Sosyal Medya

Coğrafyamız

Medeniyetler Çatışması Tezi Üzerinden Suriye Problemi Ve Türkiye - İran Gerginliği

Küresel emperyalizmin Ortadoğu'daki projeleri/politikaları iflas etmiştir.



Veysel Ocak / Düşünce Mektebi


Medeniyetler Çatışması Tezi Üzerinden Suriye Problemi Ve Türkiye - İran Gerginliği

Huntington; Foreign Affairs dergisinde 1993 yaz ayında '' medeniyetler çatışması '' başlıklı bir yazı yazdı. Huntingtona göre dünya politikası yeni bir evreye giriyordu ve bu evrede ideolojik ve ekonomik çatışmalar yerini, kültürel ağırlıklı medeniyetler çatışmasına bırakıyordu. Huntingtona göre artık çatışmalar medeniyet eksenli olacaktır.

 Huntington; konuyla ilgili düşüncelerini şöyle açıklamaktadır. Derki; ‘ benim faraziyem şudur ki, bu yenidünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak. Fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muhabere hatlarını teşkil edecek.1 

   ‘ Ve gelecekteki bu politik çatışmalar medeniyet çatlaklarının olduğu bölgelerde olacak ve bu çatışmalar sonucunda yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacaktır.2 

Huntington, kendi tezi içerisinde dünyada var olan sekiz medeniyetten söz eder. Arnold Toynbee dünyada 21 medeniyet vardır veya bunun, büyük bölümünü batının yok ettiğinin, iddiasındadır. Bu iddia son derece ciddi ve dikkate alınması gereken bir iddiadır ve belki de bir yazı konusudur. Fakat konumuz bu değildir.

Huntingtona göre bu medeniyetler; batı medeniyeti, İslam medeniyeti, Ortodoks medeniyeti, Konfüçyüs medeniyeti, Budist medeniyeti, Hindu medeniyeti, Japonya medeniyeti, Latin Amerikan medeniyeti gibi medeniyet isimlerini sayar ve artık dünyanın; soğuk savaş sonrasında olduğu gibi üç büyük bloktan oluşmadığını, blokların medeniyet eksenli oluşacağını iddia etmektedir.3

Huntington  “Medeniyetler Çatışması’’ makalesinde Türkiye hakkında şunları söylemektedir. Derki: “Türkiye bölünük bir ülkedir. Bunun sebebi, Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi mi, yoksa bir Ortadoğu ülkesi mi; bir İslam ülkesi mi, yoksa laik bir ülke mi; batıya mı yoksa batılı olmayan bir ülke mi olduğunun belirsiz olmasından dolayı bölünük bir ülkedir tanımlamasını yapmaktadır.4’

 Oysa 1997’de Türkiye'de verdiği bir konferansta Türkiye hakkındaki fikrinde değişiklik yaparak İslam Dünyası için Türkiye'nin lider bir ülke olabileceğini söylemiştir.

Huntington’un medeniyetler çatışması tezinde ortaya koyduğu bir şey daha vardır ki bu çok önemlidir. Bu teze göre; dünyanın büyük medeniyetlerinin çoğunun bir tane lider veya çekirdek devleti vardır. Rusya, Hindistan, Çin, Japonya, Amerika Birleşik Devletleri kendi medeniyetlerinin lider devletleri olduğunu söyler. Bu tespitlerine bir şey daha ilave eder ve derki; ‘ İslam medeniyeti bir çekirdek devletin/lider devletin yokluğunu hissetmektedir. Birkaç devlet, birçok grup etkin bir mevki elde edebilmek için rekabet etmekte, bu da İslam devletleri arasında ve Müslüman toplumlar ile komşuları arasında problemler yaratmaktadır'' tespitlerinde bulunur.5’

 Huntington; öneri ve tavsiyelerine de devam etmektedir, derki: ‘ Eğer İslam toplumunun tek lideri ve sözcüsü olarak, hem Müslümanların hem de Müslüman olmayanların tanıdığı bir tek devlet olsa, inanıyorum ki, İslam ve dünya daha güzel olacaktır. Bana göre bu role Türkiye'den daha uygun başka bir devlet yoktur. Türkiye bunu gerçekleştirmek için gerekli nüfusa, stratejik konuma, bürokratik ve askeri özgüvene ve tarihi geleneklere sahiptir. Ve Türkiye Kuzey Afrika'dan Balkanlar'a Ortadoğu'dan Kafkaslara ve Orta Asya'ya yayılmış bütün Müslüman toplumlarla, başka hiç bir ülkenin sahip olmadığı bağlantılara sahiptir. ‘ Tespitlerine de şunları delil olarak gösterir.(ayrıca Türkiye hakkındaki önceki görüşlerinden neden düzeltme yaptığını da bu delilleriyle açıklanmış olmaktadır) Derki: ‘ Şu iki faktörün hayati olduğunu düşünüyorum; birincisi, eğer Malezya’yı bir kenara koyarsak Türkiye petrol üretmeyen bütün diğer Müslüman ülkelerden daha yüksek bir ekonomik kalkınma seviyesi gerçekleştirmiştir.

