Sosyal Medya

Yazarlar

Yerini bulmak, yerini almak, yerinde kalmak

Bir sosyal yapıda, bir davada, bir organizasyonda ya da bir medeniyet inşasında birbirini bütünleyen, yani birbirini yenileyen tek bir sistem olarak çalışan bölümler vardır. Bunlar, bedendeki ruh, akıl ve beden arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki içerisinde çalışırlar. Eğer uyumları, senkronları yoksa sistem çalışmaz ve vücut zarar görür. Zira ancak organizma bütünüyle ve uyumlu çalışırsa, insan ve onu oluşturan bütün bölümler amaçlarını gerçekleştirip ihtiyaçlarını karşılayabilir.

Yalnızca birkaçını bütünlemek ve bir bütün halinde oluşturmak için destek ve fikir üretmek tek başına yeterli değildir. Fikir, ancak onu anlayan, sahiplenen ve hayata geçiren insanlar bulunduğu zaman değer kazanır. Bir beyin günlerce, aylarca, uzun süreler çalışır; araştırır, analiz eder, çözüm üretir, yol haritaları çizer, riskleri hesaplar, fırsatları görür ve bunları insanların önüne koyar. Ama o fikirler, zihinlerle idrak edenler, gerçekleştiren iradeler ve omuzlayan şahsiyetlerle buluşmadığı zaman, en doğru fikirler bile kâğıt üzerinde kalan sessiz cümlelere dönüşür.

Bundan sonra daha acı olan ise, bu derinliklerin hiç duyulmaması değil; duyulmasına rağmen anlaşılmaması, kapsamlı bir şekilde ciddiye alınmasına rağmen sorumluluğun üstlenilmemesidir. Çünkü burada artık bilgi eksikliği değil, idrak eksikliği vardır. İnsan anlamadığı için değil, bedeli ödemeyi istemediği için geri durmaktadır. Konforunu, parçalarını, küçük hesaplarını ve korkularını korumak, hakikati omuzlamaktan daha kolaydır.

Oysa bir organizasyonda ruh ve beyin tek başına sonuç üretemez. Ruh amacı belirler, beyin birimi belirler; beden çalışır. Beyin görür, ruh idrak eder, beden eyler. Ruh dönüştürür, beyin üretir; beden inşa eder. Eğer beden hareket etmezse, ruhun çabası ve beynin bütün üretimi tükenmeye başlar. Sürekli para, mazeret ve ilgisizlik gören bir akıl, sonunda insan gücü eksikliğinden değil, idrak eksikliğinden dolayı yalnız kalır ve hayatta kalmak için umut ve motivasyona ihtiyaç duyar.

Birçok insan, büyük işlerin neden gerçekleşmediğini dışarıda arar. Şartları suçlar, imkânları suçlar, ekonomiyi suçlar, sistemi suçlar, başkalarını suçlar. Hâlbuki çoğu zaman sorun bunların arasında yer almaz. Sorun, yapılması gerekeni gören insanların, üzerlerine düşen küçük sorumluluğu bile almamasıdır. Herkes büyük başarıların parçası olmak ister; ama küçük yükleri taşımaya yanaşmaz. Herkesin kullanmasını istemek; işin devamı ise başkasından beklenir. Hâlbuki insanların görev ve sorumluluklarını, onların şakileleri (onları farklı ve biricik özelliklere sahip kılan özellikleri) belirlemektedir. Burada herkes için, bütün hayat içerisinde ayrılmış özel bir görev alanı vardır. Kişi bu alan içerisinde yapılması gerekeni idrak edip en güzel biçimde yapmakla tatmin ve şeref bulur. Kaçmakla, ihmal etmekle ise hayatı hep eksik kalır. Onun koruması ve inşa etmesi gereken bu alanın eksik olması, burada doldurulacak yanlış şeyler olması, hayatta kalma ve içinde bulunanların hesabına vereceği zararın hesabını da karşılaması gerektiği anlamına gelir. Zira mülk sahibi herkese emanetini vermiş ve sahip çıkmalarını istemektedir.

İdrak sahibi insan, bir fikrin yalnızca sergilendiğine değil, kendisine yüklediği sorumluluğa da bakar. “Bu doğruysa ben ne yapmalıyım?” diye sorar. Farkındalığı olmayan insan ise aynı fikir karşısında “Bunu kim yapacak?” diye düşünür. İşte organizasyonları büyüten de bu iki soru arasındaki farktır. Birinci soru özne üretir, ikinci soru seyirci üretir.

Korku da bu süreçte en görünür düşmanlardan biridir. İnsan çoğu zaman hakikate karşı çıkmaz; hakikatin sorumluluk gerektireceğinden kaçar. Çünkü sorumluluk emek ister, zaman ister, fedakârlık ister, hata yapma ihtimalini göze almayı ister, eleştirilmeyi göze almayı ister. Bu nedenle birçok insan haklı olmayı sever ama yük taşımayı sevmez. Destek vermeyi sözle kabul eder ama davranışla göstermeyi erteler. Böylece organizasyonlarda en büyük açık, bilgi eksikliğinden değil, cesaret eksikliğinden doğar.

Şunu unutmamak gerekir ki, bir beyin ne kadar güçlü olursa olsun, tek başına bir organizasyon kuramaz. Aynı şekilde, insanlar ne kadar kalabalık olursa olsun, ortak bir kimlik ve sorumluluk bilinci olmadan büyük bir inşa gerçekleştiremezler. Çünkü organizasyonların gerçek sermayesi para değil; idrak, irade ve girişimdir. İnsan oranlarının özellikleri değil, sorumluluk alan insanların özellikleri güç oluşturur.

Sorumluluk almayan insan, aslında sadece örgütlenmeye zarar vermez; en büyük zararı kendine verir. Çünkü insanın kendi iradesi zamanla zayıflar. Kullanılmayan cesaret körelir. Kullanılmayan özellikler körelir. Sürekli bekleyen, sürekli erteleyen, sürekli başkasından adım bekleyen insan, kendi kendine yeten bir özne olmaktan çıkar. Başkalarının kurduğu hayat içinde yaşayan bir figür hâline gelir.

Oysa insanın fıtratı/doğası, insanın seyirci olmasını değil, özne olmasını emreder. Allah, aklı sadece doğruyu görebilsin diye değil, gördüğü doğruyu gerçekleştirsin diye de vermiştir. İrade sadece tercih etmek için değil, sorumluluk yüklenmek için de vardır. Bilgi sadece bilinsin diye değil, hayata dönüşsün diye de gönderilmiştir. Hakikati anlayıp da gereğini yapmayan insan, yalnızca bir fırsatı kaçırmış olmaz; kendi şahsiyetini inşa etme imkânını da kaybetmeye başlar.

Her büyük hareketin kaderini, standardın kalitesi kadar, o yerde omuzlayacak insanların kimliği ve mesuliyet seviyesi belirler. Fikri geliştiren beyin ne kadar değerliyse, o fikri anlayıp sahiplenen ve üretime dönüştüren insanlar da o kadar değerlidir. Fakat bunlardan biri eksik olduğunda ortaya ne bir hareket çıkar ne bir medeniyet ne de kalıcı bir eser. Çünkü beyin olmadan beden hiçbir şeyi değiştiremez; beden olmadan da beyin hayata dokunamaz. Hakikat ancak idrak, irade ve ortak sorumluluk birleştiğinde hayata dönüşebilir.

Murat SAYIMLAR

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM