Sosyal Medya

Muhammed Ali Alioğlu: Eğri Dalın Doğru Gölgesini Aramak!?



Zamanın sınırlarına hapsolmuş sonlu bir idrakle hayat denen muammayı çözmeye çalışan insanoğlu, fâni ömrüne bâki bir anlam katmak arzusuyla en çok evlatlarının ve neslinin üzerine titrer. Bizi geleceğe bağlayan en güçlü köprü olan bu sahiplenme duygusunun gölgesinde ise, daima telaşlı ve endişeli bir hâl gizlidir.

Belki de zihnimizi sürekli meÅŸgul eden bu endiÅŸenin bir neticesidir ki biz yetiÅŸkinler, geleceÄŸe dair en büyük umudumuz olan gençliÄŸe karşı asırlardır süregelen o meÅŸhur serzeniÅŸi bir miras gibi devralırız: "Gençlik nereye gidiyor? Biz eskiden hiç böyle miydik?"

Oysa bu bitmek bilmeyen yakınmanın kökleri, Sümer tabletlerinden Antik Yunan'ın felsefi metinlerine kadar uzanır. İnsan, kendinden önceki kuşakları hep nostaljik bir özlemle yâd ederken; kendinden sonra gelenleri/geleceğini bitmez tükenmez bir şikâyet süzgecinden geçirerek hayat sahnesindeki bu kadim döngüyü sürdürmeye devam eder.

Bugünlerde yaÅŸanan elim ve hazin hadiselerin ardından, bu retoriÄŸin sesini biraz daha üst perdeden yükseltmeye baÅŸladık. Dijital mecraların girdabında kaybolan, ekran bağımlısı, suça sürüklenen bir nesil tablosu karşısında; aslında kendi "ileri ergenlik" evremizi bir türlü aÅŸamamış yetiÅŸkinler olarak "Onları nasıl ıslah edelim?" telâşına düşmemiz oldukça anlaşılır bir reflekstir.

Lakin burada gözden kaçırdığımız -belki de bilinçli bir örtbas ile görmezden geldiÄŸimiz- asıl husus ÅŸudur: Sürekli olarak sonuçlara odaklanıyor ve süreci ıskalıyoruz.

Her sonucun tek bir sebebi olduÄŸu yanılgısıyla; hemen öğrencilerin elinden telefonları almayı, ÅŸiddet içerikli dizileri kapatmayı, okulları X-ray cihazlarıyla donatıp kapılarına polis dikmeyi teklif ediyoruz. KuÅŸkusuz bu tedbirler, yangın anında bir nebze söndürme/sindirme etkisi yaratabilir. Ancak "kaza sonrası duygusal bir refleksle" geliÅŸtirdiÄŸimiz bu hızlı ameliyatçı/cerrahi yaklaşımlar, bünyedeki asıl marazı iyileÅŸtirmeye yetmeyecektir. Meselenin doÄŸasına dair nitelikli bir tespit yapamadığımız sürece, saÄŸlıklı bir deÄŸerlendirme yapma imkânımızı da kendi ellerimizle yok etmiÅŸ oluyoruz.

Meselenin köklerine indiÄŸimizde görüyoruz ki; insan fıtraten ÅŸiddete meyyal bir potansiyelde yaratılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de meleklerin insan yaratılmadan önceki o meÅŸhur itirazı, bu hakikati bizlere teyit eder:

"Hani Rabb’in meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demiÅŸti. Onlar da: 'Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' dediler..."(Bakara 2/30).

Öte yandan, Allah Resûlü’nün (sas) meÅŸhur fıtrat hadisi, bu nötr potansiyelin biz yetiÅŸkinlerin elinde nasıl ÅŸekillendiÄŸini de açıkça beyan buyurur:

"Her doÄŸan çocuk fıtrat üzerine doÄŸar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar."(Buhârî, “Cenâiz”, 92)

Âyet ve hadis-i ÅŸerifi birlikte okuduÄŸumuzda karşımıza ÅŸu gerçek çıkar: Fıtrat, potansiyel olarak nötrdür. Åžems sûresinde de buyurulduÄŸu üzere; nefsimize hem "fücuru" hem de "takvayı" ilham eden bir Yaradan vardır: "Nefse ve onu düzgün bir biçimde ÅŸekillendirip ona kötülük duygusunu (fücurunu) ve sakınma hissini (takvasını) ilham edene andolsun ki..." (Åžems 91/7-8).

Bizler, içimizdeki bu iki kutuptan hangisine yatırım yaparsak, evlatlarımızda da onun meyvesini toplarız. İşte tam bu noktada eğitim meselesi; kimin, kimi, nasıl eğiteceği sorusunda/sorununda düğümlenir.

Kadim hikmetin o sarsıcı uyarısını kendimize hatırlatmalıyız: Kendisi henüz olgunlaÅŸmamış, "geç ergenlik" sancıları çeken bir yetiÅŸkinler topluluÄŸu olarak bizlerin, gençlere verdiÄŸi nasihatler ve koyduÄŸumuz yasaklar beyhudedir.

Eğri dalın doğru gölgesi olmayacağı gibi, bizim eğri dünyamızın da doğru bir nesil gölgesi olamaz.

Evvel emirde yapmamız gereken; toplum olarak "emin" bir yapıya kavuşmak için kendi gerçekliğimizle yüzleşmektir. Bizler kendi dünyamızdaki şiddeti, haksızlığı, adâletsizliği ve bizzat ürettiğimiz o bataklığı kurutmadan, o habitatta yetişen gençlerin ıslahını gerçekleştiremeyiz. Biz "el-Emin/güvenilir" olmadan, "emniyet/güvenlik" tesis edemeyiz.

Rabb’imiz bu toplumsal yasayı (Sünnetullah) bizlere ÅŸu âyetle ihtar etmektedir:

"Şüphesiz ki bir toplum, kendi içindekini deÄŸiÅŸtirmedikçe, Allah da o toplumun halini deÄŸiÅŸtirmez..."(Ra’d  13/11).

Dikkat edilirse burada hitap sadece "gençlere" veya "günahkârlara" değil, doğrudan ve bütünüyle toplumun kendisine, yani bizleredir.

EÄŸer biz yetiÅŸkinler (ileri-geç ergenler) olarak kendi dünyamızı toparlayabilirsek, gençlerimiz de bizim açtığımız o salih yoldan yürüyeceklerdir. Bu, hem Âdetullah (tabiat/doÄŸa yasaları), hem Sünnetullah (toplumsal/tarih yasaları) hem de Kelâmullah (ahlâk/deÄŸer yasaları)’nın ÅŸaÅŸmaz kaidesidir.

Topyekûn bir ıslah hareketine kendimizden başlamazsak; yapay zekâların veya başka distopyaların istilasından çok daha önce, kendi ellerimizle kurduğumuz bu çarpık düzende insanlık olarak kendimizi ve neslimizi imhâ etmemiz içten bile değildir!!!

Vesselâm…

Muhammed Ali ALİOĞLU

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.