Yazarlar
Defolu 'İnsan'dan Yeni İnsan Modeline
Son günlerde ülkece yine aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz. Ne oluyor bize? Nereye gidiyoruz? Neden artık hiçbir şey eskisi kadar güven vermiyor? Bir gün paramızı, bir gün emeğimizi, bir gün geleceğe dair beklentimizi konuşuyoruz. Bir yerde adaleti, başka bir yerde güveni, başka bir yerde çocuklarımızın nasıl bir dünyaya büyüdüğünü tartışıyoruz. Gündem değişiyor, isimler değişiyor, olaylar değişiyor; fakat içimizde büyüyen o soru değişmiyor: Biz, toplum olarak neyi kaybediyoruz?
Kaybettiğimiz şeyin ne olduğunu doğru tarif edemediğimiz için güven kayboluyor, ölçü kayboluyor, emanet duygusu kayboluyor, birbirimize karşı sorumluluk hissimiz aşınıyor. Karşımızdakinin hakkını kendi hakkımız kadar gözetmediğimizde; kazancı ahlâktan, gücü sorumluluktan, özgürlüğü sınırdan kopardığımızda ortaya yalnızca bireysel bir problem çıkmıyor. Dolayısıyla toplum da yavaş yavaş kendi ölçüsünü kaybediyor.
Sürekli sistemi, ekonomiyi, eğitimi, hukuku, kurumları ve yönetenleri konuşabiliriz. Fakat bütün bunların arkasında yine insan var. Teraziyi tutan insan. Parayı yöneten insan. Karar veren insan. Çocuğu yetiştiren insan. Yetkiyi kullanan insan. Emaneti koruyan ya da ona ihanet eden insan.
Yani asıl sorunumuz bozuk bir sistemden önce, “defolu bir insan” meselesidir.
O halde o zor soruyu soralım:
Biz toplumu nasıl düzelteceğimizi değil, nasıl bir insan yetiştirmemiz gerektiğini konuşmaya ne zaman başlayacağız?
Zira toplum, insanın çoğalmış hâlidir.
Kur’an’da Şuayb peygamberin kavmine yaptığı çağrı tam da bu yüzden bugün yeniden okunmayı hak ediyor. İlk bakışta bir ticaret ahlâkı meselesi gibi görünen “… ölçüyü ve tartıyı eksiltmeyin.” (Şuara, 181/183) çağrısının altında çok daha büyük bir hakikat var: Terazi önce dükkânda değil, vicdanda bozulur. Ölçü yalnızca kilogram değildir. Sözün de ölçüsü vardır, kazancın da, gücün de, öfkenin de, sevginin de. İnsan kendisi için istediği hakkı başkası için gözetemiyorsa, elindeki terazi ne kadar doğru olursa olsun aslında ölçüsünü çoktan kaybetmiştir.
Peki insanı yeniden nasıl inşa edeceğiz?
Bence önce anlamını bulmuş bir karakterle başlamalıyız. Çünkü neden yaşadığını bilmeyen insan, elindeki araçları zamanla amaca dönüştürür. Para geçim aracıyken hayatın amacı olur; makam hizmet aracıyken kimliğe dönüşür; başarı bir imkânken insanın değer ölçüsü hâline gelir. İnsan önce “Nasıl daha çok kazanırım?” diye değil, “Bana verilen bu hayatın anlamı nedir?” diye sormalıdır.
Sonra merkezini değiştirmelidir. Kendisini hayatın sahibi değil, Allah’ın verdiği hayatın emanetçisi olarak gören insanın dünyayla ilişkisi de değişir. Tevhid bu anlamda sadece bir inanç cümlesi değil; hayatın merkezinden nefsini çekip Allah’ı yerleştirmektir. Kendi arzusunu, çıkarını, itibarını veya gücünü merkeze koyduğunda ölçüsü de değişir. Merkez değişmeden ahlâkın değişmesini beklemek zordur.
