Sosyal Medya

Makale

Aç gözlünün ahlakı

—Bin yıl yaşamak —

“Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen –Rabb’inin nimeti sayesinde- mecnun (deli) değilsin…

Kalem suresi, ilk inen surelerden biri. Çok erken bir döneme ait olmasına rağmen ayetteki suçlama konusuna bakılırsa tebliğin başladığı ve hatta yoğunlaştığı bir dönemin ardı sıra gelmiş olmalı. Zira neredeyse bütün surenin bağlamı “mecnun” suçlamasından peygamberimizin aklanması ile ilgili.

Buradaki “mecnun” kelimesinin bugünkü karşılığının meallerde “deli” olarak verilmesi ya da bizzat kavramın “cinlenmişliği” ifade etmesi yeterli gözükmüyor. Çünkü bugünkü toplum nezdinde bu karşılıklar, o günkü toplumun bu kavramlara yüklediğinden farklı bir içeriğe sahip. O gün için bu iddianın sahipleri, “mecnun” tanımıyla Hz. Muhammed’in ağzından çıkan olağanüstü sözleri muhtemelen kendi zihinlerinde mahkûm etmeye çalışıyorlardı. Kuşkusuz önyargılıydılar. Zira inkârlarını gerekçelendirerek rahatlamaları gerekiyordu. Onların “mecnun” dediği şey, bugün aklın yok sayılması anlamında “deli” denen şey değildi. Onlar “mecnun” tanımlamalarıyla peygamberi şairlere denk düşürmeyi ve vahyi inkâr etmeyi amaçlıyorlardı. Nitekim bir sözün kaynağı cin olduğu varsayılınca ancak diğerleri kadar bir değeri olabilecekti. Bu durumda bu sözler ciddiye alınmaya bilecekti. Bir yandan oluşmasına zemin hazırladıkları cin hikâyeleriyle ürettikleri “din” aracılığıyla kendi toplumlarının tapınma ihtiyaçlarını karşılarken diğer yandan peygamberi cinlenmişlikle suçlamak onlar açısından ciddi bir paradokstur. Bu aynı zamanda onların efsunlu din anlayışlarının sahte olduğunu itiraf etmeleri anlamına da gelir. Nitekim içeriğini göz ardı ederek kategorize edip mahkûm etmeye çalıştıkları sözlerin -peygamberin cinlenmiş olması hasebiyle- İlah ile bir ilişkisinin olamayacağını vurgulamak istiyorlardı. Kur’an’da onların düşüncesindeki şeytanî güçlerin bu vahiy metinlerinin oluşmasında hiçbir katkısı olamayacağı üzerinde ısrarla durulmuş olması da bunu göstermektedir. Hakikati inkâr etmeye şartlanmış olanlar, o gün de hedef saptırmada mahirdiler. Tebliğin içeriğinden ziyade kaynağını sorgulamayı seçmeleri bunu gösteriyor. Hâlbuki Kur’an’ın değindiği konuların insanlara fayda vermekten, adaleti ve özgürlüğü savunmaktan başka bir amacı yoktur. Ancak bu bahislerin birilerinin menfaatini sarstığını görmek gerekiyor.  Bu sebeple peygamberlere her defasında neden siyasi ve ekonomik alanda toplumun ileri gelenlerinin karşı çıktığı da anlam kazanıyor. Zira peygamberler konuştukça onların menfaatleri sarsılıyordu.

…Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. Hanginizde delilik (hanginizin cinlenmiş) olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da. Doğrusu Rabb’in, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O’dur…

Resul’üne yapılan ve sonu hakarete varan bu tanımlamaya Rabb’in nasıl kızdığına bakar mısınız!

Yani;

Senin sahip olduğun ahlakî seviyenin yüksekliğini nasıl da kıskanıyorlar.

Nitekim sen bu tertemiz hâlinle kötü bir sonuçla asla karşılaşmayacaksın.

