M. Ali Akbulut: Cenaze Namazından Geriye Kalan
Modern dünyanın görmediği ve büyük ihtimalle bundan sonra da görmesi zor bir cenaze namazına tanıklık ettik. "Tanıklık ettik" ifademi, hem dünya medyası üzerinden canlı canlı bütün dünyanın izlemiş olması, hem de bizzat katılmış olmam hasebiyle olduğunu belirteyim. Birçok yönüyle geçmiş liderlerin cenaze merasimlerinden ayıran özellikleri, birçok yönüyle bundan sonra olması muhtemel merasimlerden farklı olacağını söylemek zor değil.
Geçmişte yaşanan birkaç örnekle günümüze gelmek isterim.
İslam tarihinde de alışageldiğimiz cenaze merasimlerinin dışında, olağanüstü şartların hâkim olduğu durumların bulunduğu zamanlarda farklı uygulamaların yapıldığı görülmüştür. Öncelikle bu hatırlatmayı yaparak, bizim Osmanlı tarihinden birkaç örnek vermek isterim.
Fatih Sultan Mehmet Han'ın cenazesi adeta taht kavgaları sebebiyle unutuluyor, 20 gün sonra fark ediliyor. Fark edildiğinde cenaze kokmuş, yanına yaklaşılmaz hâlde olduğu görülüyor. Ve zor şartlarda defin işlemleri yapılıyor. Tahnit de denilen, cesedin iç organlarının çıkarılarak bazı işlemlerden geçirilerek temizlenme işlemi, Osmanlı'da bazı padişahlara uygulanmıştır.
I. Mehmet, birçok savaşa katılmış, vücudu birçok yara almış olmasına rağmen bir av sırasında rahatsızlanır ve öleceğini anlar; oğluna haber verilmesini, ivedilikle Edirne'ye gelmesini söyler. Ve vezirlerine, "Öleceğim, oğlum gelmeden ölürsem ölümümü duyurmayın, saklayın, fitne çıkmasın" emrini verir. I. Mehmet'in oğlu Murat gelene ve hazırlık yapılana kadar 42 gün cenaze saklanır, halka padişahın öldüğü duyurulmaz. Hatta yapılan geçit törenlerine mumyalanmış cesedin pencere kenarına konularak yapıldığı, hâlâ hayatta olduğu izlenimi verildiği söylenir.
Yıldırım Bayezid'ın da cenazesi farklı olmuştur. Timur'a esir düşmüş ve esir tutulduğu sırada hayatını kaybetmiş (ölüm sebebi intihar, zehirlenme gibi tartışmalar da var), naaşı bir süre mumyalanarak korunmuş, esir tutulduğu yerden alınarak getirildiği Bursa'da defnedildiği bilinir.
Geçmişte farklı saiklerle cenazesi ertelenen ya da farklı defin işlemleri yapılanlar olmuş. O dönemin hâkim olan şartları dikkate alındığında bunların da normal olduğu anlaşılacaktır.
Konumuza ve günümüze gelerek Tahran'da başlayan, Kum, Necef, Kazımeyn, Kerbela ve Meşhed'de tamamlanan cenaze merasiminin izlenimlerini aktarmaya devam edelim.
Siyasi bir merasim olduğu kadar dinî bir merasimdi aynı zamanda. Sosyal ve toplumsal bir cenaze merasimi olduğu kadar bir kültürün, bir anlayışın, bir düşüncenin de içinde bulunduğu merasimdi. Bu tek bir kalıba sığdırılacak bir cenaze merasimi değildi.
Ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu olan, sınırları aşan bir yönü bulunan cenaze merasimiydi.
Organizasyon olarak fevkalade başarılı, o kadar geniş kapsamlı, o milyonluk kitleleri kontrol edebilecek kadar başarılı bir koordinasyondu.
Sıradan bir ülkenin siyasi lideri olarak görülse, cenazenin ülke dışına çıkarılması ve ülke dışında üç ayrı noktada -Necef (Hz. Ali'nin türbesi), Kazımeyn (İmam Musa Kâzım türbesi), Kerbela (Hz. Hüseyin ve Ebulfazl Abbas'ın türbeleri)- yapılan merasimler... Her merasime milyonlarca kişinin katılması ve katılan kişilerin barınma, güvenlik, sağlık, yeme ve içme gibi ihtiyaçlarını giderecek devasa organizasyon işleri. Bu işlerin ülke dışında yapıldığını düşünmek durumundayız.
