dinleyen arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik bir teşebbüstür. Zorla inandırmak için değil, dinleyene önce anlama sonra özgürce kabul ya da reddetme imkânı vermek için. Nitekim özgürce “inkâr etmek” de, en az özgürce “iman etmek” kadar önemlidir.  Allah;  insanları, sadece inkâr ettikleri için asla helak etmemiştir. Bu inkârlarıyla suç işlemedikleri sürece…

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise, kendilerine  verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup  çıktılar. Yoksa senin Rabb’in, halkı (birbirlerine karşı) dürüst  davrandıkları sürece, bir toplumu (sırf ) (çarpık inançları) yüzünden asla helak etmez.” (Hud, 11 / 117)

Ancak inananlar susarsa, kıyamet kopar. Düşünce özgürlüğünün bittiği an, kıyamet vaktidir. “Kıyamet, asla müminler üzerine kopmaz.” anlayışı da bu gerçeği ifade eder.

Başka bir deyişle; düşünce ve ifade özgürlüğü, dünyada yaşamın devam etmesi için zaruridir.

Bunun  tamamen engellenmesi, dünyanın sonunu getirecektir. İnsanlar; hayatlarının, inananların doğruyu söylemeye devam etmesine borçlu olduklarını bilmelidirler. Onlar,  sustuğu ya da susturulduğu an; yaşam, anlamını yitirip Allah’ın yaratmaya devam etmesi için haklı bir gerekçe kalmaz. Küstahça böbürlenenlerin elinde dünya cehenneme döner. Ve her şeyin sonu gelir.

Örneğin bu engelleme Hz. Nuh’a yapılmıştı;

“… Ve o(na çeşitli eziyetler yapılarak tebliğden) menedildi.” (Kamer, 54 / 9)

Hz. Lut’a yapılan da aynı şeydi;

“Biz seni, el âlemin işine karışmaktan menetmemiş miydik?” dediler.(Hicr, 15 / 70)

Hz. Musa’ya da;

“(Musa:) ‘Ve eğer bana inanmıyorsanız, (hiç olmazsa) yolumdan çekilin!’ (dedi.)” (Duhan, 44 / 21)

Daha önce yaşamış toplumlar, kendi içlerinde inananları susturdukları için helak olmuşlardır. Özellikle peygamberleri, konuşturmadıkları için. Yani zulme karşı çıkıp doğruları söyleyen kimse kalmadığı için. Bugün bu helakler, ölüm ve doğal afetlerle kısmen tekrarlansa bile topyekûn insanlığın yok olmasına sadece zemin hazırlıyor. Üstelik bu afetlerin neredeyse tamamı, bizzat insanın kendisinin yol açtığı sebeplere dayanıyor.  Bütünüyle kıyametin kopması ve genel bir cezanın gerçekleşmesi  için, ya dünyada doğruları söyleyen hiçbir müminin kalmamış olması ya da inananların zorla susturulması gerekiyor.  Şimdi, gerçeğin ve gerçeği özgürce ifade etmenin ne kadar önemli olduğunu anlıyor musunuz?..

“Rabb’im, Allah’tır.” Dediği İçin, Bir Adam Öldürülebilir mi?

Kendilerini otorite yerine koyanlar, neye, nasıl ve ne kadar inanacağımızı, bizim adımıza kararlaştırırlar. Onların bilgisi altında olduğu sürece, sizin neye ve nasıl taptığınız, hiç önemli değildir. Din, bu gibilerin elinde, sadece kullanılabilirlik açısından bir değer taşır ve uyuşturucu gibidir. Dinin doğru anlaşılması ve insanların gerçeğe ulaşması gibi bir dertleri yoktur. Halktan çaldıkları, kendi yaşam standartlarında, bir değişme ya da gerileme olmadığı sürece, kimin ne kadar ve neye inandığını önemsemezler. Tolstoy’un “Diriliş” adlı eserinde anlattığı gibi, onlar için din; böcek, kurtçuk ve solucan gibidir ve sadece tavuklar sevdiği için katlanılabilir bir şeydir. Çünkü tavuk gibi gördükleri halklara ihtiyaçları vardır.

