Sosyal Medya

Zeynep Yücel: Üç Dünya; Bir Arap Yahudinin Anıları



İsrail'i İçeriden Tanımak

Avi Shlaim, Arap-Yahudi bir tarihçi. “Arap-Yahudi” tabiri ilk anda kulağa biraz garip gelebiliyor. Yazar da zaten siyonizmin yakın tarihini kendi şahsi hayat hikayesiyle bir Arap-Yahudi yani; “doğulu bir Yahudi” olmanın bedelleri üzerinden anlatıyor. Sonuçta İsrail'in kurucu unsurlarının Filistinliler kadar olmasa da şaşırtıcı derecede baskı ve istismarına maruz bırakılışlarının hikayesiyle karşılaşıyoruz.

Avi Shlaim, takriben 2500 yıl önce Babil sürgünü ile günümüz Irak topraklarına yerleşen Yahudi bir aileye mensup. Bu uzun tarih içerisinde kültür olarak Araplaşmış, Arapça konuşmuş ve kendilerini azınlık da olsa evinde hissederek, hiçbir ayrımcılığa uğramadan yaşamışlar. Irak'ın orta-üst sınıfına mensup bir aile olarak, burada gayet müreffeh bir hayat sürmüşler. Ta ki siyonizm bir ulus devlet olma sevdasıyla arz-ı endam edene kadar. 2. Dünya Savaşı'nda Nazi etkisiyle yükselen aşırı milliyetçiliğin ardından, 1948 sonrası Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki savaşlarla birlikte, ülkelerinde birer şüpheli, tehlikeli, bölücü imajı uyandırmaya başlamışlar.

İsrail'in kurucuları olan Aşkenaz yani Avrupalı Yahudilerdi ve amaçları Orta Doğu'da Avrupalı bir devlet kurmaktı. Avrupalı; yani kültürel ve jeopolitik olarak batı medeniyetine bağlı demokratik bir ulus devlet. Bu hayalin üzerinde kurulduğu topraklar ise Orta Doğu'nun göbeğiydi. Dört bir yanı Müslüman Arap ülkeleri ile çevriliydi. Coğrafyanın gerçeğini yok sayan bu irrasyonel ihtiras, kendisini çevreleyen İslam ülkelerini düşman olarak gördü. Okudukça ve şahit oldukça aslında bu fikrin var olmak için bir strateji olduğunu görüyoruz. Doğu’yu sadece siyasi ve askeri olarak değil kültür ve medeniyet olarak da küçümseyip yok saydı, ötekileştirdi. Buna sadece Filistinliler, Araplar, müslümanlar değil, Shlaimler gibi, İsrail’in nüfus ihtiyacı sebebiyle aşağıda örneklerini vereceğimiz baskı ve entrikalar sonucu, özellikle Müslüman ülkelerden gelen Yahudiler de dahildi. Bizim için bu kitapta üzerinde durulması gereken nokta da en çok bu; Siyonizmi içeriden resmeden, kendi dindaşlarına karşı dahi Batıcı, sömürgeci, kibirli ve zorba boyutu! Öyle ki doğulu yahudilerin dillerini konuşmaları engellendi, kültürleri asimile edildi, hatta isimleri dahi değiştirildi. Doğulu Yahudi anlamında Mizrahi olarak etiketlenip, hep aşağı görüldüler. Geri planda tutuldular. İsrail’de somut bir şekilde algılanan toplumsal bir hiyerarşi oluşturuldu. En tepede Avrupalı Yahudiler, en altta ise Arap ve Afrika topraklarından gelenler vardı. Yazar da bundan dolayı, kitaba daha ilk satırında bu sebeple hissettiği ve hayatının önemli bölümünü etkileyen aşağılık kompleksinden bahsederek başlıyor.

Shlaim ailesi, İsrail'i Orta Doğu'daki Avrupa sömürgeciliğinin bir uzantısı olarak görüyor. Ailece siyonist projeye adeta zorla dahil edildiklerini söylüyor. Annesi, siyonizmi bir “aşkenazi işi” olarak tanımlıyor. Ne gariptir ki onlara üstünlük taslayan Aşkenazlar Avrupa'da, Avrupalılarca aşağılanan ve katliama tabi tutulanlardı. Celladına âşık olma psikolojisiyle kompleksli olanlar asıl kendileri olsa gerek... Nitekim kitapta İsrail'in psikolojik olarak özgüvenli, kendini üstün gören bir ulus inşa etme çabası görülüyor. Tüm eğitim müfredatı, özellikle tarih dersleri buna hizmet ediyor. Mağdur ve kurban olmaktan, kahramanlar olmaya ilerleyiş, bir tarih anlatısı olarak aşılanıyor. Yani, Tanrı tarafından kendilerine vaad edildiğine inandıkları topraklarda, kendi dindaşlarını Avrupalı olmadıkları için aşağılarken, Batı medeniyetinin ve Avrupa’nın parçası olma gururunu taşıyan bir ortak ulusal bilinç inşa etmeye çalışıyor. Herhalde İsrail’in bu konudaki kesin tavrı, propagandası ve eğitim süreçleri sonucunda olsa gerek, yazar yıllar içerisinde Iraklı Yahudilerin çoğunun Arapları artık küçümseyerek reddettiğini ifade ediyor. Kendi özgüvenini de ancak batıda eğitim almasıyla kazanabiliyor.

