Sosyal Medya

İhsan Fazlıoğlu'nun kaleminden: Akıl kayıp, vicdan metruk, gönül mahzun

Ne Konya, ne Bursa, ne İslâmbol... Hiçbir şey bol değil artık. Kaht yani kıtlık var her yerde: Kaht-i rical derdi eskiler; şimdi artık kaht-i nazar da var. Sirac'ın ve Sadr'ın olmadığı yerde de Celâl, Cemâl'e dönüşmüyor. Konya'nın ne celâli, ne cemâli kalmış... Çünkü akıl kayıp, vicdan metruk... Türkler aklını ve vicdanını yeniden bulmalıdır.



Konya... OÄŸuzlar'ın ilk hakikî sükûnete kavuÅŸtuÄŸu ÅŸehir. Bursa'ya varan menzil, Ä°stanbul'a akan ırmak. Davud-i Kayserî'nin su içtiÄŸi pınar, Molla Fenarî'nin feyz aldığı kaynak, Åžeyh Galip'in mirî malı, Dede Efendi'nin naÄŸmelerini devÅŸirdiÄŸi hayali. UluÄŸ Keykubad'ın karargâhı; akıl ve adaletin nizam-ı âleme dönüÅŸtüÄŸü, bilgi ve eylemin buluÅŸtuÄŸu ilk yer [---idi].
 
OÄŸuzlar 'baÄŸdaÅŸ kurup' Konya'yı kurdular; çünkü "ÅŸehir kurmak baÄŸdaÅŸ kurmaktı"; bir meskende sakin olup sükûna varmaktı; iskân olunup sükûnete ermekti. Åžehrin beÅŸeriyetine ruh üflediler insaniyet kazandı; madde surete büründü. Ve bu hamuru üç kiÅŸi yoÄŸurdu: Siraceddin Urmevî, ki yirmibeÅŸ yıl Konya'nın kadısı oldu. Urmevî nisbesi Konya ırmağının menÅŸeine, neresinin devamı olduÄŸuna iÅŸaretti: Anadolu'ya yayılan Ä°slâm umranı. Urmevî, Ä°slâm'ın aklı idi: Tarihimizin en önemli mantık kitabını kaleme aldı çünkü: Metaliu'l-envâr. Åžeyhu'r-Reis'imizin muhalled eseri el-Ä°ÅŸarat ve't-Tenbihat'ını ÅŸerhetti; nazarî hikmeti geniÅŸletti. Hem Ä°mam Fahru'r-Razî'nin izinden kelam-i nazarî sahasında at koÅŸturdu, hem Usul'unu çalıştı; dilde, hadiste, fıkıhta derinleÅŸti; mantık ve hikmette Beyanu'l-hakk'ı telif etti. Metaliu'l-envar kendisinden sonra Åžeyhu'l-mantıkiyyin Kutbuddin Razî tarafından ÅŸerh, Seyyid ü Sened tarafından tahÅŸiye edildi ve tüm Ä°ran, Turan ve Osmanlı coÄŸrafyasında istiksa rütbesinde ders kitabı oldu, akılları besledi.
 
Sadreddin Konevî, Ä°slâm'ın vicdanı, nazarî irfanın piri. Åžeyhu'l-Ekber'imizin manevî evlâdı. Konevî nisbesi OÄŸuzlar'ın Konya'da neyi baÅŸardıklarını da gösteriyor: irfan-i nazarî ile hikmet-i nazarî'yi ikisinde ortak olan 'nazar' çanağında terkip etmeye baÅŸlamak... O nazar ki, Urmevî'nin mantık çalışmalarının izlerini taşır. Bu yol Davud-i Kayserî'ye oradan Molla Fenarî'ye varacak; hem Osmanlı'da hem de Ä°ran ve Turan'da hikmet-i mutealiye'yi doÄŸuracaktır. Konevî, felsefe-bilim tarihinin dâhi isimlerinden birisi olan Nasirüddin Tusî'yle "eÅŸyanın hakikati" ile "hakikatin bilgisi" konularında mektuplaÅŸacak, tartışacak; Tusî'nin öÄŸrencisi, tarihin gördüÄŸü büyük matematikçi-astronomlardan iÅŸrakî filozof Kutbuddin Åžirazî'ye, irfan-i nazarî tedris ettirecek, icâzet verecektir. Tasavvuf, hadis ve tefsir sahalarında kalem oynatacak; Fusus Åžerhi kendisinden sonra, nazarî irfanın bu en çetin eserinin anlaşılmasında rehber haline gelecek; Miftahu'l-ÄŸayb Molla Fenarî'nin Misbahu'l-uns adlı ÅŸerhiyle birlikte, bugün bile, irfan-i nazarî'nin en üst metni olarak okutulacaktır.
 
Celaleddin-i Rumî, Ä°slâm'ın gönlü; yığınlara malolmuÅŸ duygu. Edebî irfanın büyük ustası. Anadolu'nun bunalım döneminde sükûnet telkin eden sabırtaşı. Åžiiri, Varlık'la konuÅŸulan bir dil haline getirmiÅŸ; her ÅŸart altında Mahbub'una vusulu gaye edinmiÅŸ. Mesnevî'si kaynaÅŸan bir pınar; öyle ki Sanskrit'e bile akmış; hindu rahipler tarafından terennüm edilmiÅŸ. Türkçe elbisesini giymiÅŸ, üzerine pek çok ÅŸerh yazılmış. Eserlerinde vücud verdiÄŸi duyguları dili aÅŸmış, musikî naÄŸmelerine dökülmüÅŸ; Itrîler, Nayî Osman Dedeler, Ä°smail Dede Efendi'lerle günümüze ulaÅŸmış.
 
