Abdulaziz Tantik: İmtihan Bilinci ve Ramazan'ın Arındırıcı Gücü
İnsanoğlunun yeryüzü serüveni, bir imtihanlar silsilesidir. Bir öğrencinin sınava tabi tutulması gibidir bu; ona sorular sorar, neyi ne kadar bildiğini, sahip olduğu bilginin derinliğini ölçer, böylece deneyimini açığa çıkarırsınız. Ahirette ise bu imtihanın sonuçları, öldükten sonra çok daha berrak bir şekilde anlaşılacaktır. Kur'an-ı Kerim'in Tekvir Suresi'nde ısrarla vurguladığı gibi, sahifelerde ne çizildiği, yapıp ettiklerimizin neye tekabül ettiği açıkça ortaya konacaktır. Nasıl ki okullarda sınava girer, sonra sonuçlar bir tahtaya asılır da herkes geçip geçmediğini görürse, ahirette de durum aynıdır. İnsan öldükten sonra sahifeler neşredilir ve kişi o sayfalara baktığında, yapıp ettiklerinin kıymet-i harbiyesini öğrenir. Mizanda iyilikleri ağır basarsa cennete, hafif gelirse cehenneme gider.
İşte ibadetler, bu imtihanı üst düzeyde verebilmek için insana sunulmuş ilahi lütuflardır; Allah'ın rahmet, merhamet ve şefkatinin bir sonucudur. Biz yeryüzüne kulluk için gönderildik, Allah da ibadetlerle bize, kendisine güzel bir kul olabilmemiz için imkânlar ve fırsatlar sunmaktadır. Namaz, oruç, zekât, sadaka, hac... Bunların hepsi, emir ve nehiyler çerçevesinde kulluğumuzu pekiştirdiğimiz, imtihanımızı kolaylaştıran araçlardır.
Peki imtihan nedir? İmtihan, bir iyilikle karşılaÅŸtığımızda ona yönelmek, bir kötülükle karşılaÅŸtığımızda ondan sakınmak ve onu engellemeye çalışmaktır. İyiliÄŸi yapmak ve teÅŸvik etmek, kötülükten uzak durmak ve onu engellemek için gayret içinde olmak, kulun ÅŸuur açısından çok önemli bir merhalesidir. Bu imtihan meselesi, insanın Rabbi ile olan iliÅŸkisinin mahiyetini belirler. Nasıl bir iliÅŸki içinde olacağımızı tayin eder. Bir kötülükle karşılaÅŸtığımızda neden ondan içtinap edelim? İnsanların çoÄŸu kötülükleri rahatça yaparken ben niye uzak durayım? İşte imtihanın sırrı burada gizlidir: Bu dünya sınırlıdır ve biz bu sınırlı dünyada, sınırlara riayet edersek anlamlı bir hayat yaÅŸamış oluruz. Sınırlar çok önemlidir. Mümin için en temel kavramlardan biri olan "mütevazı" olmak da, vaaz edilmiÅŸ sınırlar içerisinde var olmak, yani sınırlara riayet etmeyi içinde taşır. Dolayısıyla kulluk dediÄŸimiz ÅŸey, bu sınırların içinde kalarak sonsuzluÄŸu ve sınırsızlığı idrak etmekle alakalıdır. Bu açıdan yaptığımız her amel, her ibadet, Allah'a yakınlaÅŸtıran, kendi sınırlarımızın farkındalığını oluÅŸturan ve bu farkındalık üzerinden Rabbimizin bize ÅŸah damarımızdan daha yakın olduÄŸunun idrakine sahip olmayı saÄŸlar. Resulullah’ın takva tanımı ne güzeldir: "Takva, Allah'ı görüyormuşçasına ona kulluk etmendir; sen onu görmesen de o seni görüyor." Yani Allah'ın seni gözetlediÄŸi ÅŸuuruyla davranışlarına yön verebilmek, iÅŸte takva sahibi olmanın özüdür.