Adı ne olursa olsun bu sistemler, tehlike gördükleri her şeye, sınırlama getirirler. Çerçevesi onlar tarafından belirlenen ve kurdukları düzenin bekasına uyarlanmış bir özgürlük alanı oluştururlar. 

“(Firavun şöyle dedi): ‘Ben size izin vermeden ona inandınız ha?’…” (Taha, 20 / 71)

Hâlbuki özgürlük sahası, ontolojik bir alandır. Yani kişi, doğuştan bu haklara sahip olmalıdır. İnsanı tarih sahnesine çıkaran şey,  var oluşsal güvenlik ve özgürlük arayışıdır.

Özgürlük ve güvenlik yoksa insan da yoktur. İnsan taklidi yapanlar ise, her yerde bulunur. Her dönüşümün ve ilerlemenin temelinde, zihnî faaliyetler yatar. Özgürlük bunun için gereklidir. Özgürlüğe engel olmak ya da sınır koymak beşer eliyle yapılabilecek bir şey olmamalıdır. Allah’ın kulları için belirlediği özgürlük alanı, başkasına zarar vermediği sürece, insanların kazanabileceği en geniş çerçevedir. Tarih de buna şahittir. Zira bin dört yüz sene önce müşrik Mekke’de, bugün en az New York’ta olduğunuz kadar özgürdünüz. Belki daha da fazla. Müşrik Mekke’de her türden inancın tezahürü görülür ve kimse kimseye karışmazdı.

Örneğin “Hanif ” denilen tek Tanrı anlayışının sahiplerine de dokunulmazdı.

Mekke’de sorun, vahyin, sosyal hayata müdahalesi ile başlamıştı. İnandığı şeyleri sosyal hayatında görmenin doğallığı bir tarafa, bugün Müslümanlar, Amerika’da kanun koyucunun hangi alanına müdahale ettiler de Ortadoğu kan gölüne dönüyor, Guantamola’da işkenceler sürüyor ya da işgallerin biri bitip diğeri başlıyor. Üstelik “Asrı Saadet  Medinesi”ndeki özgürlüğünüzü, bugün dünyanın hiçbir yeriyle mukayese edemezsiniz. Aklı başında herkes için; 11 Eylül saldırılarının ardından müslümanlara yapılan baskılar, Batı’nın özgürlük anlayışının ne kadar sanal ve  sahte olduğunu göstermeye yetiyor olmalıdır.

Sizi kendi menfaatleri açısından “tehlikeli” saydıkları an, onlar için hiçbir hakkınız söz konusu değildir. Zira taassup, onların göbek adıdır.

“Geçmiş vahyin izleyicilerinden bazısı (birbirlerine) şöyle der: ‘(Muhammed’e) inananlara günün başında vahyedilene inandığınızı söyleyin, daha sonra geleni ise inkâr edin ki (inançlarından) belki geri dönerler; ama sizin inancınıza uymayan hiç kimseye (gerçekten)inanmayın…’ ” (Âl-i İmran 3 / 72, 73)

Özgürlüklerin insan eline terk edildiği zamanlar, çoğu kez mahrumiyet ve mahkûmiyetlerle sonuçlanmıştır. Allah’ı bile göz ardı edebileceğiniz bir saçmalama özgürlüğünüz vardır ama ihtirasların egemenliğini sorgulandığınızda onlar, insanda kişilikten eser bırakmazlar. Kendi bacağına kurşun sıkmak, hangi yiğidin harcıdır. Baskı ve işkence altında insanlığınızı kaybetme korkusu, size öyle bir fatura çıkarır ki onlara üye, mürit ve mensup olmanın zorluğunu, Allah’a kul olmanın kolaylığına değişmezsiniz. Zamanla bundan zevk almayı bile öğretirler size. Önceleri mahkûmiyet, basit bir alışkanlıkken, ardından insanın yapı taşları hâline gelip hayata bakışınızı belirleyen ilkelere dönüşüverir. Arkaya bakınca, kendinizi tanıyamazsınız. Sonrasında işin belki de en sıkıcı tarafı, birbiriyle çekişen pek çok “Tanrıcık” önünde, bir onun bir bunun dediklerini yapmaktan ibaret kalır. Nede olsa artık Tanrılarınızın izni ve şerefiyle varsınızdır.