 İkincisi, Türkiye'ye dayanıklılığı ve sürekliliği Müslüman toplumlar arasında yegâne olan işleyen bir demokrasi yaratmıştır. Demokrasi ve ekonomik kalkınma Müslüman toplumlar arasında nadir görülmektedir. Türkiye bunu başararak, Müslüman toplumlara onların da başarabileceğini göstermelidir. İnanıyorum ki Türkiye hem bu yüksek gayeye sahip olacaktır ve eğer İslami bir anlayışla kalkınmayı ve demokrasiyi birleştiren bir model olabilirse, bundan hem Türkiye hem de dünya faydalanacaktır, önerisinde bulunur ve bir tehlikeden de bahsetmeyi ihmal etmez.

 Batı medeniyeti içinde kavgaları olduğu gibi, günümüzde İslam medeniyeti içerisinde çok daha yoğunluklu kavgaların olduğunu ve olabileceği uyarısında bulunarak; Suudi Arabistan, Türkiye, İran, Pakistan, Endonezya gibi birkaç büyük devlete sahip olmanız ve zannediyorum etkinlik için mücadele edilmesi yüzünden yanıltıcı bir görünüm veriyor ve bu durumun Müslüman toplumlar arasında çatışma ortamı yarattığını düşünüyorum,  ‘der. (Sayılan ülke isimlerine dikkatinizi çekmek istiyorum)

 Bir de temennisini belirtir. Der ki: Ben, İslam toplumu adına konuşacak dünyada bir veya iki devletin olmasının, herkes için daha tatmin edici olacağına inanıyorum diyerek iyi niyetini de ortaya koymaya çalışır.6

Huntingtonun medeniyetler çatışması tezinin yazıldığı tarih ve sonrasında verilen konferanslardaki teze dair düzeltmeler, içerisinde birçok çelişkiyi barındırmaktadır. Fakat yazımızın konusu medeniyetler çatışması tezinin içerisindeki çelişkilerin tespiti ya da bu tezin eleştirisini yapmak değildir.

Yazımızın asıl konusu; bugün yaşadığımız problemlerle, bu tez arasında ilişki kurmaktır.

En kısa özetle tez şunu iddia etmektedir.

Bugüne kadar (tezin yazıldığı tarihe kadar ) dünyada dört çeşit çatışma sebebi vardır, bunlar:

1. Amerika, Japonya ve Batı Avrupa'nın da içinde bulunduğu ticaret savaşları,

2. İslam'ı içine alan din savaşları

3. Sovyetler Birliği, eski Yugoslavya ve Afrika'nın başarısız ülkeleri içinde meydana gelen etnik savaşlar

4. Rusya ve Çin'i içine alanın yeniden canlanan soğuk savaşlar olmuştur ve artık bu tür savaşlar olmayacaktır.7

 Artık dünyada medeniyet eksenli çatışmalar yaşanacaktır. ''Geleceğin en mühim mücadeleleri bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.''8

 Bu tarihten sonra başlayacak olan medeniyet eksenli çatışmalarda, çatışma; Batı medeniyeti ve diğer medeniyetler arasında olacaktır. Çatışma: Batı ve diğerleri arasında olacaktır. Yukarıda saydığımız medeniyetler, batı karşısındaki diğerleridir. '' Gelecekte dünya siyasetinin merkezi mihveri, muhtemelen Kişhore Mahbubani'nin tabiriyle batı ile geriye kalanlar arasındaki bir mücadele ve batılı olmayan medeniyetlerin batılı güç ve değerlere verdiği karşılıklar olacaktır.''9

Huntington; batı medeniyeti karşısındaki medeniyetleri kendi aralarında eleştiriye tabi tutarak, hemen hemen hepsinin batı medeniyetiyle mücadele edebilecek bir performansa ve mücadele için gerekli olan evrensel değerler sistemine sahip olmadıklarını söyler. Bu tespiti yaparken İslam'ı; batı medeniyeti karşısındaki diğer medeniyetlerden ayırır. İslam batı medeniyeti ile mücadele edebilecek bir potansiyeli bünyesinde taşıdığını ve İslam toplumunu harekete geçirebilecek değerler sistemine sahip olduğunu belirtir.

Bu risk, batı medeniyeti için her zaman var ola gelmiştir ve olacaktır.