Uluslararası boyutu olarak tek başına dinî mekânların ziyareti olarak görülmesi de merasimin önemini eksik bırakır. Çünkü Direniş ekseni olarak bilinen yapıların bir araya gelmesine vesile olan bir organizasyon. Bölgeyi dizayn etmeye çalışan batılı emperyalist güçlere de bir tokat niteliğinde bir merasim.
Ve ülke içinde yaşananlara bakalım.
28 Şubat'ta başlayan saldırı ile devam eden savaş şartları ve havası hâlâ varlığını koruyor. Ne savaş ne barış ortamı. ABD'nin başındaki çocuk istismarcısı Trump'ın her gün farklı platformlarda yaptığı tehditler, işgal rejimi İsrail'in başındaki soykırımcı Netanyahu ve ekibinin yeni liderlere yönelik suikast söylemlerinin kesilmediği bir dönemde yapılıyor.
Gerçi, 28 Şubat'ta ABD ve işgal rejimi İsrail'in saldırısında şehit olan İslam inkılabı rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ve beraberindeki aile üyeleri için dönemin İran Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri Ali Laricani cenaze merasimi hazırlıkları yapmıştı. Fakat Laricani de hain saldırılarda nasibini almış, o da şehit olunca, yapılmak istenen cenaze merasimi şartlar müsait olana kadar ertelenme kararı alınmıştı. Ve şehadetinden 131 gün sonra yapılan bir cenaze merasimi, zaman açısından uzun bir süreyi kapsıyor. Bunun da güvenlik sebebiyle olduğu anlaşılır.
Irak'taki dinî merciyetlerin, aşiret ve siyasi grupların talepleri doğrultusunda Irak'ta da üç noktada düzenlendi. Merasim, Irak'ta devlet düzeyinde yapılmış olması, konuyu sadece dinî merciyetin talebi, aşiret ve siyasi grupların talebi olarak görmekte yeterli olmaz. Tek başına mezhebî saikleri ileri sürerek yapıldığını söylemek de görkemli cenaze merasimini anlatmakta eksik kalır.
Merasime katılımı rakamlara vurarak söylemek de konuyu küçümsemek olur. Kazımeyn, Necef ve Kerbela'da yapılan bu merasimlere her noktada milyonlarca kişinin ağır sıcaklar altında katılım göstermesi, velayet-i fakih ile anlatılamaz. Direniş ekseni içinde yer alan farklı yapıların Irak'taki merasimler kadar İran'daki merasimlerde de var olması, her şeyiyle bir bütün oluşturuyor. Bu bütünün içinde velayet-i fakih de var, direniş ekseni de var, mezhep etkisi de var, emperyalist Siyonist saldırıya tepkinin ta kendisi de var.
Cenaze merasiminde toplumlar arası ilişkilerden tutalım, devletler arası ilişkilerin zeminini de görmek mümkün. Savaş şartlarında yapılan ve yapılan her noktada milyonluk kitlelerin katılım göstermesinin düşmanlara yönelik bir mesaj olduğu açık. Nitekim cenaze merasimleriyle eş zamanlı Ankara'da yapılan NATO zirvesine katılan çocuk istismarcısı Trump'ın itiraf niteliğindeki ifadeleri dikkate alınmalı. "Bu kadar sevildiğini bilmiyordum" cümlesinin arkasında, cenaze merasimlerinde "İntikam, intikam, intikam" ile "Trump ve Netanyahu'dan intikam alınmalı" şeklindeki sloganlar adresine ulaşmış olmalı ki Trump, "İran beni öldürmek istiyor" gibi korku panik cümleleri kullanmaya başlamış, henüz cenaze merasimi bitmeden İran'a saldırı emri bile vermiştir.
"Cenazeye katılımı rakamlara vurmak olayı küçümsemek olur" demiştik. Yok aslında, modern tarihin böylesini görmediği ve bundan sonra da görmesinin zor olduğu bir katılım gerçekleşmiş. Irak'ta gerçekleşen her noktada 5 milyonu, toplamda 15 milyonu geçen bir katılım olduğu söyleniyor. Bunu çekilen görüntülerde ve fotoğraflarda da tahmin edebiliyoruz. Bağımsız gözlemciler de rakamların az bile olduğunu ifade ediyorlar. Konuyu rakamlar üzerinden değerlendirmek yeterli değil gerçekten. Zira alınan güvenlik önlemleri için halkın gönüllü katılımı, sağlık hizmetleri, barınma, yemek ve temizlik ihtiyaçları başta olmak üzere o kavurucu sıcakta saatlerce güneşin altında yürümek bir yana, beklemek kelimelere sığmayacak, zor anlatılacak bir durum.
Bazı davranışlar gönül işidir. Gönüllülük işidir. Bunu bu cenaze merasiminde daha net gözlemleyebildik. "Yediden yetmişe" diye başlayan cümleler var ya, işte o türden... İran'ın her noktasından, dünyanın çok farklı coğrafyalarından gelen kitleler, bir veda ziyaretine gelmiş gibi, bir helalleşme buluşması gibi katılım gösteriyordu. İran'da ise Tahran'da en az 15 milyon, Kum'da 10 milyon, Meşhed'de ise 15 milyondan bahsediyorlar. Gittiği her yerde milyonlara milyonlar katan bir cenaze merasimi.
38 ülkeden üst düzey katılım; bazıları cumhurbaşkanlığı düzeyinde, bazıları meclis başkanlığı düzeyinde, bazı ülkeler dışişleri bakanlığı düzeyinde katılım gösterdi. Ve tabii ki ABD baskısından dolayı merasime katılmayan birçok ülkenin olduğu da biliniyor. Avrupalı ülkeler ise davet edilmediler bile. Diplomatik teamüllerin dışında, her ülkenin heyetinin şehit rehberin naaşı önünde dua seremoni sırasında okunan ayetlerin "ayet diplomasisi" diye tabir edilen uygulaması da dikkate değer. Her ülkenin heyetine o ülkeye uygun ayetlerin okunmuş olması, hangi niyetle yapılmış olursa olsun, Kur'an'ın mesajının duyurulması anlamında olması da altı çizilmesi gereken bir noktaydı.
Başkent Tahran'ın merkezinde yer alan, Cuma ve bayram namazlarının ikamesi için yapılan Tahran Musalla'sında ikame edilen cenaze namazı için ana arterler trafiğe kapatılmış, kapatılan yollarda yürümek adeta mümkün değildi.
İtfaiye, belediye, Kızılay başta olmak üzere kurum ve kuruluşların çabaları takdire şayandı.
Cenaze merasiminin sıradan bir cenaze merasimi olmadığı biliniyor. Her şeyden önce, ABD ve işgal rejimi saldırılarında şehit olan, dinî ve siyasi misyon sahibi kişi ve ailesine ait olması, cenaze merasimini bir ülkenin lideri olmasının ötesine taşıyordu. Filistin bayrakları, Lübnan ve Hizbullah bayraklarının da aralarında olduğu, ama ağırlıklı olarak kırmızı tonlu şehitlik ve şehadeti vurgulayan bayraklar ve tabii ki İran bayrağı alanları, caddeleri kaplamıştı. ABD emperyalizmi ve Siyonist yayılmacılık karşısında dik duran bir misyonun gövde gösterisiydi cenaze merasimi. Bu misyonun mücadeleye devam edeceğine dair kararlılığının yansımasıydı.
Cenaze merasimini dar fıkıh kalıplarıyla küçümsemek, çok farklı noktalarda ayrı ayrı merasimlerin yapılmasını "tabutları gezdiriyorlar" diyerek hafife almak, ABD ve Siyonist anlayışın etki alanına girmek demektir. Hele de ABD emperyalist elebaşısı Trump'ın da kabusu haline gelmiş görkemli katılıma şaşı gözlerle bakmak, olsa olsa Siyonist emperyalist korkunun yankılarını anlamamak demektir.
Tahran'dan başlayan Meşhed'de biten milyonlarca kişinin duygu selinden, milyonlarca kişinin ellerini yumruk haline getirip "İntikam, intikam" diyerek dünyaya zulme karşı ayaktayız mesajı veren devasa gösteri...
Cenaze merasiminin ana teması "ayağa kalkmak gerek", görsel sembolü ise şehit rehberin sıkılı yumruğu ve parmağındaki o meşhur yüzüktü. "Ayağa kalkmak gerek, kıyam etmek gerek, mücadele etmek gerek" temalarıyla, sıkılı yumruklarla milyonlarca kişinin hep bir ağızdan "İntikam, intikam" demesi, tabii ki Siyonist emperyalist anlayışı korkutacak, teslimiyetçi mantığın anlaması da mümkün olmayacaktır.
Tahran'da başlayıp Meşhed'de biten, "Ayağa kalkmak gerek" diyerek insanlar bir araya geliyor ve birlikte "Yol devam ediyor" diyorsa, direniş de vardır, zafer de yakındır demektir.
M. Ali AKBULUT

Henüz yorum yapılmamış.