Baskıcı ve despot sistemlerin yaptıkları hep aynı şeylerdir. Örneğin kendileri gibi düşünüp inanmayanları; 

Rahatsız etmek ve dışlamak:

“…’Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur.’ dediler.” (Yasin 36 / 18)

Ya sev ya terk et anlayışı ile kovmak;

“Ama hakkı inkâr eden toplumlar, elçilerine şöyle dediler: ‘Ya bizim yolumuza (dinimize) dönersiniz, ya da kesinlikle sizi ülkemizden sürüp çıkarırız.’…” (İbrahim, 14 / 13)

Bölerek “öteki”leri oluşturmak;

“O ülkede; Firavun, kendini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını; kastlara, sınıflara ayırmıştı…” (Kasas, 28 / 4)

Tehdit etmek;

“Kavminden, hakkı inkâra şartlanmış olan elebaşları, (Şuayb’ın yandaşlarına:) ‘Doğrusu, eğer Şuayb’a uyarsanız, bilin ki kaybedenlerden olacaksınız!’ dediler…” (A’raf, 7 / 90)

Zorbalık yapmak;

“Ve ( siz başkalarının hukukuna) el uzattığınız zaman, hiçbir sınır tanımadan, hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?” (Şuara 26 / 130)

Bölücü ilan ederek öldürmeye yeltenmek;

“Firavun, dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabb’ini yardıma çağırsın! Çünkü ben; onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.’ ” (Mü’min, 40 / 26)

Hatta Allah adına bile şiddet üretmek;

“ Allah adına yemin ederek aralarında antlaşıp ‘Ona ve ailesine geceleyin baskın yapalım ve onların hepsini öldürelim…’ ” dediler. (Neml, 27 / 49)

Verdiklerini sürekli başa kakmak;

“(Fakat Musa, mesajını Firavun’a tebliğ edince, Firavun:) ‘Biz; seni, çocukken yanımızda yetiştirmemiş miydik? Ve sen, ömrünün pek çok yılını bizim aramızda geçirmemiş miydin? Ama sonunda yapacağını yaptın ve nankör biri olduğunu gösterdin!’ dedi.” (Şuara, 26 / 18, 19)

Yani; “Firavun’un, şu başa kakmasına bir bakın;

Elimizde büyüdün, yemeğimizi yedin. Hastanelerimizden faydalandın, yollarımızdan geçtin, sularımızdan içtin. Polisimiz, askerimiz seni korudu. Bütün devlet imkânlarını önüne açtık. Buna rağmen başkaldırıp isyan ediyorsun ha! Tek kelimeyle sen nankörsün.”

Hz. Musa’nın cevabı, enteresandır

“Ve o başıma kaktığın iyiliğe gelince, bu İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değilmiydi?” (Şuara, 26 / 22)

Yani;

“Sen bu zulümleri yapmasaydın, ben annemin kucağında nazlı nazlı büyüyecektim. Verdiğini söylediğin imkânlar karşısında köleleştirdiğin bu millet, sana her yerde gerekli ihtişamı sağlamadı mı? Hiçbir şeyi babanın hayrına yapmadın. Ben ne zaman bu ülkeyi bölmeye çalıştım? Bu âlemin hepsi nasıl ve neden senin oluyor? Sen, bizim Rabb’imiz değilsin. Özgürlük alanlarımızı, sen belirleyemezsin. Biz, senin saltanatını değil, adalet istiyoruz. Şimdi doğruyu söylediğimiz ve hakkımızı aradığımız için mi nankör oluyoruz?”

