Sosyal Medya

Makale

Dünyanın Etrafından Eksilmesi

Kur’an tefsirinde İşlevselliğin pratik karşılığı/değeri, çoğunlukla muhataplarının zihninde nasıl yer edindiğiyle ilgilidir.
Bu nedenle işlevselliğin etkili kılınması;
her bir ayetin anlamının sure bütünüyle uyumunun sağlanmasına,
ayetlerin kapsamının sure bağlamıyla tutarlı bir ilişki kurmasına,
yani,
ele alınan konunun öncelikle ilk muhatapları tarafından nasıl anlaşıldığının ortaya çıkarılmasına,
bu da,
bağlamın, indiği dönemin algı düzeyini de göz önünde bulundurmasına bağlıdır.

Aşağıdaki ayet bu konuda güzel bir örnektir;
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?”(1)

Râzî, Allah’ın elçisine yardım ettiğini ve her geçen gün İslam’ı kabul eden köylerin sayısının artarak bu şekilde bölgelerin fethedildiğine değinir. O hâlde müşrik liderlerin öldürülüp şirkin zayıflatıldığını herkesin görmesi ve bunu ibretle izleyip elçiyi tasdik etmesi lazımdır. Onlar, putlarını kendilerini koruyamadıklarını artık görmelidirler. Sonunda Allah “Üstün gelen onlar mı?” diye sorar. Râzî’ye göre buradaki anlam, “Hayır galip olanlar biziz. Onlar ise mağlupturlar.” şeklindedir. Ayette geçen eksiltme/noksanlaştırma hakkında İbn Abbas (ra), Mukâtil ve Kelbî, “Bu yeryüzünün beldelerini fethetmek suretiyle, küffar diyarlarını azaltırız.” anlamına gelir, demişlerdir. Başka bir rivayete göre İbn Abbas (ra)’ın “Allah, bu tabirle yeryüzünün ehlini (erini) ve bereketini noksanlaştırmayı kastetmiştir.” dediği nakledilir. İkrime’nin konu hakkında “Bir beldeyi harap etmek, oradakiler öldüğü zaman olur.” dediği rivayet edilir. Bunun “Biz, âlimleri öldürerek yeryüzünü noksanlaştırırız.” anlamına geleceği ifade edilir. Râzi’ye göre bu görüşlerden en doğrusu, Allah’ın yeryüzünün bir kısmını müşriklerden alıp, İslam beldesine katması, yani “galip gelme, fethetme” şeklinde olanıdır. Bu nedenle ayette “Üstün gelen onlar mı?” buyrulduğu üzerinde durulmuştur. (2)

Surenin Mekkî olması bu ihtimallerin çoğunu kendiliğinden eler. Nitekim Mekke’de müşrik beldeleri, köyleri fethetmek diye bir konu yoktur. Âlimlerin ölümü de bu aşamada söz konusu edilemez. (3) Zaten bu hususun müşriklerin ibret alacağı bir yönü de yoktur. Mekke’de şirkin zayıfladığı da doğru değildir. Neticede Peygamber (sav) oradan hicret etmek zorunda bırakılmıştır. Mekke’nin bereketinin noksanlaşması da en azından bu dönemde/aşamada müşrikler açısından dikkate değer olmasa gerektir. (4)

İzzet Derveze, ayet hakkında şu açıklamaları yapmıştır:
– Allah’ın Resulüne yardım etmesiyle küfür diyarının ve halkının eksilmesi.
– Asırlar boyu insanların ölüp ülkelerin yıkılarak yok olması.
– Allah’ın önceki ümmetlerden kendisini inkâr edenleri helak edip, ülkelerini yıkıp yok etmesi ki bu şekilde sonrakileri de uyarmış olmaktadır. Derveze, bu son yaklaşımı ayetlerin ruhuna ve muhteva¬sına daha uygun bulur. (5)

