Ahmet Mercan: 29 Şubat’ı da Konuşalım
28 Şubat medyada şahitler üzerinden yoğun biçimde konuşuluyor. Nostalji tadında konunun ele alınması ve her yıl deveran eden anılması gereken günlerden biri olarak kabule şayan görülmesi, bize ait boyutuyla konuyu değerlendirmeyi perdeliyor.
Darbeler içinde, postmodern özelliÄŸiyle öne çıkan 28 Åžubat’ın hedefi gerçekleÅŸmedi diye yüzeysel bir bakış açısı, gelinen aÅŸamayı ne oranda izah eder? YaÅŸanılan sürecin ilginçliÄŸi ve baskının boyutu elbette önemli, ancak baskıdan imkana geçiÅŸin insan üzerinde oluÅŸturduÄŸu etkinin niteliÄŸi hiç konuÅŸulmuyor. Oysa bu açıdan bakıldığında sakin bir özeleÅŸtiriye ihtiyaç olduÄŸu açığa çıkıyor.
Baskı ortamının çözülmesiyle, hükümet olan dindarlığın siyaseti dönüştürürken kendinin yaşadığı dönüşüm fark edilemedi. Siyasetin enerjisi cemaatler, gruplar ve sivil toplum kuruluşları üzerinde büyük beklenti oluştururken, farklı bütün çalışmaların uzun vadeli olması gereken çabaları güncele müncer oldu.
28 Şubat iradesi, yükselen dini duyarlılığın, kendine has tutumuyla, sekülerliğe iltifat etmemesinden rahatsızdı. Net projeleri, ortaya konmuş hedefleri ve söylemleri olmamasına rağmen, dünyevileşmeye karşı direnç taşıyan gelişmenin hissettirdiği korku, dış destekli müdahaleyi harekete geçirici etken oldu.
Dönemin gösterilerinde kız öğrencilerin kıyafetlerine baktığımızda, günümüzde kumaÅŸtan ne kadar “çaldığımız” ortaya çıkar. Ruh beden uyumunun hicap bahsinde kamusala çıkmasını ifade eden tesettürün, bugün modanın konusu haline gelmesiyle, kiÅŸisel ayrıcalıkları ortaya çıkarması, çekiciliÄŸin aracı olarak ucubeleÅŸmeye devam eden sürecin parçası haline gelmesi dikkat çekici bir durum olsa gerek.
Darbe öncesinde, fıkıh kişisel hayatın merkezindeydi ve bütün yapıp etmelerin haram ve helal ölçüsüyle meşrulaşacağına olan bağlılık, aynı zamanda müminler arası ilişkinin gücünü de belirliyordu. Darbe ortamında verilen imtihanın başarısı da ortak hal ve iman bağının niteliğiyle doğrudan ilgili olduğu söylenebilir.
Darbe sonrasında yaşanan gelişmeler, özellikle siyasi figürlerin değişen yaşam tarzları ve açılan yeni imkânların oluşturduğu psikoloji, tarihi bir kez daha tekerrür sahnesine çekti. Müslümanlar tarihi süreç içerisinde, zorlukları paylaşmada, çetin şartlara direnmede hep başarılı imtihanlar verdiler. Ancak bolluğu ve rahat ortamı pay etmede hep müşkülat içinde oldular. Vitaminden zehirleme ismini verebileceğimiz, şubat sonrası süreçte, müminleri birbirine bağlayan ilişkiler zayıfladı önce. Fıkıh ortamı yerine kültürel dindarlığa bıraktığında, İslâm sadece dile düşmekle kalacak bir algı sınırları içine alınmış oldu. Fıkhın yokluğunda, hazları pazarlayan vitrinler gençliğin ayağına serildi. Medyanın sunduğu katkıyı da göz önüne aldığımızda, pek çok şeyin meşru görülmesi, tartışılmaksızın pratik üzerinden içselleştirildi. Cinsler arası yakınlaşmadan gündemlere varıncaya kadar, şubat öncesiyle ilişkisi olmayan atmosferde, ibadet bahsinde de oldukça zayıf bir gençlik ortaya çıktı.