Mekke müşrikleri de halkı tahrik ve provoke ederek aynı şeyi söylüyorlardı;

“İçlerinden önde gelen eşraf takımı, derhâl harekete geçip; ‘Hâlâ mı duruyorsunuz, kalkın yürüyüp gösteri yapın ve ilahlarınıza sahip çıkın! Sizden beklenen şey, şüphesiz budur.’ dediler.” (Sad, 38 / 6)

Onlara, “Vatandaşlık görevi, size böyle bir sorumluluk yüklüyor.” denilerek sahte Tanrılarının gölgesinde oluşturdukları ideolojilerini sahiplenmeleri ve korumaları istenmişti. Hâlbuki ekmeği, aslanın ağzına koyup insanların hayatını zorlaştıranlar bunlardı. Ayrıca zalimlerin yönetiminde, onlara ait olmanın var olmaya eş değer tutulduğu bir ortamda, yedirdikleri yemeğin hakkını istemek de buydu. Onların iktidarı için, gerektiğinde ölmek adına…

Bu katil ruhlu insanlara sorulması gereken en önemli sorulardan bir kaçı şöyledir;

 İnandığını söyleyen bu insanlar size ne yaptı?

Borç mu istediler?

Mallarınıza mı dadandılar?

Nasıl bir yük altında kaldınız da canınız yanıyor?

“O anda, inancını (o güne kadar) gizlemiş olan Firavun  ailesinden bir mümin (şöyle) haykırdı: ’Rabb’im Allah’tır dediği için adam mı öldüreceksiniz?..’ ” (Mü’min, 40 / 28)

Benzer bir olay Mekke’de gerçekleşmişti;

“…Resulullah (sav) çıkageldi. Çekirge sürüsü gibi başına üşüştüler ve çevresini kuşattılar. ‘Şöyle şöyle diyen, Tanrılarımızı ve dinimizi eleştiren sen misin?’ dediler. Resulullah (sav) de: ‘Evet, onları söyleyen benim.’ cevabını verdi. O zaman, bir adam, gömleğinin yakasından tuttu. Ebu Bekir, ağlayarak onun üzerine dikildi ve: ‘Rabb’im Allah diyen bir adamı, öldürecek misiniz?’ dedi. Bu söz üzerine, oradan ayrılıp gittiler…” (İbn İshak, Akabe Yay,  1991, s. 292) 

İnancın, insan onuruna yaptığı katkıyı inkâr edenler, zor zamanda haysiyeti kimlerin yerden kaldırdığını hiç hatırlamıyorlar. Bu ülkeyi kurtarmak adına kimlerin savaştığını unutuyorlar. Zor zamanda namusu, onuru ve bu toprakları kimin savunduğunu göz ardı ediyorlar. Öleceğini bile bile insanı siperden çıkartıp düşmana saldırtan saik, hangi modern kültürün parçası olabilir? Hangi gazino ya da tavernadan hangi caddenin çocuklarından böyle yiğitler yetişmiştir? 

Bugün, inandığını söyleyen insanların verdikleri akıl almaz tavizlere rağmen, onlara karşı bir türlü yumuşamayan çevrelerin, ön yargılı ve bağnaz tutumlarının altında ne yatıyor olabilir? Allah’a inanmanın ve bu inancın gereğini yapmak istemenin suç olduğunu kim söyleyebilir?