Ayetler, ilk muhataplarının algı düzeyi söz konusu edilmeden asla te’vil edilmemelidir. “Gömüyorlar mı?” diye soru sorarak başlayan bir ayet mecazen “Düşünmüyorlar mı?” şeklinde anlaşılsa bile sonuç itibariyle ibret almayı mümkün kılan bir içeriğe sahip bulunmalıdır. O hâlde ilmi tefsir ekolünün benimsediği yolda “Biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz.” ifadesinden dünyanın elips şeklinde olduğunu anlamak/çıkarmak, bu bilimsel verinin bulunduğu zamandan önce yaşayanlar ve özellikle ayetin ilk muhatapları açısından mümkün görülemez. (6) Bu ayetler, dünyanın şekli ile ilişkilendirildiğinde müşriklerin, “Göster bakalım?” türünden bir sorusu karşısında cevap verebilmek de mümkün değildir. Dünyanın şekli veya herhangi bir durumuyla ilgili her şey şüphesiz Allah’ın eseridir. Bunlara kevnî ayetler denir. Fakat kitabın ayetleri kâinatta yer alan ve her biri onun kudretinin eseri olan her şeyi içermez. Her şeyi yaratanın Allah olduğu kabul edildiğinde buna gerek de kalmaz. Nihayet gerçeği arayanlar için Kitap’ta yer verilen temel işaretler diğerlerini anlamak ve teslim olmak için yeterince veri oluşturur. (7) Ayrıca bu ayetlerin öncesi ve sonrası söz konusu edildiğinde bağlam da bu bilimsel yaklaşıma imkân vermez. (8) Ra’d suresinde ilgili ayetlerin bağlamı “hesap vermek” tir. Bu anlamda sahip oldukları açısından bir yok oluşa (ölüm) doğru kaçınılmaz şekilde ilerleyen insan uyarılır. Enbiya suresinde de Allah’ın ayetleri karşısında ilgisiz kalan insanların dünyada elde ettikleri imkânlardan faydalanmalarının onların bir gün hesap vermelerini engelleyemeyeceği vurgusu vardır. Yani ölüme asla galip gelinemez. Buna binaen sürekli yok oluşa karşı direnemeyen insanın hesap verme sorumluluğu duyması istenir.

Ayet, onların da, babalarının yani atalarının da dünyadan faydalandırıldıklarını ifade eder. Ardından gelen ifade ömürlerinin kendilerine uzun geldiğinden bahseder. Bu yaklaşım, onların yaşamlarını hiç bitmeyecekmiş gibi algıladıkları, yani ölmeyi hiç düşünmedikleri anlamına gelir. Hesap vermeyi ve buna binaen sorumluluk üstlenmeyi kabul etmemektedirler. Ayet bundan sonra “Onlar bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Şu hâlde, üstün (galip) gelen onlar mı?” diye sormaktadır. Ayetin sonu, başına uygun bir şekilde ömürlerinin uzun olmadığını, sahip oldukları güzel şeylerin her geçen gün biraz daha azalıp eksildiğini fark etmeleri gerektiğini açıklar. Böylece muhataplarını hesap veremeye, yani sorumluluk duymaya çağırır.

Yeryüzünün çevresindeki her şeyden her gün biraz daha eksilmesi, muhataplara çevrelerinde bulunan her şeyin her geçen gün ölüme biraz daha yaklaştığını anlatır. Her şey durmadan eksilmektedir. Ağaçlar, kuşlar, çiçekler. Baktıkları zaman görecekleri şey yeryüzünün çevresinde bulunan her şeyin birer birer öldüğüdür. (9) Ebedî yaşayan hiçbir şey yoktur ki bundan ümitlenip kendilerine de pay çıkarabilsinler. Burada yeryüzünün seçilmesi onlara içinde kendilerini de bulacakları en geniş mekânı sunar. (10) Böylece ölümsüzlüğün imkânsızlığını anlamalarını ister. Ayetin sonu “Şu halde, üstün (galip) gelen onlar mı?” diye sorar. Bunun anlamı, “Bunun üstünden gelebileceklerini mi zannediyorlar?” demektir. Böylece bu eksilmeye ve giderek ölüme bir çare bulunamayacağını ilan eder. O hâlde hesap vermekten kurtulamayacaklardır. (11)

Ayetlerin anlam içeriği ve kapsamı ilk muhataplarınca anlaşılacak düzeyde olmalı ve mutlaka surenin bağlamından destek almalıdır. Bağlamdan hareketle ortaya çıkan ilkelerin rehberliği, bilimsel verilerle elde edilebilecek sonuçlardan çok daha işlevseldir. Buna binaen ayetlerin anlam içeriği ilk muhataplarının algı düzeyini aşmamalıdır. Nihayet onlarda meydana gelen etkinin aynı şekilde yeni muhataplarda da oluşması için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden nakledilmiştir.