Huntington, batı medeniyeti karşısındaki rakibini İslam medeniyeti olarak tespit ettikten sonra; batı medeniyetinin İslam'la mücadele yöntemini belirleyebilmesi için, İslam dünyasının lider ülkesinin kim olduğunun yâda kim olması gerektiğinin tespitinin yapılabilmesi için, İslami coğrafyadaki ülkeleri analiz eder.

 Çünkü medeniyetler çatışması tezinin bir gerekliliği de her medeniyetin bir lider ülkesinin olması gerektiğidir.

 İslam dünyasındaki ülkeleri üzerinde kültürel alanda ve bu ülkelerin sahip oldukları değerler sistemi düzeyinde analizler yaparak lider ülkeyi belirlemeye çalışır. Ülkelerin genel özellikleri ve birbirlerine üstünlük sağlayabilecek potansiyellerini de dikkate alarak lider ülke olamayacak özelliklere sahip olan ülkeleri eler. Bu elemeler sonucunda, yazdığı tez, yaptığı konferanslar ve diğer yazılarında üç ülke tespitinde bulunur. Türkiye, İran ve Mısır ülkelerini tespit eder.

 Bugün İslam dünyasının yaşadığı trajedilerde Huntingtonun tespit ettiği bu üç ülke ana eksen olarak görülmektedir. İçinden çıkılamaz hale gelen problemlerimiz ve bu ülkelerde ortaya çıkan gelişmeler, ortaya atılan tezin çok da yabana atılacak bir tez olmadığını bize göstermektedir.

 Huntington tespit ettiği bu üç ülke arasında da mukayeseler yapar ve bu ülkelerin kendisine has özelliklerini inceleyerek tezini yazdığı ilk dönemde, İslam dünyasının lider ülkesinin ne Mısır, ne Türkiye olamayacağını, bunun İran'ın olabileceğini söyler. '' Bir ideoloji ya da dünya görüşü, uluslararası politikada gerçekten güçlü bir hale gelmek için bu inancın savunucusuna fikrin çekirdek ülkesi gibi hareket eden bir fikir taşıyıcı bu ülkeye ihtiyaç duyar. Komünizm için bu rol, genellikle Sovyetler Birliği tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun gibi, İslam için çekirdek ülke ya da fikir taşıyıcı ülke rolünü her ne kadar eksikleri olsa da İran yüklenecekti. ''10

''Bugün İslam medeniyeti için bir çekirdek devlet olmaya en yakın ülke İran’dır. Fakat hem Şii teolojisi hem de Pers nüfusu ve geçici de olsa sönük ekonomisi dolayısıyla kendi dışındaki İslam dünyasından geniş çapta tecrit edilmiştir. Aslında İran için İslam medeniyetinin çekirdek ülkesi haline gelmesi fiilen imkânsızdır; bununla beraber herhangi başka bir ülke için de imkânsızdır. Potansiyel lider gibi görünen diğer büyük devletler (Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya ) ise birbirlerinden öyle farklıdır ve birbirlerini öyle hakir görürler ki, hiçbirinin batıya yâda diğerlerine karşı uygulayacakları uyumlu politikaları yoktur. İslam medeni bir dış politika yürütmek için bir imparatorluğa ve hatta bir çekirdek ülkesi bile olmaksızın bir medeniyet olarak kalacaktır.'' Bir ideoloji ya da dünya görüşü, uluslararası politikada gerçekten güçlü bir hale gelmek için bu inancın savunucusuna fikrin çekirdek ülkesi gibi hareket eden bir fikir taşıyıcı bu ülkeye ihtiyaç duyar. Komünizm için bu rol, genellikle Sovyetler Birliği tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun gibi, İslam için çekirdek ülke ya da fikir taşıyıcı ülke rolünü her ne kadar eksikleri olsa da İran yüklenecekti. ''11

 Eğer, medeniyetler çatışması tezinin yazıldığı dönemleri inceleyebilirsek; 2000’li yıllara kadar süren Türkiye'nin İran düşmanlığı/bu düşmanlığın bütün dış siyasetine tamamen hâkim olduğu dönemleri tekrar hatırlayabiliriz. İran'ın düşman olduğuna dair belirlenen dış siyaset, bütün ilişkilere bu dönemde yansımıştır. Türkiye'nin gerek batıyla gerekse Ortadoğu'yla kurduğu ilişkilerde, düşman ülke İran kurgusu üzerinden gerçekleştirilmiştir. 2000’li yıllardan sonra özellikle AK Parti dönemiyle beraber bu algı Türkiye'nin dış siyasetinden tamamen ortadan kalkmıştır. Bu sıcak ilişkiler döneminin başlangıcı önemli bir dostluğa dönüşebilir idi ki, bunun pratik göstergeleri oluşmaya başlamıştı. 2000’li yılların Orta doğusu, küresel emperyalizmin İran'ı Ortadoğu'dan yalıtma politikaları ve diğer İslam ülkelerinin İran'la ilişkilerini batı ve İsrail'in izin verdiği kadarıyla gerçekleştirebildikleri /kendilerine belirlenen dış siyasetin dışına çıkamadıkları dönemlerin yaşandığı bir Orta doğudur.