Namaz, bu şuuru kazandıran en temel ibadetlerdendir. Beş vakit namaz, aslında varlığın dinamik hareketine katılmaktır. Sabah namazı, şafağın söktüğü, uluhiyet ve tevhidin en merkezde olduğu vakittir. Güneş henüz doğmamıştır ama her şey doğuma hazırdır; bütünlük henüz bozulmamıştır. Sabah namazına kalktığınızda, güneşin doğuşunu seyreder, varlığın tezahürünü izler ve o varlık denizi içinde bir damla olduğunuzu idrak ederek hayata devam edersiniz. Öğle namazı, güneşin tepede olduğu, her şeyin görünür ve hareketli olduğu bir vakte denk gelir. İkindi vakti ise zeval vaktine doğru gidilen, gölge ile gerçekliğin iç içe geçtiği bir zamandır. İnsanın gölgesi uzar, gerçeklikle gölge arasında bir ilişki kurulur. Kur'an "Asra andolsun ki insan hüsrandadır" derken işte bu vakte dikkat çeker. Akşam vakti, her şeyin aslına rücu ettiği, karanlığın başlangıcıdır. Yatsı vakti ise senin Rabbinle baş başa kaldığın, yalnız buluştuğun andır. Böylece beş vakit namaz, varlığın nasıl dinamik bir hareket halinde olduğunu idrak ederek ona katılmamızı sağlar. Ayrıca namaz, insanın hayatındaki rutini bozar. Sabahın olmadan kalkar, güne ibadetle başlarsınız; gün içinde ezanla işinize ara verir, akşam eve döndüğünüzde yine namaz kılar, yatmadan önce de yatsıyla günü tamamlarsınız. Bu rutin değişimi, farkında olarak ya da olmayarak imtihanın niteliğine göre insanın konumunda bir değişim yaratır.
Zekât, insanın malını bir başkasına vermesidir ki bu, belki de en zor ibadetlerdendir. Çocuğuna, eşine, akrabasına vermek kültürel bir alışkanlıkla kolaydır ama hiç tanımadığın birine vermek çok zordur. Sadaka ve zekât, insanın dünya ile ilişkisini sınırlayan, o sınırları hatırlatan birer araçtır. İnsan dünyaya takılıp kaldığında, dünyanın içinde kaybolduğunda ne kulluğu hatırlar ne de Allah'ı. Ama vermeye başladığı anda, "Niye veriyorum?" diye düşünür; "Allah rızası için" der. Bu ilişkiler ağı içinde iyiyi, güzeli, doğruyu harekete geçirdiğinde, artık buraya ait olmadığını, başka bir aleme ait olduğunu fark eder. Zekât aynı zamanda arınma demektir; hem malı arındırır hem de insanın kendisini arındırır. Arınan kişi, ilahi inayete ve ilhama hazır hale gelir. Çünkü ilham inecekse, muhatap olacak kişinin kirli, çirkin, kaotik değil; ari, duru, temiz olması gerekir. Zikir de bir arınmadır, hatırlamaktır. Vermek de bir arınmadır. Bu iki arınma, insanı sürekli Allah'la hemhal olmaya, onun gözetimi altında olduğunu idrak etmeye sevk eder.
Hac da benzer bir arınma biçimidir. İnsan evini, barkını, çocuğunu, her şeyini terk eder, bambaşka bir diyara gider. Klasik dönemde aylar süren bu yolculuk, aynı zamanda ölüm riskini de taşır. Giden adam, bağlı olduğu bütün dünyevi köklerinden azade olarak Rabbine yönelir. İhrama girerken her şeyi geride bırakır, adeta çıplak kalır. Bu, insanın bütün dünyevi kaygılarından soyunup tamamen Rabbine teslim olmasının simgesidir.
Ramazan ayı ise namazı, zekâtı, haccı aşan bir özelliğe sahiptir. Diğer ibadetler belirli sürelerle sınırlıyken, Ramazan bir ay boyunca insanı neredeyse nefessiz bir şekilde Rabbiyle hemhal eder. Ramazan öncesinde bir hazırlık vardır; ister istemez ruhen ve bedenen kendimizi hazırlarız. Ramazan'a gireceğimiz andan itibaren artık Allah'ın zamanına girmiş oluruz. Bu, Allah'ın kendisine ait kıldığı bir aydır. Kur'an'ın indirildiği aydır ve biz bu ayda, o hidayet kitabının rehberliğinde kulluk ederiz. Oruç tutarak, aç kalmayı göze alarak, her anımızı bereketlendirmeye çalışırız. Çünkü Ramazan'da her şey bize Allah'ı hatırlatır. Acıktıkça "Ben oruçluyum" der, öfkelendiğimizde geri adım atarız. Biri bize sataştığında "Ben oruçluyum, beni günaha çekme" deriz. Bu, orucun bize kazandırdığı bir bilinçtir. Ramazan, sürekli Allah'la birlikte olduğumuzun idrakine varmamızı sağlar. Bedenen kendimizi tutar, ruhen yükselişe geçeriz. Beden fazlalıklardan arındıkça ruh hafifler ve Allah'a yakınlaşır. Tıpkı bütün kadim kültürlerde insanların Allah'a yakınlaşmak için yeme içmeyi azaltmaları, yalnızlığa çekilmeleri gibi. Ramazan, müminlere bu arınmayı topluca ve disiplinli bir şekilde yaşama fırsatı sunar.