Dipnotlar:

1. Enbiya suresi, 44. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Ayetin farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Biz onları ve atalarını yaşattık, nihâyet kendilerine ömür uzun geldi, (ebedi yaşayacaklarını sandılar). Bizim, yere gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mı (yoksa biz miyiz)?” (S. Ateş Meali); “Kaldı ki, Biz bunlara da, bunların atalarına da, ömürlerinin sonuna kadar, hayatın tadını çıkararak avunmalarına fırsat verdik; fakat bu insanlar, Bizim yeryüzüne -üzerindeki en iyi, en güzel şeyleri her gün biraz daha eksilterek- vaziyet ettiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen, yine de baskın çıkacaklar(ını umuyorlar) mı?” (M. Esed Meali); “Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı?” (A. Bulaç Meali); “Gerçek şu ki, biz onları ve atalarını, ömür kendilerine uzun gelecek kadar nimetlendirdik. Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?” (Y. N. Öztürk Meali); “Doğrusu biz, o kâfirleri ve atalarını yaşattık, hatta o ömür, onlara uzun geldi. Fakat şimdi görmüyorlar mı, kâfirlerin arazisini alıp etrafından (Müslümanlara feth ettirmekle) azaltıyoruz. O halde galip gelenler onlar mı?” (A. F. Yavuz Meali) (Ayrıca bknz: Ra’d suresi, 41. ayet.)
2. Keffâl, haklı olarak ayetin Mekke kâfirleri hakkında nâzil olduğunu, dolayısıyla mananın âlimler ve fakihlerin ölümüyle ilgisi olamayacağını belirtir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 16, s. 149.); Ra’d suresinin “Görmüyorlar mı ki biz yeryüzünün etrafından gitgide eksiltmekteyiz.” ayeti hakkında İbn Kesîr de bunlara benzer bazı rivayetler nakleder. Buna göre İbn Abbas (ra)’ın “Onlar görmüyorlar mı; biz Muhammed’e bir yerden sonra başka bir yerin fethini nasip ediyoruz.”, başka bir rivayette ise “Bir kasabanın harap olunduğunu görmüyorlar mı ki, sonunda ma’mûrluk bir köşede kalıyor.” dediğini; Mücâhid ve İkrime’nin ayetteki eksiltmeyi ‘harap olma’ şeklinde anladığını dile getirir. Hasan ve Dahhâk’a göre bu müslümanların müşriklere galebe çalmasıdır. Ona göre Mücâhid ayrıca şöyle demiştir: “İnsanların, meyvelerin eksilmesi ve yeryüzünün harap olmasıdır. Şa’bî, “Şayet yeryüzü eksilmiş olsaydı; bağları, bahçeleri sana dar gelirdi. Fakat insanları ve meyveleri eksilir.” demiştir. Aynı şekilde İkrime’nin “Şayet yeryüzü eksiltilmiş olsaydı; sen, oturacak bir yer bulamazdın. Fakat o, ölümdür.” dediği aktarılır. Bir rivayette İbn Abbâs (ra)’ın ayetten “Fakihlerin, âlimlerin ve hayır ehlinin ölümü ile yeryüzünün harap olmasını anladığı Mücâhid’in de aynı şekilde burada, âlimlerin ölümünün kastedildiğini söylediği nakledilir. İbn Kesîr’e göre bu görüşlerden birincisi, tercihe şayandır ki o da köy köy, kasaba kasaba İslâm’ın galip gelmesidir. (İbn Kesîr, Tefsîru’l Kur’ani’l-Âzîm, c. 4, s. 392, 393.); Ra’d suresindeki ayetle ilgili olarak el-Kuşeyrî ve İbn Arabî’ye göre arzın etrafından kasıt, onun en şeref¬lileri olduğu ifade edilmiştir. Yine İbn Abbas (ra)’tan nakledildiğine göre ayetten kasıt, yeryüzünün bereketlerinin, mahsullerinin ve yaşayan insanların eksilmesidir. Bir diğer açıklamaya göre yeryüzünün eksilmesi, yöneticilerinin zulmü ile olur. Kurtubî’ye göre bu yaklaşım mana itibariyle doğrudur. Çünkü zulüm ve haksızlıklar ülkeleri, oranın ahalisinin öldürülmesi ve halkının topraklarından sürülmesi so¬nucunda tahrip eder ve yeryüzünden bereketin kaldırılmasına sebep olur. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 9, s. 502-504.)