Hangi gaybî güç, iman eden ve kendiyle barışık birine musallat olabilir?

Senin söylediklerinin hangisinden nasıl bir fenalık hâsıl olmuş ve kime ne zarar gelmiş ki?

Onlara biraz zaman ver.

Ahlakın ve erdemin yalan ve iftira karşısında ne kadar güçlü olduğunu yakında görecekler.

…O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! İsterler ki sen gevşeyesin de, böylece kendileri de yumuşasınlar…

Yani;

Sürekli ithamlar altında senin kendini suçlu hissetmeni sağlamaya çalıştıklarını gör.

Ben ne diyorum, ne yapıyorum ki bu kadar şiddet gösteriyorlar diye geri çekilme.

Seni dedikodu ve iftiralarla bunaltarak taviz vermeye zorladıklarını fark et.

Her şeyi pazarlık konusu yapmak istediklerini anla.

Sakın bu düzenbazların oyununa gelme.

Onları ciddiye alarak sakın gevşeme.

Yalana ve yalancılara asla boyun eğme.

…Ayrıca, yemin edip duran alçağa uyma (yahut) iğrenç dedikodular yapan iftiracıya (yahut) iyiliğe mani olana (yahut) günahkâr zorbaya (yahut) ihtiraslarına esir olmuş zalime ve bütün bunların ötesinde (hemcinslerine) hiçbir faydası dokunmayana…

Allah’ın, Resul’ünü bu derece savunduğunu ve her türlü baskı ve eziyete karşı onu ayakta tutmaya çalıştığını görmek insanı duygulandırıyor. Ayrıca inananlara da aynı desteği vereceğini düşündürdüğü için bir sevinç kaynağı oluşturuyor. Allah, Resul’üne yapılan bu iftiraya öylesine kızıyor ki, peygamberine bu suçlamayı yapan muhataplarının bozuk sicillerini bir bir ortaya dökmeye başlıyor.

Yani;

Hey sen!

Çok yemin edip duran ve bu haliyle yalancı olduğu belli olan alçak

Yaptığın dedikoduları ve iftiraları sağır sultan duymuş,

Zorbalığın ve günahkârlığın ayyuka çıkmışken,

Hırslarının kölesi olmuş bu zalim halinle,

Neden senin iyilik yaptığını kimse bilmez ve

Niçin kimseye faydan dokunmuyor?

Bir de kalkmış bu zaaflarının gölgesinde küstahça benim elçimi suçluyorsun.

Sen ne hakla benim vahyimi cinlerin eseri sayıyor hangi yüzle Resul’üme çamur atıyorsun?

…Onun mal-mülk ve çocuk sahibi olmasından mıdır ki ne zaman mesajlarımız böyle birine iletildiyse, ‘Bunlar eski zaman hikâyeleri!’ demişti? (Bu yüzden) Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!..

Yani;

Resul aralarında. Samimiyeti de ortada. Hasır üstünde yatıp yetim ve yoksul için ağlarken,

Kurumuş et yiyen bir kadının çocuğu olarak bir gömlekten başka neyi var?

Mekke’nin gayri safi milli hâsılasından inandığını söyleyenlere ne düşüyor?

Açlık ve sefaletten kum üstüne yığılmış zavallıları hanginiz fark ediyor?

Günahla sulanmış topraklarınızda neden adalet ve özgürlük boy atamıyor?

Kâbe’yi arpalık yaparak panayırlardan elde edilen turizm gelirlerini yiyenler kimler?

Bütün bunlarla ceplerinizi doldurduğunuzu görmüyor muyuz sanıyorsunuz?

Hurafelerle oluşturdukları dinin insanlara verdiği sahte huzura bakınca,

Bu halkın kendine okunan masallarla nasıl uyuduğunu anlamak zor olmuyor.

Asıl hikâye dedikleri şey toplumlarını uyutmak için ortaya koydukları kendi ideolojileri.

Böylesine kabadayı kesilmelerine yol açan şey ne acaba?

Doğru olanı savunmaları ve haklı olmaları mı?

Yoksa servetle şımarmaları, çocukları ve çevreleriyle övünmeleri mi?

O eski zaman hikâyesi dedikleri şeyler, yakalarına yapışıp,

Yakında kimin yalandan medet umduğunu ortaya çıkaracak, bekleyin.

Allah, onların kirli, çamaşırlarını ortaya koyduktan sonra bir özelliklerine daha vurgu yapmak istiyor. Bu husus önemli olduğundan olsa gerek sona saklamış. Önemine binaen de bu konuyu tek bir kelimeyle geçiştirmeyip “bahçe sahipleri” denilen bir vakıa şeklinde naklediyor. Öyle ki peygamberi suçlayanların toplum nezdinde işledikleri kayda değer bir suçları daha var. Yaşadıkları toplumda sosyal adaleti sağlamaya çalışmamak. Yani paylaşmamak. Bunca iyi niyet ve merhamet karşısında karıncayı dahi ürkütmeyen bir peygambere karşı yapılan bu haksızlıklar insanı korkutmuyor değil. Düşünüp anlamaya çalışmadığı zaman cehalet ve ihtiraslarının elinde kişinin nasıl canavarlaşabildiğini görünce insanın kanı donuyor. Birini bu derece küstahlaştıran şeylerin başında kendini güçlü hissetmesi geliyor. Ve maalesef bu hissi besleyen şey, insanın sonsuza kadar sahip olacağını sandığı serveti.

…Ve Biz o (günahkâr)ları (sadece) sınayacağız, tıpkı ağaçtaki meyveleri ertesi gün kesinlikle toplayacağına yemin eden bazı bahçe sahiplerini sınadığımız gibi ve onlar (Allah’ın iradesi ile ilgili) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı: bunun üzerine, onlar uykudayken Rabbinden (gelen) bir salgın o (bahçeyi) sarmıştı ve ertesi gün (bütün bitkiler) sararıp kurumuştu. Sabah erken kalktıklarında birbirlerine seslendiler: ‘Meyve toplamak istiyorsanız erkenden tarlanıza gidin!’ Derken yola koyuldular, giderken fısıldaşıyorlardı: ‘Bugün hiçbir yoksul, bahçeye girip (siz habersizken) yanınıza (sokulmayacak)!’ ve amaçlarına ulaşmaya kararlı bir şekilde erkenden kalkıp gittiler. Ama bahçeye bakıp onu (tanınmaz halde) görünce: ‘Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız!’ diye bağırdılar (ve sonra da) ‘Hayır, galiba elimizden çıkmış!’ (dediler). Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, ‘Ben size, Allah’ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim mi?’ diye sordu. Onlar: ‘Rabbimizin şanı yücedir! Doğrusu biz zulüm işliyorduk!’ diye cevap verdiler ve sonra dönüp birbirlerini suçlamaya başladılar. (Sonunda) ‘Yazıklar olsun bize!’ dediler, ‘Gerçekten biz küstahça davranmıştık! (Ama) belki Rabbimiz yerine daha iyisini bize bağışlayacak: Biz de ümitle O’na yöneleceğiz!’ İşte (bazı insanları bu dünyada denemek için verdiğimiz) azap böyledir; ama öteki dünyada (günahkârların uğrayacağı) azap daha şiddetli olacak; keşke bunu bilselerdi!..

İşte Allah’ın Resul’ünü suçlayanların en önemli ahlaksızlıkları budur. Paylaşmamak. Servetlerini güç gösterisine dönüştürerek tekelleştirmek. Toplumdan uzaklaşmak. Yoksul insanları hesaba katmamak. Serveti elde ederken Allah’ı anmamak “Hiçbir fakir yanımıza sokulmasın.” demekle aynı şeydir. Göz ardı ettikleri şey, fakirin hakkıdır. Bu suça “Allah’ı analım” yani “Elde ettiklerimizi yoksullarla da paylaşmalıyız.” diyen ama onlarla aynı suça iştirak eden kardeşleri/ortakları da katılmıştır. Hani doğru olmadığını bile bile bir sürü haksızlığa seyirci kalan ve böylece olup bitenlere imza atanlar gibi. Ayrıca burada gösterilen pişmanlık ve ahiretteki azap vurgusu, bu yanlışlardan dönmeleri için insanları teşvik ederken beraberinde olup bitenin farkına varmalarını da istiyor.

…Çünkü (yalnız) Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları Rableri katında mutluluk bahçeleri beklemektedir: yoksa Bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı neye dayandırıyorsunuz? Yoksa dönüp baktığınız (özel) bir kitabınız mı var, içinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz (bir kitap)? Yoksa vereceğiniz her hükmün sizin (meşru hakkınız) olacağına dair Kıyamet Günü’ne kadar Bizi bağlayan sağlam bir vaat mi aldınız? Onlara sor hangisi bunu yüklenecek! Yoksa görüşlerini destekleyen bilge kişiler mi var? Peki, iddialarında samimi iseler kendilerini destekleyenleri göstersinler, insan bedeninin bir kemik yığınından ibaret hale getirileceği gün ve onların, (şimdi hakikati inkâr edenlerin, Allah’ın huzurunda) secde etmeye çağrılacakları ama onu yapmaya güçlerinin yetmeyeceği gün: (işte o gün) gözleri zilletin ağırlığıyla ürkekleşip durgunlaşacaktır; çünkü hayatta iken (Allah’ın huzurunda) secde etmeye çağrılmaları (boşa gitmişti)…

Yani;

Siz haklıyla haksızı birbirinden nasıl ayırıyorsunuz?

Allah’a teslim olmayı suç saydığınıza göre,

Yargılarınızı hangi temele dayandırıyorsunuz?

Yaratıcı iradeye boyun eğmediğinize ve

Kötülüğe avukatlık yaptığınıza bakılırsa,

Toplumdaki ahlaksızlıkları sahiplenecek gibisiniz.

Başkalarına düşünme ve yaşama hakkı tanımadan,

Her konuda kendinizce hükümler veriyorsunuz.

Her şey nasıl sizin istediğiniz gibi olacak?

İlahî irade sizin arzularınızın peşine mi takılacak?

Siz hiç açgözlülüğün kazandığını gördünüz mü?

Teslim olanlarla suçlulara aynı davranmadığımızı bile bile,

Hangi cesaret sizi sorumsuz ve dokunulmaz kılıyor?

Sizin neyiniz var?

Cehaletin de suyunu çıkarıyorsunuz.

İnsanları mutlu etme iddiası büyük bir lokmadır. Vahyi ve onun getirdiği ahlakı yok sayarak ortaya konacak teşebbüsler büyük bir vebal oluşturur. Ahlakı kişinin sadece bireysel sorumluluğuyla sınırlayıp kalbi eylemlerine indirgeyerek dini vicdanlara hapsetmenin faturası hep ağır olmuştur. Dünyaya ait işlevselliğinden soyutlanmış yalnızca ahiret bahisleriyle süslenmiş bir anlayış sağlıklı olabilir mi?

…O halde bu haberi yalanlayanları bana bırak. Onları, ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız: çünkü onlara bir süre belli bir üstünlük versem de Benim ince planım son derece sağlamdır! Yoksa (ey Peygamber,) onlardan bir karşılık isteyeceğinden ve böylece (seni dinledikleri için) borç yükü altında kalacaklar(ından mı korkuyorlar)? Yoksa (bütün var oluşun) gizli gerçekliği(nin) kendi kavrayış alanları içinde (olduğunu), böylece (zamanla) onu yazabilecekler(ini) mi (zannediyorlar)?..

Yani;

Gayb’ı biliyor musunuz?

Hayır.

Öyleyse bu cin anlayışınız neyin nesi?

Din anlayışınızın nereden kaynaklandığının farkında mısınız?

Hayır.

Öyleyse bildiklerinizin doğru olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

Kabullerinizin zandan öteye geçmediğini anlamıyor musunuz?

Hayır.

O zaman böyle bir dinin kime ne faydası var?

Suçladığınız kişi sizden kaldıramayacağınız bir şey mi istiyor?

Hayır.

O halde neden ona düşmanlık yapıyorsunuz?

“Onları bana bırak.” sözüyle Allah, bütün yaratıcı eylemleriyle devreye girer. Resul’ün aradan çekilmesi istenir. Muhataplar, inananların kabahatleri saydıkları şeyleri inkârlarına gerekçe yapmamaya davet edilirler. Peygambere yakıştırdıkları şeyleri bir an olsun bırakmaya ve Rabb’lerini düşünmeye çağrılırlar. Bir iç hesaplaşmaya davet edilerek…

Yani;

Gel bakalım!

Sen zulme karşı çıkacaksın, adaleti ve özgürlüğü savunacaksın,

İçkiyi, kumarı bırakıp, kendin için arzuladığın şeyleri, başkaları için de isteyeceksin,

Yetim, yoksul mutlu olmadan asla rahat etmeyeceksin. Demek ki sen iyi bir insansın.

Kısacası Rabb’ine teslim olacaksın da.

İnandığını söyleyenler mi seni bunlardan alıkoyuyor?

Muhammed mi sana engel oluyor?

Yoksa kendini mi kandırıyorsun?

Bununla birlikte bu baş başa görüşme daveti; onların samimiyetsizliğini ortaya çıkarır çıkarmaz bir tehdide dönüşecektir. Burada onların derdinin inananlarla ya da peygamberle değil bizzat Allah ile olduğu gösterilmek istenmiştir (6/33). Böylece gerçek ortaya çıkar ve en azından Resul, kendi davranışlarının onların inkârının gerçek sebebi olmadığını anlayarak rahatlar. İçinde birilerine tehdit, birileri için de teselli barındırması açısından bu ayetler, belagatin gerçek birer örneğidirler.

…Öyleyse, Rabb’inin hükmüne sabırla katlan ve öfkeye kapılıp da sonra (ızdırap içinde) haykıran büyük balık sahibi gibi olma. (Ve hatırla:) ona Rabb’inin rahmeti ulaşmamış olsaydı mutlaka aşağılanmış bir şekilde ıssız bir sahile atılmış olurdu: ama (bilindiği gibi,) Rabb’i o’nu alıp dürüst ve erdemliler arasına koydu…

İnsanların hakikate karşı bu kadar önyargılı ve inatçı davranabilmesi peygamberimizi oldukça şaşırtmış olmalı. Onun ince ruhlu ve beyefendi kişiliği dikkate alındığında bu suçlamaların oldukça canını sıktığı belli oluyor. Anlaşılan bu iftiralar, ona ağır gelmiş ve bu işi başaramadığını, sorumluluklarını yeterince yerine getiremediğini ve toplumunu terk etmeyi düşünüyor olmalı. Ardından kendisine hemen balık sahibi (Hz. Yunus) hatırlatılarak bu düşüncelerden vaz geçiriliyor.

Yani;

Bu derece tepki alacağını düşünmemiştin.

Bu karşı çıkışları anlamlandırmada zorlanıyorsun.

Haklısın.

Yetimi ezmeyin diyorsun; bağnaz diyorlar.

Yoksulu doyuralım diyorsun; gerici diyorlar.

İnsanlara zulmetmeyin diyorsun; terörist diyorlar.

Atalarınıza körü körüne bağlanmayın diyorsun; ayrılıkçı diyorlar.