Küresel emperyalizmin o dönemde belirlediği ve Amerika'nın öncülüğünde uygulamaya sokulan Ortadoğu projesi; bugün yaşanılan trajedilerin tek sebebi olduğu gibi, bugünkü Ortadoğu bu projenin eseridir. Doksanlı yıllardan itibaren Amerika'nın öncülüğünde yürürlüğe sokulan yeni Ortadoğu projesi; Amerikan siyasetini yönlendiren neocon’ların Huntingtonun tezini alıp, Amerika'nın yeni Ortadoğu politikası olarak yürürlüğe konulmasından ibarettir.

 Küresel emperyalizmin belirlediği yeni Ortadoğu politikasında/projesinde İran, asla İslam dünyasının lider ülkesi olmamalıdır. Projenin ana omurgasını bu prensip oluşturmakta ve bu prensip üzerinden diğer ülkelerin konumları belirlenmekte idi. Bütün önlemler, stratejiler ve uygulanan siyasetler bunun üzerine; İran'ın lider ülke olmamasına kurulmuştur.

Fakat Türkiye 2000’li yıllardan sonra, tezin sahibini ve tezi yeni Ortadoğu projesi olarak yürürlüğe koyan Amerika'yı büyük şaşkınlığa uğratmıştır. Türkiye kendisinden beklenmeyecek bir şekilde İslam dünyasının lider ülkesi olabilecek bir performans sergilemeye başlanmıştır. (bunu Huntingtonun sonraki makalelerinde Türkiye hakkındaki fikirlerinin değişikliğinden ve Türkiye hakkında söylediklerinden anlayabiliyoruz )

Türkiye'nin bu performansı, tezi politikaya dönüştürenler için çok büyük bir problem ve tehlike oluşturmuştur. Hele hele bu dönemde başlayan, batının nükleer enerjiyi bahane ederek İran'a yüklenmesi ve Türkiye'nin nükleer enerjiye sahip olmada İran'a destek vermesi, Türkiye İran yakınlaşmasının bir dostluğa doğru gitmeye başlaması, Türkiye ve İsrail arasındaki gerginlik de buna eklenince küresel emperyalizm için tehlikenin daha da büyümesine sebep olmuştur.

Bu dönemde, politika sahipleri şu karara varmış olmalıdır.

Türkiye ve İran asla dost olmamalı, bu dostluğun tek yürek ve tek bilek olarak İslam dünyasının lider ülkesi olmaması gerektiğinin kararlarını almışlar ve politikalarını yeniden dizayn etmek durumunda kalmışlardır. Bu yeniden dizaynın sonuçlarını daha görmeden, İslam coğrafyasının tamamında başlayan ve adına; Arap baharı adı verilen İslami direniş ve mücadele emperyalistlerin projesini altüst etmiştir. İslami coğrafyayı oluşturan ülkelerin büyük bölümünde başlayan İslami intifada sonucunda; küresel emperyalistlerin kuklaları olan, firavunların ve diktatörlerin yıkılması, dünyanın/kâinatın efendiliğine hazırlananların heveslerini kursaklarında bırakmıştır.

Bütün bu gelişmeler, küresel emperyalizmin Ortadoğu'daki projelerini/politikalarını iflas ettirmiştir. Bölgede batının kuklaları birer birer devrilmiş, batının diliyle her ülkede; Tunus, Fas, Libya vs İslamcılar iktidara gelmiştir. Hem batı hem de batının bölgedeki diğer kuklaları büyük tedirginlik yaşamaktadır. İslam dünyasında yaşanan bu hareketlilik, küresel emperyalizmi acil önlemler almaya sevk etmiş, yaşananları ve özellikle İslami mücadelenin Suriye'de de başlaması sonucu ortaya çıkan gelişmeleri yeniden analiz ederek, proje haline getirilen tezin temel paradigmalarına dokunulmadan yeni aktörler devreye sokulmuştur.

Yeni aktörlerin devreye sokulması ve yeni aktörler üzerinden belirlenen strateji, büyük bir zafer elde etmek üzere olan İslam'a ve İslami mücadeleye büyük bir darbe vurmuştur. İslami mücadele, içinde bulunduğumuz kötü duruma rağmen başarısızlığa uğramamıştır diyemeyiz/dememeliyiz fakat küresel emperyalizmin yeni aktörlerin üzerinden ortaya koyduğu strateji, zafere giden yolda büyük engeller oluşturmuş durumdadır. 