3. Ra’d suresinin 41. ayeti de Allah’ın yeryüzünü eksilttiğini bildirir. Bundan maksat, müslümanların zaferiyle, kâfirlerin ellerinde bulunan toprakların eksilmesidir, denilmiştir. Taberi ve îbn-i Kesir bu görüşü tercih etmişlerdir. Diğer bir görüşe göre, yeryüzünün eksiltilmesi, onda bulunan maddelerin, ürünlerin ve insanların yok edilmesidir. Başka bir görüşe göre mamur olan yerlerin tahrip edilmesidir. Geçmiş ümmetlerden kalan eserler bunu göstermektedir. Diğer görüşe göre ise yeryüzünün eksilmesinden kasıt, orada yaşayan âlimlerin ve seçkin insanların giderek yok olmalarıdır. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 6, s. 4762-4764.); Elmalılı H. Yazır, Ra’d suresi 41. ayeti hakkında şöyle demektedir: “O inkârcılar görmüyorlar mı ki, biz kudretimizle yere geliyor onu etrafından eksiltip duruyoruz. Yani, bizim mahvimizi ve ispatımızı kabul etmek istemeyen o inkârcılar, baksalar ya, yukarıda açıklandığı üzere, önce rahmet ve kudretimizle meddetmiş ve ayaklarının altına sermiş olduğumuz yeri aynı durumda bırakıyor muyuz? O serili yeri, üzerinde yaşadıkları o geniş toprakları, etrafından kudretimizle sarıp sıkıştırmıyor, onu eksiltmiyor muyuz? Daraltmıyor muyuz? O ilk medde karşılık onda cezirler yapmıyor muyuz? Veya çeşitli yeryüzü olayları ile onu aşındırıp parçalamıyor muyuz? Veya o kâfirlerin vatanlarını peyderpey çevresinden eksiltip durmuyor muyuz? Nüfuslarını, topluluklarını kırarak, dağıtarak, feyiz ve bereketlerini azaltarak, arazilerini, yurtlarını daraltarak, güçlerini ezikliğe, kemallerini noksana dönüştürmüyor muyuz? Yerdeki bu değişikliği veya vatanlarındaki bu daralmayı, bu sıkışmayı görmüyorlar mı? Allah, öyle bir hüküm ve hükumet yapar ki, O’nun hükmüne muakkıp yoktur. Onun verdiği hükmü, arkasından takip edecek, ona yetişip de onu değiştirecek, nakzedecek ve engelleyip ortadan kaldıracak hiçbir kuvvet, hiçbir devlet, hiçbir makam ve merci yoktur. Ve O, hızlı hesap görendir. Şu hâlde o hesap ve azap demleri çok uzaktır, belki bize hiç sıra gelmez şeklinde boş hayallere hiç kimse kapılmasın. O’nun hesabı da, azabı da bir anlık meseledir. Allah murat edince göz açıp yummadan geliverir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 4, s. 579.)
4. Enbiya suresinin 44. ayet hakkında yapılan bazı açıklamaları el-Hasen’e dayandıran Kurtubî de “Bizim arza gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?” ayetini Rasulullah (sav)’in Mekke çevresinde bulunan yerlere peş peşe galip gel¬diği, etrafındaki şehirleri biri diğeri ardınca fethettiğini görmeleri anlamında ele alır. Buradaki eksiltme ‘öldürmek’ ve ‘esir al¬mak’la da açıklanır ki bu görüş de Kelbî’den nakledilir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 11, s. 492-494.)
5. Enbiya suresi, 44. ayet ile ilgili olarak bknz: Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 4, s. 21.
6. Ra’d suresinin 41. ayetinde bahsi geçen arzın yerküre de olabileceğinden hareketle Kur’an’ın, dünyanın elips olduğuna bu ayetiyle işaret etti¬ği ifade edilmiştir. Buna göre dünyanın iki kutup bölgesinin de basık ol¬duğu bilinen bir gerçektir. Ayetin bu şekilde izahının mümkün olmasının onun evrenselliğine yardım edeceği belirtilmiştir. (B. Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 10, s. 133.); “Yeryüzünü çevresinden ek-silttiğimizi görmediler mi?..” ayetinde bir yandan yeryüzünün müşriklere iyice daraltıldığı belir¬tilirken, diğer yandan ilim adamlarına ipucu ve temel bilgi olacak ilmî bir hakikati haber verdiği açıklanır. Bu yerkürenin kutuplardan basık olması konu¬sudur. Bilindiği gibi dünya şekli itibariyle küreye çok yaklaşır, kutuplarda basık, ekvatorda şişkindir. Hem gece ile gündüzün ve mevsimlerin oluşmasında, hem de kuzey yarımküre ile güney yarımkürenin güneş ışınlarından düzenli ya¬rarlanmasında bunun olumlu tesirleri söz konusu edilir. On beş asır önce dünyada hiçbir bilimsel araştırma yokken ve dünyanın bir küre biçiminde boş¬lukta belli bir yörüngede hareket ettiği bilinmezken, Kur’an’da dünyanın kutuplarda basık olduğundan söz edilmesi, onun ilâhî kaynaktan indiril¬diğinin bir delili kabul edilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. (C. Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, c. 6, s. 3105; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 4, s. 488.)
7. Bilimsel gerçeklerden hareketle Kur’an’ın evrenselliğinin tasdik edilmesi çabası, ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle dikkatle karşılanmalıdır. Bilindiği gibi tabiatta bulunan her şey birer kevnî ayettir. Yani yaratıcısına işaret eder ve Kur’an’da geçmese bile bu hâliyle de imana konu olur. Aklıselim, hür vicdan sahipleri için başka bir kayda ihtiyaç yoktur. Kur’an bilimsel verilere işaret eder. Araştırmaya teşvik eder. Her şeyi bir yaratıcının elinden çıkmış şekilde görmeye ve değerlendirmeye davet eder. Bu anlamda şimdiye kadar hiçbir bilimsel veriyle herhangi bir ayetin ters düşmemiş olması Kitab’ın gerçek bir rehber olduğuna dair yeterince tatmin edici sayılmalıdır. Buna rağmen Kitab’ın ayetlerini bu hususta yormak bir yandan onlarda var olan asıl maksadı kaçırmaya yol açmakta diğer yandan değişen ilmi veriler, bilimsel yanılmalar ve elde edilen farklı sonuçlar, onlara gönlünde yer açan insanlarda bu ilmi sonuçların değişmesiyle bir zaman sonra mahcubiyet oluşması riski taşımaktadır.
8. Kur’an; psikolojik, biyolojik veya sosyolojik esasları, spesifik, bilimsel verileri ya da teknolojik temaları içinde barındıran bir kitap değildir. Verdiği bilgiler bazen muhataplarının bir iki adım ötesinde olabilir. Fakat bu uzaklık dahi anlam dünyasının dışında bulunmaz. Yüz ya da bin sene sonra anlaşılacak bir gizem, sadece birileri tarafından keşfedilebilecek bir sır ya da hiç anlaşılmayacak bir bilgi olamaz. Kur’an, düşünmeye, araştırmaya teşvik eder. İnsanı tabiatı gözlemlemeye davet eder. Bilginin değerli olduğu bilimsel çabaların önemli sayılması gerektiği Kur’an’ın yönlendirici etkisinden üzerine düşen payı alır. Kur’an’ı doğru anlayan bir müslümanın zihin yapısı ve bakış açısı bir hayli açık/berrak, temiz olur ki insanlara fayda sağlayacak ilmi çalışmalar bundan istedikleri yardımı her zaman görebilirler.
9. Burada yeryüzünde bulunan her şeyin eksilerek ölüme yaklaşmasıyla müşriklerin Allah’a karşı üstün gelemeyeceklerini fark etmeleri istenmektedir. Aynı şekilde diye ifade edilen benzer ibare hakkında Ra’d suresinin 41. ayetine verdiği anlamla birlikte M. Esed şu açıklamayı yapmaktadır: “Peki, görmüyorlar mı, yeryüzünü, sahip olduğu en iyi şeylerden her gün biraz daha yoksun bırakarak [cezalandırıcı müdahalelerimizle] nasıl yokluyoruz? (Bilmiyorlar mı ki,) Allah hüküm verdiği [zaman] O’nun hükmünün önüne geçecek kimse yoktur (ve yine bilmiyorlar mı ki) O hesabı pek çabuk olandır!” “Yahut: ‘Onu [her] yanından (min etrâfihâ) eksiltiyoruz.’ -Bu ifadenin anlamı, etrâf sözcüğünden anlaşılan şeye bağlıdır: (Somut küresel yapısıyla dünyanın ya da coğrafî anlamda) bir ülkenin ‘çevresi’, ‘sınırları’, ‘sınır boyları’ ya da sözcüğün mecazî çağrışımlarıyla, ‘ileri gelen insanları’ -yani, büyük önderleri, bilginleri, düşünürleri (Tâcu’l-‘Arûs), yahut bizim verdiğimiz anlama paralel olarak, ‘[yeryüzünün] en iyi insanları ve en iyi ürünleri’ (a.g.e.). Müfessirlerin pek çoğu etrâf sözcüğünü birinci grupta belirtilen anlamıyla ele alarak onun, yukarıdaki cümlenin Medine’deki Müslüman cemaatle Mekkeli müşrikler arasındaki mücadeleye işaret ettiği görüşünü benimsemişler ve bu itibarla ayeti şöyle anlamlandırmışlardır: ‘[O Mekkeli müşrikler] görmüyorlar mı [onların elinde tuttuğu] ülkeyi [ya da toprağı] her yanından her gün biraz daha eksiltip küçülterek [cezalandırıcı müdahalelerimizle] yokluyoruz?’ Bu yorumuyla ayet Arabistan’ın bütünüyle Müslümanlar tarafından fethedileceğini önceden bildiren bir gaybî ihbar özelliği taşır. Buna karşılık, diğer müfessirler ayetin İslam tarihinin ilk dönemleriyle olan ilgisini reddetmemekle birlikte etraf sözcüğünün ikinci anlamını esas alarak yukarıdaki ibareyi, bizim benimsediğimiz görüşe yakın bir mahiyette, daha genel bir anlamda yorumlamışlardır. Bu cümleden olmak üzere Râzî ayeti şöyle aktarmıştır: ‘[Hakkı inkâr edenler, yeryüzünde talihin -başarı ve yükselmeden sonra çöküşe, yok oluşa; hayattan sonra ölüme; gurur ve ihtişamdan sonra aşağılanmaya; kemalden (olgunluktan/yeterlilikten) sonra acze ve eksikliğe doğru- dönüp durduğunu (ihtilâfât) hâlâ görmediler mi? Hâl böyleyken, hakkı inkâr edenleri, güçlerinin doruğundayken Allah’ın kendilerini alçaltmayacağından, başkalarına hükmederken köleleştirmeyeceğinden emin kılan ne?’ Bu yorum da göz önünde bulundurulursa, ‘sahip olduğu en iyi şeylerden onu her gün biraz daha yoksun bırakarak’ cümlesinin, en geniş anlamıyla, sadece fiziksel ve toplumsal felaketlere değil, aynı zamanda, yitirilmeleri insanın nihaî azaba sürüklenmesi anlamına gelen ahlakî değerlerin çöküşüne ve dolayısıyla dünyevî iktidarın elden çıkarılmasına da işaret ettiği söylenebilir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Ra’d suresi, 41. ayet, dipnot; 79.)
10. Bu hususta göklerin ve yerin yaratılışının insana nispetle daha çetin olduğunun dile getirildiği şu ayetler hatırlanmalıdır: “Ve şimdi, o (hakikati inkâr ede)nlerden sana cevap vermelerini iste: Onları yaratmak, Bizim yarattığımız bu (sayısız mucizelerden) daha mı zordur? Nitekim Biz onları (basit) bir balçıktan yarattık!” (Saffat suresi, 11. ayet. M. Esed Meali); “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Mümin suresi, 57. ayet. Diyânet Meali); “Sizi (tekrar) yaratmak mı (sizce) daha güç, yoksa göğ(ü yaratmak) mı ki onu (Allah) bina etmişdir.” (Nâziat suresi, 27. ayet. H. B. Çantay Meali)
11. Mevdudî bu ayetle ilgili olarak şöyle demektedir: “Bu insanlar, bizim lütuf ve ihsanımıza aldanıyorlar. Yaşadıkları zenginlik ve iyi hayatın kişisel hakları olduğunu ve bunu kendilerinden alabilecek hiçbir gücün olmadığını düşünüyorlar. Üzerlerinde kaderlerini iyiye de kötüye de yönlendirebilecek bir Allah’ın var olduğunu unutuyorlar… Her şeye gücü yeten Allah’ın yeryüzünde her an, her yerde salgın hastalıklar, kıtlık, fırtına, deprem ve diğer afetler şeklinde ayetlerini gösterdiğinin farkında değiller mi? Milyonlarca insan ölüyor, yerleşim bölgeleri ve hasatlar yok oluyor ve insanların düzenini bozan daha nice zararlar meydana geliyor… Bütün hayat kaynaklarının ve nimetlerin bizim elimizde olduğunu ve bunları dilediğimiz gibi azaltıp çoğaltabileceğimizi bildiklerine göre bizim cezamıza karşı kendilerini koruyacak bir güç ve kuvvete sahipler mi bari? Bu ‘ayetler’den güçlerinin, zenginliklerinin ve lükslerinin sonsuz olmadığını ve kendilerini hesaba çekip cezalandıracak bir Allah’ın var olduğunu anlamıyorlar mı?” (Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 3, s. 281.)

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.