Avi Shlaim, 1990'larda oldukça etkili olan Samuel Huntington'un medeniyetler çatışması tezinin de siyonist düşüncenin de özünde oryantalist bir bakışı olduğunu, Huntington'un Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin ötekisi olarak İslam'ı göstermesi gibi siyonizmin de antisemitizmin kaynağı olarak İslam dünyasını gösterdiğini savunuyor. (Aslında yahudileri öteki kabul eden, tanrı katili oldukları için Katolik dünyasıdır.) 1990'larda Siyonizm bu düşüncelerden yararlanıyor. Huntington bu tezinde Müslüman topraklarda İslam'ın doğasının bir sonucu olarak çoğulculuk, demokrasi gibi batılı değerlere yer olmadığını savunuyor. Oysa tarih bunun tam tersini gözler önüne seriyor. Yahudiler ve Hristiyanların tarih boyunca gerek Endülüs, gerek Emevi-Abbasi Devletleri, gerek Osmanlı örneklerinde olduğu gibi özgürce ve barış içinde yaşadığı bir gerçek. Shlaim ailesi de zaten bunun 2500 yıllık bir Irak-Yahudi cemaati mensubu olarak bir örneği. 1930'lar sonrası Irak'ın siyasi olarak çalkantılı olduğu bir dönemde Yahudilere yapılan ve ölümlerle sonuçlanan Ferhud diye anılan acı olaylar, yazar tarafından “Kur'an'a aykırı, beklenmedik bir durum” olarak değerlendiriliyor. Çünkü İslam'ı içerden tanıyor. Avrupa'da yaşanan Yahudi kıyımının şahitleri hala hayattayken ve tezinin hararetle tartışıldığı 1990'lı yıllarda Avrupa'da Müslümanlara yönelik Bosna katliamı yapılırken, Huntington’ın ve siyonizmin bu görüşlerini, tarihin gözlerimizin içine baka baka söylenmiş en büyük yalanlarından addedebiliriz.

Ferhud sonrasında Bağdat'ta Yahudilere yönelik birçok bombalı saldırılar oluyor. Yazar titiz bir şekilde iz sürerek Irak Yahudi cemaatinin çoğunun inandığı gibi bunların ekserisinin ardında Yahudilerin İsrail'e göç etmesini sağlamaya çalışan siyonist ajanlar olduğunu ortaya koyuyor. Ailenin hiç istemeseler de Irak'ı terk etme nedenleri de can güvenliği konusunda artık tereddüte düşmeleri olmuş. İsrail'e daha varmadan yola çıktıklarında artık köklerinden kopmuş ve savunmasız Arap Yahudilerin, yolda yazarın siyonist aktivist dediği kişilerce birçok maddi varlığına el konulmuş. Bu tür vakaların az sayıda olmadığını da ekliyor yazar. Daha önce, “faşist bir rejim elinde yok olma tehdidi altında oldukları” propagandası yapılan Iraklı Yahudiler olarak İsrail topraklarına girişlerini ise “kurtarıcılarına büyük minnet borçlu mülteciler” şeklinde ifade ediyor. En çarpıcı ayrımcı ve aşağılayıcı örnek havaalanında üzerlerine dezenfekte amaçlı böcek ilaçları sıkılması olsa gerek. Sonrasında ise birçoğu etrafı dikenli tellerle çevrili kamplarda özgürlüğü kısıtlanmış olarak yaşamaya mahkûm ediliyorlar. Çünkü İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion’un ifadesiyle doğulu oldukları için vahşi sürüler olarak görülüyorlar.

Yahudiler, geldikleri farklı ülkelerin diline, kültürüne hâkim oldukları için, oralarda ajanlık faaliyetlerini kolaylıkla icra edebiliyorlar. İsrail’in istihbarat gücünün en önemli noktalarından biri budur denebilir. Mesela Mısır’da el-Ezher’de bir müslüman arap gibi okuyan İsrail casusu, 1967 savaşında Mısır’ın aldığı ağır yenilgide önemli rol oynuyor. Bildiği birçok dil yanında, kişilik olarak da son derece pratik ve pragmatist olan annesinin MOSSAD tarafından kısa sürede fark edilip, kadınlığını kullanan bir casus olması teklifi, aile için en çirkin tecrübe olabilir. Annesi bunu kendisinin Iraklı olduğunu, Iraklıların şerefli insanlar olduğunu, Iraklı kadınların da kocalarının şerefini koruyacaklarını söyleyip kesin bir şekilde reddediyor. Ortamı terk etmek üzereyken yetkili siyonist tarafından fiziksel tacize uğruyor ve tekme atarak kendini kurtarıyor. O yılların İsrail'inde emrinde çalıştırdığı kadınlara cinsel tacizde bulunmanın çok yaygın olduğunu ve kadınların bunları şikâyet etmeyip başına gelene katlandığını annesi ilerleyen yaşlarında sık sık dile getiriyor.

