Mehmet Kaman: İlk Cinayet Bıçakla İşlenmedi
Telefonun ekranında bir fotoğraf beliriyor.
Parmağın ekranı kaydırmaya devam ediyor. Yüzünde küçük bir tebessüm var. Hatta belki içinden “MaÅŸallah” diyorsun. Fakat kalbinin derinliklerinde tarif edemediÄŸin bir duygu beliriyor.
O an aslında sadece başkasının hayatını görmüyorsun. Kendi hayatını onun üzerinden ölçmeye başlıyorsun. Modern dünyanın tatlı tuzaklarından biriyle karşı karşıyasın. Mutlu olup olmadığını kendi hayatına bakarak değil, başkalarının hayatıyla kıyaslayarak anlamaya çalışıyorsun.
Oysa kıyas, gerçeÄŸi gösteren bir ayna deÄŸildir. Kalbi büyüten bir mercek de deÄŸildir. Nimeti görünmez kılan bir perdedir. Kur’an, insanın bu hâlini ilk kardeÅŸler üzerinden anlatır.
Hâbil ve Kâbil…
Aynı anne ve babanın çocukları...
Aynı evde büyüdüler.
Aynı Rabbin kullarıydılar.
Aynı çağrının muhatabı oldular.
İkisinden de Allah’a bir kurban sunmaları istendi. Fakat Kur’an’ın dikkatimizi çektiÄŸi nokta, kurbanın kendisi deÄŸildir. “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” (Maide, 27)
Kıssanın kalbi atmaya başlıyor! Çünkü mesele, kimin daha çok verdiği değildir. Mesele, kimin kalbiyle verdiğidir. Fakat Kâbil, kardeşinin kabul edilişini görünce kendi kalbine dönüp bakmadı. Başkasına döndü:
“Mutlaka seni öldüreceÄŸim.”
Ne kadar ağır bir cümle... Halbuki; başkasının başarısını kendi başarısızlığı, kardeşinin kabul edilmesini kendisinin reddi olarak algılamasa; gerçeği de haset perdesinden görmeyecek. Haset, başkasının ışığını kendi karanlığının sebebi gibi gösterir.
Modern insan, başkalarının mutluluğu arttıkça kendi huzurunun azaldığını sanarak, kapandığı en büyük yalnızlığı yaşar.
Çünkü yaşadığı çağ, insana sürekli aynı şeyi fısıldar:
“Daha fazlasına sahip olan daha deÄŸerlidir.”
“Daha görünür olan daha önemlidir.”
“Daha çok kazanan daha baÅŸarılıdır.”
“Daha çok beÄŸenilen daha sevilendir.”
Bu yüzden artık insanlar sahip olduklarını değil, hayatlarını da sergiliyor. Mutluluk paylaşılmıyor; vitrine çıkarılıyor. Başarı yaşanmıyor; ispat ediliyor. Hayat tecrübe edilmiyor; gösteriliyor. Sonra herkes birbirinin vitrini önünde kendi eksikliğini saymaya başlıyor.
Modern insan görünürlük üzerinden kurguladığı kimliÄŸin “öz deÄŸer” duygusunu, “kıyas”la zedeliyor. Ve daha sıkıntılı olan yanı, baÅŸkalarının baÅŸarılarına maruz kalırsa memnuniyetsizliÄŸi artıyor.
Kur’an ise yine daha derine inerek, sorunu baÅŸkasının baÅŸarısında deÄŸil, kalbimizin yöneliÅŸinde aramamız gerektiÄŸine dikkatlerimizi çekiyor. Çünkü Kâbil’i kardeÅŸini öldürmeye götüren bıçak deÄŸildi. Kalbinde büyüttüğü “kıyas”tı. Kur’an bunu tek cümlede anlatır:
“Nefsi ona kardeÅŸini öldürmeyi cazip gösterdi.” (Maide, 30)
Demek ki insan, en büyük savaşını dışarıda değil, kalbinde veriyor. Bir duygu, eğer hakikatle terbiye edilmezse zamanla karaktere dönüşebilir.
Kıyas, hasede...
Haset, öfkeye...
Öfke, zulme...
Zulüm ise insanın önce kendisini, sonra başkasını yaralamasına hatta öldürmesine dönüşebilir.
İşte bu yüzden Kur’an cinayetin ayrıntılarını uzun uzun anlatmaz. Çünkü Allah, insanın elindeki bıçağı deÄŸil; kalbindeki hazımsızlığı almak ister.
Peki Hâbil ne yaptı?
Kardeşinin tehdidine tehditle karşılık vermedi. Hakarete hakaretle cevap vermedi. O bilir ki insanın değeri, başkasını yenmekle değil, Rabbine yakın olmakla ölçülür.
Kabul edilmek, insanların alkışına deÄŸil; Allah’ın rızasına baÄŸlıdır.
Kalbini özgürleÅŸtirmek istiyorsan, deÄŸerini insanların baÅŸarı cetveliyle deÄŸil, Rabbinin terazisiyle ölç. Çünkü rızkı da takdiri de kabulü de veren O’dur.
Başkası yükseldi diye senin payın eksilmez.
Başkası sevildi diye sen değersizleşmezsin.
Başkası kazandı diye sen kaybetmiş olmazsın.
Allah’ın hazinesinde kullar birbirinin rakibi deÄŸil, imtihan arkadaşıdır. Belki de Kâbil’in en büyük yanılgısı kardeÅŸini rakibi sanmasıydı. Oysa onun gerçek rakibi, içinde büyüttüğü nefisti.
Kur’an anlattığı karakterleri tarih sahnesinde bırakmaz; insanın içine taşır. Anlattığı iki kardeÅŸtir ama her gün karşı karşıya kaldığımız iki yöneliÅŸi bize görünür kılar. Öyle deÄŸil mi?
Kardeşimizin başarısını kutluyoruz; ama içimiz daralıyor.
Bir dostumuzun mutluluğunu görüyoruz; fakat kendi eksiklerimiz çoğalıyor.
Başkalarının yoluna bakmaktan kendi yolumuzu unutuyoruz.
Sonra fark etmeden ömrümüzü yarışarak geçiriyoruz.
Kur’an ise istikametimizi belirliyor:
İnsanlarla değil...
“Hayır”da yarışın.
Gösterişte değil...
“Takva”da yarışın.
Başkalarının elindekine değil...
“Kendi kalbinize” bakın.
Kalbini koruyabilen insan, kendisine bahÅŸedilen nimeti de koruyabilir.
Åžimdi Kur’an’ın aynasını bir kez daha önümüze koyalım.
Hâbil ile Kâbil kıssası sadece iki kardeşin hikâyesi değildir. Her gün kalbimizde karşı karşıya gelen iki farklı yönelişin hikâyesidir.
Birisi Allah’ın takdirine razı olur; diÄŸeri baÅŸkasının payına göz diker.
Birisi kardeşini nimet bilir; diğeri rakip görür.
Birisi teslimiyetle çoğalır; diğeri kıyasla tükenir.
Çünkü ilk cinayet, bıçakla işlenmedi.
İlk cinayet; “kanaatin” hasede, “kardeÅŸliÄŸin” rekabete, “teslimiyetin” kıyasa dönüştüğü anda iÅŸlendi.
Şimdi vicdan terazisini ele alıp tartma sırası bizde...
Bugün ben/sen/biz hangisini temsil ediyoruz: Hâbil’i mi, Kâbil’i mi?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.