Bu duygu ve düÅŸüncelerle Konya'ya vardığımda önce Sirac'ı aradım, yani Işık'ı yani Aklı. Dediler ki, Sirac kayıp. Sirac olmadan, akıl olmadan, nazar olmadan kiÅŸi yolunu nasıl bulabilir; karanlığı nasıl yarabilirdi. Kader deyip zifiri karanlıkta Sadr'a yöneldim, yani Direk'e yani Reis'e. Tusî'nin fikir alış-veriÅŸinde bulunduÄŸu, Kutbuddin Åžirazî'nin dizi dibine oturup icâzet aldığı bu büyük usta, kendi adını taşıyan bir mescidin avlusunda üstü açık türbemsi bir mezarda metruktu; yani vicdan terk edilmiÅŸti; irfan-i nazarî kendi haline bırakılmıştı. Sadrımı yani göÄŸsümü sıkıştıran bu manzara gözlerimin önünde, Celal'i ziyaret ettim. Gördüm ki, Celâl yani Ulu [Yüce] yapay bir mekânda müzelik haline getirtilmiÅŸti; üstelik celâli cemâle dönüÅŸmeden.
 
Bundan daha doÄŸal ne olabilir: Sirac yani Işık yani Akıl yok; Sadr yani Direk yoksa Celâl olabilir mi? Her üçünün temsil ettiÄŸi ed-Din ise hiç olmaz. Akıl yok, vicdan yoksa gönül basit bir teselli aracına dönüÅŸmez mi? Akıl kayıp, vicdan metruk ise gönül bir gürültü ve tantana içerisine gömülmez mi? Nazariyatı temsil eden kiÅŸi kaybedilmiÅŸ, vicdaniyatın mümessili terkedilmiÅŸ ise edebî irfan ile cisimleÅŸtiÄŸi sanat insanı çoÄŸaltabilir mi, ruhu Mahbubu'na ulaÅŸtırabilir mi? Yoksa yalnızca eÄŸlencelik bir meze haline mi gelir? Turistik bir meta, folklorik bir nesne mi olur? Akıl yoksa, vicdan yoksa gönül sahte bir hüzün, yapay bir duygudur.
 
"Ne olursan ol, yine gel" cümlesi ancak geldikten sonra gidecek bir yeri olanlar için anlamlıdır. Celâl, Sadr'a ve Sirac'a yani Vicdana ve Akla bir davetti. Bu ses ki, Anadolu'yu, Balkanlar'ı Vicdan'a davet etti, Akıl'a çağırdı. Anadolu'nun ve Balkanlar'ın nasıl bizim olduÄŸu sanılır? Åžimdi gelenler turistik bir ziyaret yapıp dönüyorlar; çünkü gelenleri tutacak bir direk ve akıl yok. Unutulmamalı ki, akıl bir direÄŸe baÄŸlandıktan sonra sükûnet bulur. Konya OÄŸuzlar'ın sükûnete kavuÅŸtuÄŸu ÅŸehirdi demiÅŸtik: Gelenleri sükûnete kavuÅŸturacak bir vicdan ve akıl kalmadığından gönül kuru gürültüyle avunmada; Konya da toz duman içerisinde kalmada.
 
Öyle olmasaydı altmışbeÅŸbin öÄŸrencisiyle Selçuk Üniverisitesi 'gelenleri' tutardı. Konya'nın verimsizliÄŸi, ilim ve irfandaki ürkekliÄŸi ve kısırlığının nedeni bu. Türkiye'nin dörtbir yanından gelen gençler, yalnızca ziyaret edip gidiyorlar. Akıl olmadan vicdan olmadan gönül ne kadar tutabilir gelenleri. Yalnızca Konya'nın deÄŸil tüm Türkiye'nin içler acısı halidir bu manzara: Aklın ve vicdanın olmadığı bir gönül eÄŸlendirme yarışı... Siraceddin Urmevî bulunmadan, Sadreddin Konevî olmadan Celâleddin-i Rumî yalnızca bir müzedir: ÇoÄŸalmaz, üremez, artmaz ve taÅŸmaz; yalnızca gönül eÄŸlendirir. Nazarî hikmet bulunmadan, nazarî irfan olmadan edebî irfan yalnızca, Varlık'a iliÅŸmez bir ÅŸiir olarak kalır; Varlık'ın dili haline gelmez, gelemez.
 
Akıl ve vicdan olmadan gönül [tasavvuf] sömürgeci zalim güçlerin dümen suyu haline gelir. ABD'nin "Büyük ortadoÄŸu" projesini idrak etmek; Rusya'nın "Avrasya" projesini anlamak ancak ve ancak, 'nazar'la mümkündür; gönül bir nazar üzerinde ise insana ayıklık verir, ferâset kazandırır; bir vicdan içerisinde ise direncini biler, duygularını derinleÅŸtirir. Åžiir, aklın ve vicdanın üzerinden yükselirse musikîye dönüÅŸür; Varlık'ın dili haline gelir. Aksi takdirde ÅŸiir, kumları harfler ve kelimeler olan bir çöldür.
 
Ne Konya, ne Bursa, ne Ä°slâmbol... Hiçbir ÅŸey bol deÄŸil artık. Kaht yani kıtlık var her yerde: Kaht-i rical derdi eskiler; ÅŸimdi artık kaht-i nazar da var. Sirac'ın ve Sadr'ın olmadığı yerde de Celâl, Cemâl'e dönüÅŸmüyor. Konya'nın ne celâli, ne cemâli kalmış... Çünkü akıl kayıp, vicdan metruk... Türkler aklını ve vicdanını yeniden bulmalıdır.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.