 Küresel intifadanın Suriye'ye sıçraması ve Suriye halkının zalim Esat yönetimine/rejimine karşı başkaldırması, İslam Dünyası için büyük bir zaferin, İslam’ın hakim olduğu bir Ortadoğu için büyük bir fırsat olabilecekken, İslam dünyasını oluşturan modern ulus devletlerin bugünkü iktidarlarının basiretsizliği yüzünden, İslam'a ve Müslüman ülkeler için büyük bir fitne haline gelmesi anlaşılır gibi değildir.

Bugün Suriye problemi içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İslami coğrafyayı parçalayıcı ve kutuplara ayırıcı etkisi olan Suriye problemi, vicdanları kanatan, akılları durduran Müslümanları birbirine düşman yapan bir duruma gelmiştir.

Bu durumu, küresel emperyalizmin ve özelde de Amerika'nın Ortadoğu projesinin/politikasının başarısına bağlamayacağım fakat etkilerini de gözden kaçırmamak gerekiyor.

Küresel emperyalizmin yeni Ortadoğu politikası haline getirdiği medeniyetler çatışması tezinin tamamen iflas ettiği bir dönemde Müslümanların bu duruma düşmesi bütün vicdan sahibi insanların canını acıtıyor. İçinde bulunulan bu durum küresel ölçekte değerlendirilerek / analiz edilerek, yapılan hataların tespitinin ortaya konulması ve çözüm üretilmesi gerekmektedir. Fakat bu kaos ve iletişimsizliğin üzerine bir de modern ulus devletlerin içinden çıkılamaz refleksi olan ulusal çıkarları önceleyen dış siyaset anlayışı eklenince bir çözüm üretmek mümkün görünmüyor.

     İçinde bulunduğumuz bu durumu küresel emperyalizmin başarısına bağlanmayacağımı söylemiştim fakat Suriye üzerinden başlayan Türkiye- İran gerginliği daha önce başlayan dostluğu tamamen bitirdiği gibi, küresel emperyalizmin İslam dünyasının lider ülkesinin olmaması doğrultusunda geliştirmeye çalıştığı Türkiye ve İran'ın yan yana gelmemesi projesi basit bir hamle ile yeni aktörlerin devreye sokulmasıyla kolayca gerçekleştirilmiş oldu.

    Türkiye ve İran'ın dış siyaset eleştirisini sonraki yazılarımızda yapmak kaydıyla ortada olan net bir sonuca dikkat çekmek istiyorum.

    Türkiye ve İran birbirlerini en uzak noktaya itmiş durumdadırlar.

    Bu büyük ayrışma ve ayrılık; Suriye meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir. Türkiye ve İran'ın Ortadoğu'ya yönelik siyasetlerinde birlikte hareket edebilmesi, Ortadoğu'daki bütün sorunlarda olduğu gibi Suriye meselesinin de çözümüne yönelik tek yoldur. Fakat bu altın fırsat kaçırılmış durumdadır.

     Türkiye İran ayrışması/çatışması; ümmetin dirilişi için altın fırsat olan Suriye mücadelesi ve Mısır devriminin zaferini ve kazanımlarını ziyan etmiş, bu ayrışmadan dolayı mücadelesinde yapayalnız adeta ensarsız kalan Mısır, emperyalizmin pençesi altında büyük bir trajedi yaşamaktadır.

     Türkiye ve İran'ın bundan sonra ümmet düzeyinde bir dostluğa dönüşecek bir beraberlik ortaya koymaları mümkün olabilir mi? Bilmiyorum. Ben şahsen bundan böyle Türkiye- İran birlikteliğinin olacağını sanmıyorum.

    Huntingtonun medeniyetler çatışması tezine geri dönecek olursak; İran'ın İslam dünyasının lider ülkesi olmaması gerekiyordu. Uygulanan boykot ve ambargolarla, ayrıca İran'ın İslam ülkeleriyle yalıtılması politikasıyla gerçekleştirilemeyen bu durum, Suriye üzerinden başarılmış oluyordu.

