Sosyal Medya

Genel

'Köküne Hasret Ağaç' Gökhan Özcan

Hangi adımı atabilirsin ki, seni kaderinde olmayan bir yere doğru götürsün!



Konuşma hevesi, birçoğumuzda susmanın bir hâl olarak içinde barındırdığı ihtimallere karşı duyduğumuz tedirginlikten kaynaklanıyor sanki.

İnsanın konuşmasının sadece diliyle olduğuna inanmaya çok meyyaliz. Bu günün asıl konuşkanlığı tuşlar ve klavyeler üzerinden işliyor. Tabii dilin her afeti, o cüretkâr dokunuşlar için de ayniyle vaki...

“Etme izhâr-ı hüner etmeğe mecliste heves/ Bülbüle dâm-ı belâ oldu lisânıyla kafes” diyor Ratıb Ahmet Paşa, rahmet olsun.

Delikanlı çağındaki bir insanın içinde yankısı asırlar ötesinden duyulacak bir sevda, seksenindeki bir ihtiyarda artık tortulanmaya yüz tutmuş geveze hevesler barınabiliyor. İki testiden biri, dünyada geçirdiği o kısacık zaman içinde ağzına kadar aşkla dolmuş, ki taşıyor. Diğeri, neredeyse bir asır ağzı açık unutulmuş olacak ki kirli temiz ne varsa akmış içine; o da görünüşte ağzına kadar dolu ama aslında boş, bomboş!

“Kendimi sanki her şeyi yarım bırakmış gibi hissediyorum” dedi ihtiyar olan. “Ben kendimi bildiğimde sanki her şey tamamdı” dedi ondan çok daha genç olan.

Yolu bilenler seyyah diye çok yol yürüyene değil, az yürümüş de olsa adımlarını doğru istikamete atana derler. Çünkü istikametini kaybetmiş olanın yolu ne kadar uzunsa, doğru istikamete yönelenin menzili o kadar yakın...

“Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda/ Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda” diyor Üstad Necip Fazıl bir şiirinde, mekânı cennet olsun.

Hangi adımı atabilirsin ki, seni kaderinde olmayan bir yere doğru götürsün!

Uzun yollar yürüdüm, dağlar tepeler aştım. Nice engebeleri geçtim, nice badireler atlattım. Gün geldi çöl oldu hayat, sırılsıklam ter döktüm. Gün geldi buz kesti her şey, ayazda kaldım üşüdüm. Fırtınalara kapıldım, savruldum sağa sola. Yaprak kımıldamadığında alemde, uydum o demin sükûnuna. Gün geldi kanatlandım uçar oldum. Gün geldi yere çakıldım, dertlere düçar oldum. Devir durmadan değişti, eskidim kocar oldum. Ne kadar uzağa gitsem, derdim hep benimle geldi. En uzak yere kaçsam, bırakmadı gölgem hiç peşimi. Durup ne zaman bir yerde konaklasam, orada sızladı içim, orada kanadı yaram. Bildim ki cana gittiği her diyar gurbet ve ne kadar hızlı yürürsen yürü sona ermiyor hasret. Şu yalan dünya hiç durmadan dönsün dönsün dönsün isterse, duruyor yine de öylece insan, her şeyin ilk başladığı yerde.

Bir de şunu düşünün; bütün yolcular orada olduğu halde hareket saatine yetişemeyen bir tren ne hisseder?

Hayatın hikmetini biraz olsun kavrayabilmek için durmadan nereye gittiğini bilmediği otobüslere bilet alıyordu.

“Nereye gitmek istersiniz?” diye sordu seyahat acentesindeki sabırsız görevli. “Ben gitmek değil, dönmek istiyorum!” diye mırıldandı gizemli yolcu.

Hasretini, vuslatının bir nişanesi olarak kalbinin baş köşesinde içi titreyerek ağırlayan insanlar da var.

Ah ki yanılmasam, ne kök salardım gerçeğe!

“Ne dolanır durursun a şaşkın” dedi meczup, “hangi yolcunun sözü geçmiş ki yola!”

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.