Bu kadar saçma ve yoğun tepkiyle kim karşılaşsa “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye döner kendine sorar. “Ben bu işi başaramıyorum.” diye kendini umutsuzluğun girdabına sokar.

Ümitsizliğe kapılma. Ben sana doğru yoldasın diyorum.

Şimdilik bununla yetinmeyi öğren.

Tekrar Hira’ya geri dönmek yok.

Gerçekleri öğrendiğine göre,

Artık yalnızlık da seni koruyamaz.

Rabb’in sana verecek ve memnun olacaksın.

Haydi kalk. Üzülmeyi bırak. Anlatmaya devam et.

…Bu nedenle, hakikati inkâra şartlanmış olanlar bu uyarı ve öğüdü her duyduklarında gözleriyle seni yiyecek/öldürecek gibi olsalar ve ‘(Muhammed mi?) o kesinlikle (cinlenmiş) bir delidir!’ deseler/demeye devam etseler bile, (sabırlı ol/dayan.) Çünkü bu, (Allah’tan) bütün insanlığa yönelik bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir.”(Kalem Suresi)

Burada surenin başındaki hakikati inkâra şartlanmış insanların “mecnun” nitelemesine geri dönülüyor. Bu tavırlarından geri adım atmayabilecekleri hatırlatılarak peygamberin bu iftiralara dayanması gerektiği belirtiliyor.

Yani;

Anlattığın şeylerin insanlar için sadece bir öğüt olduğunu görmeden,

Sana böyle söylemeye ısrarla devam edecekler.

Sabretmen gerekiyor.

İmkân bulsalar seni bir kaşık suda boğacaklar.

Dayanmalısın.

Gözlerindeki hain bakış seni ürkütmesin.

Üzülme.

Bunu hak edecek hiçbir şey yapmadığını ben biliyorum.

Sadece ellerinden kaçmakta olan iktidar için köpürüyorlar.

Bekle, sakın pes edeyim deme.

İnsanlara karşı seni ben koruyacağım.

İçinde bulunduğun nimetleri düşün ve anla.

Seni kimseye lokma yapmayacağım.

Dikkat ettiyseniz “Kalem suresi”, hakikati inkâra şartlanmış olanların “mecnun” suçlamasıyla başladı. Ardından Allah, elçisinin yüksek bir ahlak sahibi olduğunu vurgulayarak onu bu suçlamadan akladı. Devamında suçlamayı yapanların kirli çamaşırlarını ortaya döküp buna hakları olmadığını belirtti. Bu arada “bahçe sahipleri” örneğini getirerek onların özellikle “paylaşmayan” küstah tavırlarına dikkat çekti. Böylece bir yandan Resul’ünü teselli ederken diğer yandan ahlaksızlığı ve sahiplerini mahkûm etti. Sonrasında peygambere yapılan nitelemenin aslında bir bahane olduğunu ve bu davranışların arka planında vahyi inkâr olduğunu öğrendik. Dahası Rabb’in Resul’ünü nasıl hararetle savunduğunu gördük.

Şimdi, inananları yapmadıkları şeyler yüzünden kınayan ve sonu iftiraya varan bu eziyetleri yapanların nasıl olur da böylesine cesaret gösterebildiklerini anlamak istiyorsanız; onların kazançlarını bir güç gösterisine dönüştürerek fütursuzca nasıl şımardıklarına bakmalısınız. Allah rızasına dayanmadığında sahip olduğu şeylerin insanın ahlakî zaaflarını oldukça besleyip büyüttüğünü fark etmiş olmalısınız. Bu anlamda servet edinmenin, onu kutsayıp meşrulaştırarak paylaşmamanın ve bu halde bin yıl yaşayacağını zannetmenin söz konusu edilmesi gerekiyor. Tabi ki sözüm meclisten dışarı…

 

Devam edecek...

Kaynak: Söz ve Adalet / Sayı: 3

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');