Dininizi değiştirmedikçe, onları memnun edemiyorsunuz. Asla razı olmayıp küçümsemekten ve alay etmekten geri durmuyorlar. Kaba ve mütecavizler. Oldukça günaha dadanmış ve saldırganlar. Nitekim içten içe suçlu olduklarını bildiklerinden olsa gerek neredeyse münferit her olayı ve çıkan her gürültüyü kendi aleyhlerine değerlendiriyorlar. Israrla onlar gibi düşünmenizi istiyorlar. Anlaşılan bunlar, tarihteki benzer yoldaşlarından daha hayırlı değiller. Çünkü benzer tavırlar takınıyorlar. Ülkeyi “alan”lara bölüp inancınızı hangi alanda ne kadar yaşayabileceğinize onlar karar veriyorlar. “Sonra daha fazlasını isterler.” diyerek özgürlüklere kota koyabiliyorlar. Nitekim bir hakkı tartışma konusu yapmaları, beraberinde o hakkı yok saymaları veya başa kakmaları anlamına gelmiyor mu?

“Bir mümin hakkında; onlar, ne bir yemine saygı gösterirler ne de bir antlaşma şartına ve hukuka. Onlar düşmanlık  dolu, saldırgan kişilerin ta kendileridir.” (Tövbe, 9 / 10)

İstemesek de mi?

Salih insan kendisiyle barışık insan demektir. Düşündüğü ve inandığı gibi yaşamak anlamında. Dolayısıyla salih insan, özgür olmalıdır. Özgür olmadan insanın salih olması mümkün değildir. Kendisiyle barışık olmayan insanlardan, mutlu ve sağlıklı bir toplum da oluşamaz. Özgürlüklerini kısıtlayarak insanları inandıklarıyla yaşadıkları arasında tercih yapmaya zorlayanlar, tek bir gönlün dahi sarsılmasının nelere mal olacağını önemsemez ve düşünmezler. Nitekim bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibiyse, bir insanı üzmek de hepsini üzmek gibidir.

Bu üzüntüler bir gün toplanır,

Salih amellerle göğe yükselir,

Meleklere gözyaşı olur da,

Rahmeti ve gazabı coşturursa,

Belki dünyaya özgürlük getirir.

Bu özgürlükleri engelleyici tavırların sahiplerinin, Hz. Şuayb’ın cevabı karşısında ne hale düştüklerini görmek gerekiyor:

“Şuayb’ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize  dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız.’  Şuayb; ‘İstemesek de mi?’ ” dedi.” (A’raf, 7 / 88)

Hz. Şuayb’ın cevabı tam yerindedir;

İstemesek de mi?

Yani;

“Zorla mı ve siz zorba mısınız?

Atalarınızın peşinden gitmek,

Sizin ilahlarınızı kabullenmek,

Çağdaş diye önümüze koyduğunuz ilkelere katılmak,

İnsanları uyutmak için oluşturduğunuz dinlere inanmak,

Halkı soymak ve sömürmek için yaptığınız işlere katlanmak,

İdeolojilerinizi hiç sorgulamadan tasdik etmek zorunda mıyız?

İstemesek de mi?”

 

Ek: Özgürlüğü çalınanlar adına aşağıda bir suç duyurusu örneği verilmiştir.

Suç Duyurusu:

Yeryüzü halkına,

İnsanları üzen, eziyet eden, işkenceyle zulmeden ve kendine kul köle edinen Firavun, Haman, Belam, Nemrut  ve Ebu Leheb gibilerini, zihninizde derhâl mahkûm ederek bir tarih şuuru oluşturmanız…

Ve hâlen arzularını ilah edinerek özgürlüklerimizi sınırlama hakkını kendilerinde görenlerle onlara kuyruk olanların, insanlara çektirdiği sıkıntıların farkına varmanız, servetlerini tekelleştirerek bir güç gösterisine dönüştürenleri görmeniz, halkı soyan ve zevkleri peşinde maymuna dönüşenleri tanıyıp onlardan sakınmanız ricasıyla… Gereğini arz ederim.

 

Not: Konu içinde geçen ayetlerin tefsirine yönelik kurgular, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamak adına yapılan bize ait beşeri yorumlar olarak görülmelidir. Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 2. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');