    Türkiye'nin gösterdiği performans ve var olan potansiyelini ortaya çıkarıp, uygulama iradesi ve bunu gerçekleştirmek üzereyken, yine Suriye üzerinden Türkiye'nin bu yürüyüşü engellenmiştir. Daha her şey bitmedi diyenleri duyar gibiyim. Bu konuda asla ümitsiz değilim. Fakat gelinen nokta ve içinde bulunduğumuz akıl tutulması Türkiye'nin ve İslam dünyasının işini oldukça zorlaştırmaktadır. İslam Dünyası önüne çıkan bu büyük fırsatı değerlendirememiştir. Emperyalistleri Ortadoğu'dan tamamen söküp atma imkanı ortaya çıkmışken İslam Dünyası bunu / bu fırsatı kesinlikle doğru değerlendirememiştir. Mısır'da gerçekleşen İslami devrim küresel emperyalizmin aklını ve ruhunu dondururken, İslam Dünyası bu fırsatı değerlendirememiş / gerekli okumaları yaparak önlem alamamış; küresel emperyalizmin geçici olarak yaşadığı hafıza kaybını, İslam dünyasının zaferine dönüştürememiştir. Mısır'da gerçekleşen darbe sonrasında hemen hemen herkesin yoğunlaştığı bir tek nokta vardı, o da Mısırda gerçekleşen darbeye Amerika'nın niçin darbe demediğidir. 

   Amerika'nın Mısır'da yapılan darbe üzerinden bütün vasıfları konuşulmuştur. Amerikan demokrasisinin ikiyüzlülüğü, batının ve Amerika'nın alçakça davrandığı, hatta ve hatta; Amerika'nın kendisi için belirlediği ilkeyi çiğnememek için (bu ilke; darbeci orduya yardım etmemek;) Amerika'nın her yıl yardım ettiği mısır ordusuna yardımı kesmemek için yapılan darbeye darbe demediği konuşuldu. Fakat asıl konuşulması gerekenler konuşulmamış ve Mısır devrimiyle başlayan sürecin okunması gereken boyutu okunamamış dolayısıyla gereken müdahaleler gerçekleştirilemeyerek, küresel emperyalizmin içine düştüğü hafıza kaybı iyi değerlendirilememiştir. Mısır devrimiyle beraber Amerika'nın Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün yaptığı açıklamada; Amerikan dış siyasetinin yaşadığı hafıza kaybının belirtileri görülmekteydi. Sözcü şunları söylüyordu.’ Orada bir şeyler oluyor ve biz neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz’. Amerikan dışişleri sözcüsünün sözlerini tersinden okursak; Orta Doğu projemiz iflas etmiş durumda, politikamız yaptığımız medeniyetler çatışması tezindeki üç ülke, gösterdiği lider ülke performansıyla bizleri şaşkınlığa çevirmiştir. Biz neler olup bittiğini anlayamıyoruz, diyordu. Sadece onlar değil, biz de  gerçekleşen durumun tam olarak farkında değildik. Amerika'nın neden darbe demediğini tartışıyorduk. Sanki yapılanlara darbe dediğinde Amerika'nın problemlerin çözümünde kendisini mecbur hissedecekmiş gibi algılıyor, çaresizliğimizden dolayı böyle bir psikoloji sergiliyorduk. Oysa Amerika'nın ikiyüzlülüğünü en iyi bilen bizdik, buna rağmen elimize böyle bir kozun / delilin olması sanki bize bir şeyler yapabilme / yapma hakkını verecekmiş gibi bir gayret içine girdik. Amerika Mısırda yapılan darbeye, darbe diyebilirdi ve bütün dünyanın gözünün içine baka baka her zaman yaptığı gibi, bugünkü davranışını sergileyebilirdi. Amerika bunu yaptığından dolayı da geçmişte olduğu gibi asla utanmazdı. O zaman diliminde içinde bulunduğumuz hal, ne zaman yardım edeceksin /  müdahale edeceksin psikolojisinden başka bir  şey değildi. Bu hal, bizim ve İslam dünyasının bağımsız bir siyaset yürütemeyecek kadar, bağımlı yığınlar haline geldiğimizi gösteren, yakıcı bir gerçektir.

     Oysa Suriye üzerinden, kararan umutlarımızı Mısır'la yeniden aydınlatabilirdik fakat gerçekleştiremedik. Bu gün geldiğimiz durum Amerika’nın ve batının müdahalesine nerede ise yalvarır pozisyona düştük. Batının müdahalesi için bütün gerekçelerin oluştuğunu, uluslararası örgütler düzeyinde girişimlerde bulunarak anlatmaya çalışırken, kullanılan kimyasal silahtan sonra müdahaleye mecbur olduklarına onları ikna etmeye çalışıyoruz.

    Oysa küresel emperyalizm yeni bir oyun tasarısı içerisindedir.

     İran ve Türkiye, Suriye meselesi üzerinden lider ülke olma yolunda saf dışı bırakılırken, Türkiye - İran ayrışmasından dolayı yalnız / yardımcısız ve güçsüz alan Mısır, gerçekleştirilen darbe ile birlikte, var olan potansiyelini büyük ölçüde kaybetmiştir. Müslümanlar büyük bir katliama uğramışlardır. Öncü kadroların tamamı tutuklanmış ve işkenceye maruz bırakılmıştır. Mısır'da vahşi bir hukuksuzluk devam ettirilmektedir. Dernekler, vakıflar baskına uğruyor, malları ve evrakları talan ediliyor, kadroları ve gönüllüleri tutuklanıyor. İslami yapılanmaların tamamı kapatılmış ve faaliyetleri durdurulmuştur. Mısır'ı ve Müslümanları nasıl bir sonun beklediğini / bundan sonra nelerin olabileceğini kimse bilmemektedir.