Ardından sınırını bilmeli ve iradesini yeniden kazanmalıdır. Her istediğini yapabilmek özgürlük değildir. En büyük özgürlüğü, yapabileceği bir şeyi yapmamayı seçebilmesidir. Öfkeliyken susmak, kazanabilecekken başkasının hakkına dokunmamak, intikam alabilecekken affedebilmek, yalnız kaldığında da doğru kalabilmek… İrade, insanın nefsine rağmen kim olduğunu koruyabilmesidir.
Sahip olduklarına başka bir gözle bakmalıdır sonra: Emanet. Para, makam, bilgi, çocuk, sağlık, zaman, yetki ve insanların bize duyduğu güven… Hepsi üzerinde tasarruf edebildiğimiz fakat sorumluluğundan kaçamayacağımız emanetlerdir. “Bu benim, istediğimi yaparım” anlayışı kişiyi mülke bağlar; “Bana verildi, nasıl kullandığımdan sorumluyum” anlayışı ise onu özgürleştirir.
İşte burada yeniden ölçü karşımıza çıkar. Kendimiz için istediğimiz adaleti başkasına da gösterebiliyor muyuz? Kendi hatamıza verdiğimiz mazereti başkasının hatasına da verebiliyor muyuz? Kendi hakkımızı savunduğumuz kadar başkasının hakkını da koruyabiliyor muyuz? Çünkü gerçek ölçü, insanın kendisine uygulayabildiği ölçüdür.
Böyle biri karşısındakini de artık bir araç olarak görmez. Eşini kendisine hizmet eden biri, çocuğunu geleceğe yapılmış bir yatırım, çalışanını bir maliyet kalemi, yoksulu yalnızca yardım edilecek biri olarak görmez. Faydasından önce insanlığıyla görür. Çünkü “insanı” kaybettiğimiz yerde ilişki menfaate, aile beklentiye, çalışma sömürüye, yardım ise üstünlük duygusuna dönüşür.
Ve bütün bunların sonunda sorumluluk gelir. Yeniden inşa edilmiş insan sürekli “Bunun sorumlusu kim?” diye sormaz; “Benim burada sorumluluğum ne?” diye sorar. Yanlışı görüp susmanın da bir tercih olduğunu bilir. “Herkes böyle yapıyor” cümlesinin vicdan için bir mazeret olmadığını anlar. Toplumun değişmesini beklerken kendi payına düşen değişimi ertelemez.
Ve ihsan. Çünkü insan yalnızca kötülük yapmayan biri olmak için yaratılmamıştır. Bulunduğu yere iyilik taşımalı, gücü yettiğinde güzelleştirmeli, yardım ederken karşısındakini küçültmemeli, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmelidir. İhsan, ahlâkın güzelleşmiş hâlidir.
İşte benim “yeni insan modeli” dediğim şey tam olarak budur:
Anlamını bilen, merkezini Allah’la kuran, sınırını tanıyan, nefsine hükmedebilen, emaneti koruyan, ölçüsünü kaybetmeyen, insanı araçsallaştırmayan, sorumluluk almaktan kaçmayan ve iyiliği çoğaltan bir model.
Böyle bir insan değiştiğinde yalnızca kendisi değişmez.
Aile değişir. Aile değişince çocuk değişir. Çocuk değişince nesil değişir. Nesil değişince eğitim değişir. Eğitim değişince iş ahlâkı değişir. İş ahlâkı değişince kurumlar değişir. Kurumlar değişince toplum değişir.
O yüzden bugün yeni bir sistemden önce yeni bir tasavvura ihtiyacımız var.
Çünkü eski insanın üzerine kurulan yeni sistem, bir süre sonra eskiyi yeniden üretir.
Belki de asıl meselemiz budur.
Toplumun defolarını konuşmaktan önce, kendi defolarımızı görmeye cesaret etmek.
Çünkü toplum, insanın çoğalmış hâlidir.
Ve o yeniden inşa edilirse, toplum da yeniden kurulabilir.
Belki de yeniden inşa etmemiz gereken ilk şey dünya değil, insanın kendisidir.
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.