Tarih derslerinde İslam ülkelerinde özgür, onurlu ve barış içinde yaşayan Yahudilerden hiç bahsedilmiyor. Anlatılanlar Avrupa tecrübesiyle sınırlı kalıyor. Holokost ilginç bir şekilde çokça vurgulanmıyor. Sadece gerektiği zaman, gereken muhataptan alacaklı olmak için kullanılıyor. Davin Ben-Gurion’un dediği gibi: “Dünyanın Holokost kurbanlarına her ne borcu varsa, şimdi artık İsrail’e borçlular!” Avrupayla hesaplaşmak yerine ona dayanarak, konjonktürün gerektirdiği düşman kimse onun tepesinde sallanan bir kılıç gibi kullanılıyor Holokost…

Shlaim, ötekileştirme üzerine kurulan felsefenin korkunç sonuçlarından birinin, İsrail'in Filistin halkını sistematik olarak insandan saymaması olduğunu belirtse de İsrail'in tüm günahlarına rağmen soykırım işlemediğini belirtiyor. Önceleri iki devletli yapıyı savunan yazar, burada çözüm olarak herkesin eşit vatandaş olduğu tek devletli demokratik bir yapıyı öneriyor. Ancak, bu kitabın yazılmasının üzerinden Ekim 2022 tarihli teşekkür yazısını baz alırsak 3,5 yıl geçti. Bu süreçte Gazze'deki soykırım, İsrail'in bir devlet ya da herhangi bir şekilde otorite sayılabileceği bir kurumsallaşmış güç olmayı hak etmediğini, bunun dünya için bir tehdit olduğunu ispatladı. Ayrıca Epstein gibi korkunç bir olayın arkasında İsrail bağlantılı bir Yahudi olması, dünya kamuoyu için İsrail’in kanlı ve karanlık tarafıyla bir başka yüzleşme oldu. Yazar da daha sonra kaleme aldığı bir kitabına “Gazze Soykırımı: İsrail’in Filistin’e karşı Bitmeyen Savaşı” adını vererek, bu kitabında soykırım işlenmediği düşüncesine veda etti.

İsrail’in kurucu unsuru olan Aşkenazi zihniyetini tanıdıkça, coğrafi olarak Avrupa’nın bir parçası olan Boşnakların lideri Aliya İzzetbegoviç’in katliamcılar için; "Onlar bizim öğretmenimiz değil. Bizde aynı şekilde davranırsak onlardan ne farkımız kalır" sözlerini hatırladım. Yahudiler ise yaşadıkları zulmü öğretmen edinmişler. Faşizmin rahle-i tedrisinden geçmişler. Kendilerini katillerinin medeniyetine ait gören, adeta celladına aşık bir psikolojik hezeyan örneği sergiliyorlar. Bir ulusal özgüven inşa etmeye çalışırken, Doğulu olduğu için ötekileştirdikleri Yahudilerin onurunu ve kimliğini ezmekten imtina etmiyorlar. Sonuçta ortaya çıkan, Aşkenazilerin Avrupa'ya duyduğu aşağılık kompleksi temelinde yükselen sözde bir özgüven ile kurgusal, mühendislik hesaplamalarıyla elde edilmiş, sahte bir vaad edilmiş vatan, zoraki bir vatanseverlik ve ötekileştirilen, insan görülmeyenlerin gasp edilen hakları ve dökülen kanları oluyor…

İsrail’e içeriden bakma imkânı veren bu kitap, aynı zamanda sanki Haşr Suresi’nin Yahudiler ve münafıklarla ilgili 14. ayetinin bir tefsiri gibi hissettirdi:

 “بَاْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدٖيدٌۜ تَحْسَبُهُمْ جَمٖيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ ” “Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir: Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir.”

 

Not: Zahide Tuba Kor’a İsrail’i içeriden tanıyabileceğimiz az sayıdaki eserlerden birini, titiz ve akıcı tercümesiyle bizimle buluşturduğu için müteşekkiriz.

Zeynep YÜCEL

1 Yorum

  1. Zeynep Karaman

    Haziran 10, 2026 Çarşamba 20:23

    Kaleminize sağlık...

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.