Burada gündem belirleyemeyen, siyaseti acımasız eleÅŸtirirken bir anda beklenti durumuna geçen grup ve cemaat yapılarının konumu da dünyevileÅŸmeden payını fazlasıyla almış oldu. Beklenti öncelikli siyasete eklemlenen cemaat algılarının uÄŸradığı kırılma yerini kurumsallaÅŸma adı altında batı merkezli yapılanmalara bıraktı. Maddi refah, akademik baÅŸarı takvanın mekânını iÅŸgal etti ve fıkhın küçümsenmesiyle karşılık bulduÄŸu bir vasatta, söz klavye ile “cafe” ürünü, olarak tüketime sunuldu.
Önceki dönemlere ait, adaletin yasalaşması, adil düzenin kurulması, sosyal adaletin sağlanmasına ait özlemlerin, öğrenci evlerinde çayla birlikte hücrelere aktarıldığı demlere zıt olarak hedefler, kariyer planlaması üzerinden başarı programlarına endekslendi. Batı zihninin pazar başarısını tetikleyen NLP programları, tahlil ve dönüşüme tabi tutulmadan devreye alındığında, sürekli anlatılan, örnek sahâbeler ve onların numune hayatları da sohbetlerden uzaklaşmaya durdu.
Tesettür defileleri geldiÄŸimiz aÅŸamanın; meÅŸru olmayan “kabul”lerin etkisini göstermesi bakımından ilginç örneklerden biri. YozlaÅŸma ailenin gücünü kaybetmesinde, çocuÄŸu ve genci deÄŸer olarak besleyememesinde ve gençlerin eÅŸ seçerken ortaya koydukları kriterlerde açık hale geldi. Evlenme yaşının yükselmesi, boÅŸanma oranının artması, tatminsiz insanı profili olarak dindarları da içine aldı.
Tüketim ve algı açısından baktığımızda, pazara bütün yönleriyle eklemlendiğimizi görürüz ve kaçtığımız soruyla buluşuruz: 28 Şubat başarısız mı oldu?
Evet, yöntemi yanlış seçtikleri için başarısız oldular. Paletlerin hareketiyle, ikna odalarıyla komikleştiler. Sertlik dönüp kendilerini kuşattı.
Ancak biz onların istediği forma; tüketim pazarında ideali kaybetmeye, kendi rızamızla talip olduk. Onlar başarılı olamadı, biz başarısızlığı kendimize reva gördük. Yumuşak güce yenildik, dünya içimize yerleşti ve lezzetlerin keşfine çıkardı bizi.
Düşünsel yenilenmeye giremedik, yeni duruma karşı kolektif şuur geliştiremedik. Fikir ve sanat alanında tüketici konumda kaldık. Yapıcı muhalefeti düşmanlık hanesine kayıtladık.
Geldiğimiz aşamayı sorunlu görmeyenler bir yana, bütün sorunu iktidara yükleyenler de aynı tuzağın içinden söz etmiş oluyorlar. Siyaseti, nitelikli sosyalleşmenin üstünde görme, sivil alanı boşaltma yönünde, geç kalmanın telaşıyla, orantısız ve malum çevrelerin kullanımına açık beyanlara yelteniyorlar.
29 Şubat dört yılda bir geliyor, sanki kendimize yönelttiğimiz, özeleştiri oranını temsil ediyor. Halbuki sorunu yine bir başkasının suçuyla sınırlamanın, sorumluluktan kaçmanın adı olmaya başladı yirmi sekiz şubat.
Sorunla kendi arasına suçlu bulup yerleştiren, özeleştiri yapabilir, durumdan ders çıkarabilir mi?
Ahmet MERCAN
Not: Bu makale, “İnsanı Geri Çağırmak” adlı eserden iktibas edilmiÅŸtir.

Henüz yorum yapılmamış.