     İslam coğrafyası bilinmezlik okyanusunda yüzerken, küresel emperyalizm kendisine düşeni yapmakta ve boş durmamaktadır. Yeni stratejinin uygulanması için her türlü ortam ve zemin hazırlanmış durumdadır.

     Bu aşamadan sonra küresel emperyalizmin İslam Dünyası için, İslam dünyasının liderliğini yapacak bir ülke ortaya çıkarmaları / belirlemeleri gerekmektedir.

     Küresel emperyalizm İslam Dünyası için seçtiği lider ülke Suudi Arabistan’dır. Kendi kuklası olan Suud Hanedanının hem yıkılmamasını sağlayacak hem de bu ayrışma ortamında boş kalan meydana Suudi Arabistan, lider ülke olarak ortaya konacaktır. Son zamanlarda  Suud Hanedanının bütün coğrafyada gösterdiği refleks ve faaliyetler bunun göstergeleridir.

    Suudi Arabistan'ın küresel emperyalizmin siyasetine hizmet edecek faaliyetlerde bulunarak, İslami hareketin karşısındaki rejimlerin en büyük destekçisi olarak aktif bir pozisyon almıştır. Bugünlerde petrolden elde ettiği servetinin büyük bölümünü İslami mücadelenin yıkmaya çalıştığı diktatör rejimlere destek olarak aktarmaktadır. Yaşanan bu kaos ortamında, dikkatleri çeken bir husus ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının hemen hemen tamamında faaliyet olarak ve diktatörlere karşı verilen mücadelelerin / direniş cephelerinin bir tarafını oluşturan tekfirci grupların önlenemeyen yükselişini görmekteyiz. Bu grupların yaptıkları İslami coğrafyanın gündemine oturmuştur. Diktatörlerle mücadele cephesinin bir bölümünü oluşturan bu grupların; aldığı pozisyon, mücadele şekilleri ve sahip oldukları kaynaklar; kendisine has organizasyon ve değerleriyle elde edebilecekleri şeyler olmadığı ortadadır. Yeni bir mücadele yöntemi ve strateji ortaya koymaktadırlar. Bu grupların kendilerine bir misyon olarak belirlediği yeni süreç / Suudi Arabistan'ın kendisine belirlediği misyonla aynı zaman dilimine denk gelmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek. Suudi Arabistan'ın bu grupların güçlenmesini istemesinin, kendi bindiği dalı kesmek anlamına geldiği söylenebilir / itirazı yapılabilir. Suudi Arabistan'ın tam olarak yaptığı şey adeta; pimi çekilmiş bir bombayı Müslümanların tam ortasında patlatmak gibidir. Kaos ortamı Suudi Arabistan’ın liderliği için gereken mükemmel bir ortamdır. Batının nefret ettiği, İslam'ın evrensel değerlerini bünyesinde taşımayan tekfirci hareketlerin İslam coğrafyasında yaygınlaşması / etkinleşmesi / güçlendirilmesi; İslam'ın evrensel değerleri üzerinden direnişinin  /  dirilişinin zayıfladığı / zayıflatıldığı bu dönemde bir başka problem olarak Müslümanların önüne konmaktadır. Bu probleme zamanında önlem alınamazsa İslam dünyasındaki ülkeler arasındaki çatışma, bir başka zeminde daha da alevlenerek büyüyecektir. İslam dünyasındaki çatışmaların yönü emperyalistlere yöneldiği bu dönemde, çatışmaların yön değiştirip başka bir zeminde Müslüman ülkelerin arasında yaşanması, İslam'ın bu coğrafyadaki direncini / dirilişini belki yüz yıl geriye götürecektir.

     Suudi Arabistan bu cephenin finansörü olarak bütün imkânlarını ortaya koymaktadır. Bu oyunu bozabilecek bir tek ülke vardır, o da Türkiye'dir. Türkiye bir an önce İslam'ın evrensel değerlere sahip olan siyasetini bağımsız olarak uygulama alanına koyması gerekmektedir.

     Bunun için öncelikle Türkiye'nin Suriye bataklığından kurtulması gerekmektedir. Türkiye Suriye bataklığına adeta saplanmış durumdadır. Türkiye, dünyanın Suriye meselesiyle ilgili herhangi bir alanda (politik, ekonomik ) desteğini alamamaktadır. Batı, Türkiye’ye destek vermediği gibi, uluslararası örgütler düzeyinde de olaya çözüm değil çözümsüzlük üretmektedir.