Ramazan'ın bu arındırıcı etkisinden tam anlamıyla faydalanmak için üç temel şeye ihtiyaç vardır. Birincisi, zihni hazırlamak, yani Ramazan'a girmeden önce tövbe etmektir. Tövbe, kişiyi arındırır ve Ramazan'a arınmış olarak girmemizi sağlar. Samimi bir tövbe ile geçmişin hatalarından, günahlarından, küçük büyük yanlışlardan Allah'a sığınır ve bir daha yapmamak üzere irade beyanında bulunuruz. İkincisi, niyetimizi sağlamlaştırmaktır. Niyet, istikamet sahibi olmaktır; yani yönümüzü Allah'a çevirmek. Bu istikamet üzere olurken sadakat ve samimiyetle beslenmeliyiz. İstikamet, sadakat ve samimiyet, yolculuğumuzun niteliğini belirleyen temel unsurlardır. Üçüncüsü, Kur'an'ı anlamaya çalışmaktır. Ramazan Kur'an ayıdır. Sadece okumak değil, üzerinde tefekkür ederek, bize ne söylediğini, bizi nereye sevk etmek istediğini düşünerek okumak gerekir. Bir ayeti yarım saat, bir saat tefekkür ettiğimizde, o artık hayatımızın bir parçası haline gelir. Mülkün, kudretin, iktidarın yalnızca Allah'a ait olduğunu idrak etmek, kibirden, bencillikten, şirkten arındırır bizi. İşte bu şuur, Ramazan'ın bize kazandırması gereken en önemli şeydir.
Modern dünyada mümin kalabilmek, gerçekten çok güçlü olmayı gerektirir. Modern dünya, bilgi dünyasıdır. Eğer siz hem bu dünyayı hem kendi dünyanızı tanımaz, bilgi sahibi olmazsanız, bir şekilde ayağınız kayar. Modern kültür, modern düşünce, modern siyaset; bunların hepsi aslında şeytanın mücessem hale gelmiş biçimleridir. İnsanları aldatmak için her yandan saldırırlar. Bugün Müslüman entelektüellerin, akademisyenlerin bir kısmının İslam'a saldırması, onun günümüze hitap etmediğini söylemesi, şeytanın onları ayartmasından başka bir şey değildir. Bundan korunmanın yolu, Allah'ın sözüne, kendi değerlerimize sımsıkı sarılmak, onları içselleştirmektir. Müslümanlıktan müminliğe terfi edebilmek için imanın ilkelerini, ibadetleri içselleştirmek gerekir. Namaz kılarken gerçekten namaz kıldığının farkında olmak, oruç tutarken orucun bilincinde olmak, Kur'an okurken kimin kitabını okuduğunun idrakinde olmak... Ayetler sadece okunacak, birbirimize söyleyecek sözler değildir; onların bizde vücut bulması, hayatımızın gayesi haline gelmesi gerekir. Ancak o zaman ayetler bizde varlık kazanır ve başkalarına da aktarabileceğimiz bir anlam kazanır.
Ramazan ayı, işte bu şuuru, bu bilinci kazandıracak müstesna bir zamandır. Bu zamanı doğru kullanırsak, modern dünyanın ve şeytanın ayartmalarına karşı güçlü olur, özgüven kazanırız. Bu özgüven, Allah'a güvenmekten, onunla aramızdaki irtibatı hissetmekten, yaşayarak tecrübe etmekten gelir. İman ettiğimizi söylüyorsak, hayatımızı değiştirmeli, ona uygun bir şekilde yürütmeliyiz. O zaman Rabbimizle irtibatımız daha sağlam hale gelir. Teslim olmaktan imana, imandan ihsana, ihsandan ihlâsa yükseliriz. Çünkü teslim olmak, imanın kalbe yerleşmesi için bir ön adımdır. İman kalbe yerleşince de insan, Allah'ın gözetiminde olduğunun şuuruyla hareket eden bir muhsin, artık şeytanın vesvesesinden bile korunmuş bir muhlis olur.
Ramazan, bizlere bu yükselişin yolunu açan, bedenimizi ve ruhumuzu arındıran, yeni bir başlangıç yapma imkânı sunan ilahi bir lütuftur.Öyleyse bu fırsatı değerlendirelim. Tövbe ile arınalım, niyetimizi sağlamlaştıralım, Kur'an'la hemhal olalım. Ramazan'ı, sadece aç kalmak veya gösterişli iftarlar düzenlemek olarak değil, Allah'la sürekli birlikteliğin, onun sınırları içinde kalarak sonsuzluğu idrak etmenin bir vesilesi olarak görelim. Unutmayalım ki asıl mesele, ayetlerin bizde vücut bulması, hayatımıza yön vermesidir. Ramazan ayı bu bilinçle geçirildiğinde, sonraki on bir ayı besleyen bir bereket kaynağına dönüşür. Rabbim, bu şuurla geçirebilmeyi nasip etsin.
Abdulaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.