     Türkiye Suriye meselesine batı dünyasının dışında, özellikle İslam coğrafyası kanalıyla çözüm üretemezse, savaşa doğru sürüklenmek durumunda kalacaktır.

     Bu zor durumdan ancak İran'la girişeceği iş birliği yoluyla kurtulabilir. Batı bu yönde bir çözüm kanalının açılmaması için elinden gelen yapmakta, bu yolda bütün projelerini ortaya koymaktadır. Türkiye'nin gündeminde olan çözüm süreci de; başlama tarihine ve şekline yönelik verilerin belirsiz ve karanlık olması, İslam coğrafyasında yaşananlardan çok da bağımsız olmadığının göstergesi sayılabilir.

     Bu meselelerle beraber başlayan, nasıl başladığı ve kimin başlattığı bilinemeyen çözüm süreci adındaki barış süreci uygulamaları, Türkiye’ye yeni bir problem olarak geri dönmek üzeredir.

     Çözüm süreci adıyla yürütülen ve bizzat Türkiye'nin kontrolünde sınır dışına çıkarılan örgüt üyelerinin PYD bayrağı altında organize olarak ele geçirdikleri bölgelerde kurdukları yönetimlerle Türkiye’yi Ortadoğu'dan yalıtan bir tampon bölge oluşturmuşlardır. Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılan sınırlarının tamamını, özellikle Suriye sınırını, tabir yerindeyse Türkiye'nin kendi elleriyle oluşturduğu yapılar kontrol etmektedir. Türkiye kendi elleriyle kendisini hapsetmiştir fakat farkında değildir. Bu durum Suriye'deki İslami mücadeleyi de olumsuz etkileyecek boyuttadır. Türkiye'den Suriye'ye yapılacak yardımların birden fazla kontrol bölgesinden geçmesi ya da geçememesi Suriye meselesinin çözüm sürecini uzatırken, Türkiye'nin durumunu da gittikçe kötüleştirecektir. Süreç uzadıkça Türkiye'nin elinin zayıflaması, sürece müdahil olma etkisini de azaltacaktır. Son zamanlardaki uluslararası örgütlerin yaptığı toplantılarda, Suriye meselesinde farklı aktörlerin güçlü bir biçimde katılması, Türkiye'nin kenarda tutulmaya çalışılması da bunun göstergelerindendir. Türkiye'nin bu meselede sınırlandırılması, sürecin küresel emperyalizmin istediği şekilde sonlandırılmasını sağlayacaktır. Süreç, küresel emperyalizmin belirlediği şekilde son bulursa ve sınırlarımızın dışındaki haritalarda bir değişiklik gerçekleştirilirse; Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu mülteci problemi Türkiye'yi büyük bir kaosa sürükler. Dolayısıyla süreç küresel emperyalistlerin istediği şekilde bitmemeli Türkiye bunun için gerekli inisiyatifi kullanarak oluşacak riskleri göze alarak gerçekleştirmek durumundadır. Suriye meselesi her ne şekilde sona ererse ersin, Türkiye'nin Suriye meselesi üzerinden oluşan problemleri halletmesi çok uzun yıllarını alacaktır.

     Bu durum Türkiye’yi İslam coğrafyasındaki misyonundan uzaklaştıracaktır.

     Suriye meselesinin çözümü, Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılan sınırlarındaki problemi çözme yönteminin neler olması gerektiğinin.  Mısıra olması gereken desteğinin neler olabileceği, emperyalizmle mücadelede İran'la nasıl masaya oturabileceği, emperyalizmle tevhidi bir mücadeleyi nasıl gerçekleştirebileceği, çözüm sürecinin yaklaşan seçimler nedeniyle farklı bir boyuta evrilme ihtimalini, Stratejik Derinlik kitabıyla ilişkilendirerek bir sonraki yazılarımızda değerlendirmek istiyoruz.

Selam ve dua ile

[email protected]

Veysel Ocak

KAYNAK  :

1. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 22

2. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S:370 - 371Ahmet Davutoğlu makale

3. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 171 Samuel Huntington’un Türkiye’de 1997 yılında verdiği Konferans

4. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 41

5. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S:170 – 171 Samuel Huntington’un Türkiye’de 1997 yılında verdiği Konferans

6. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S:172 Samuel Huntington’un Türkiye’de 1997 yılında verdiği Konferans

7.Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 26-27 ve Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 210 James Kurth Asıl Çatışma makalesi

8.Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 25

9.Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 41

10. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 211 James Kurth Asıl Çatışma makalesi

11. Medeniyetler Çatışması. Vadi yayınları. S: 215-216 James Kurth Asıl Çatışma makalesi

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.