Sosyal Medya

Makale

Çıkmaz Sokağa Aptallar Girer

-İntihar Gerçekleşmesi Düşünülemeyecek Kadar Ağır Bir Konudur-

Kur’an’da intihar ile ilişkilendirilen ayet şudur:

“Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?” (1)

Ayette geçenلَنْ يَنْصُرَهُ “ona asla yardım etmeyeceğini” ifadesindeki zamirin kime ait olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. (2) Konuyla ilgili açıklamaların bir kısmından bu zamirle Peygamber (sav)’in (3) bazılarından ise bununla kişinin bizzat kendisinin kastedildiği anlaşılmaktadır. (4)

Ayeti özellikle Allah’ın dünyada ve ahirette elçisine mutlaka yardım edeceği ile ilişkilendirenler, buna karşılık bu yardımın gelmeyeceğini düşünen kişiyi anlam olarak intihara davet ederler. (5) Bu yaklaşım, muhataba kendisini parçalasa hatta bu çabaları ölümle sonuçlansa bile elçinin galip gelmesine engel olamayacağını dile getirir. (6) Meseleye böyle bakınca ayetin manası, müminlere moral aşılamış olur. Fakat bu yaklaşım doğru kabul edilse bile, burada intihar konusu muhatabın çaresizliğini veya üzerinde bulunduğu yolda sonuç alamayacağını anlatmak için kullanılan bir benzetmedir. Yoksa gerçek anlamda kişi bu şekilde davranmaya davet edilmez. Hâl böyle olunca buradan normal bir insanın intihar etmesi veya etmemesi gibi bir sonuç da çıkarılamaz. (7)

İntiharla ilişkilendirilebilen bir başka anlam da bu kişinin dert başa geldiğinde Allah’a itaatten kaçan ve bu hâliyle bir uçurumun kenarındaymış gibi kulluk eden bunalımlı durumudur. Ayet, bu kişiye kendisini üzen veya kızdıran durumun intiharla giderilemeyeceğini anlatır. Dolayısıyla buna kalkışmamalıdır. Fakat bu yorumu da bütünüyle haklı çıkaracak bir bağlamdan söz edilemez. Nitekim intihar konusu genel anlamda kendisinden bahsedilemeyecek derecede kötü bir eylemdir.

İntihar etmek haramdır ve yasaklanmıştır. Ancak bu yasak öylesine açık bir yasaktır ki söz konusu edilmesine dahi gerek duyulmaz. Kur’an söz konusu olduğunda intihar, dolaylı olarak olumsuz bir yapıda dahi örnek olamayacak kadar uç bir konudur. (8) Yukarıdaki ayete verilen anlamdan da intihar etmek çıkmaz. (9) Zira burada kastedilen kâfir ya da müşriklerin vahiy karşısındaki çaresizliğidir. Ancak yorumlara konu edilen bu örneğin, Kur’an’ın tümüne hâkim bulunan tebliğ metodu açısından tutarlılığı tartışmaya açıktır.

Bu durumda meseleyi daha iyi anlamak açısından baştan itibaren 15. ayete varıncaya değin ayetlerin anlam akışına bakılması bir zarurettir. Şöyle ki:

Ey insanlar, Rabbinizden korkup sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir.”[1. ayet](10)

Sure, başlangıç itibariyle اتَّقُوا رَبَّكُمْ“Rabbinizden korkun.” ifadesiyleAllah’tan sakınmayı ve زَلْزَلَةَالسَّاعَةِ saatinin sarsıntısı” sözüyle desarsıntı/zelzele/kıyâmet saatine hazırlanmayı dile getirir. Bunun anlamı, bir gün mutlaka Allah’ın insanlardan hesap soracağıdır.

“Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı pek şiddetlidir.”[2. ayet]

Herkesin hesap vermek zorunda bırakılacağı kıyâmet saati, çok korkunç bir gündür.

“İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın, kaypak şeytanın peşine düşer.”[3. ayet]

Surenin kıyâmeti ve Allah’tan sakınma/korkmayı gündeme getirmesinin asıl nedeni, bu ayetle ortaya çıkar. Sorun, Allah hakkında bilgisizce konuşmaktır. Ayet, Allah hakkında cahilce konuşan bazı insanların, bu tutumlarıyla şeytanın peşine takıldıklarından söz eder. İlk bakışta bu şeytandan kastın, kişinin çıkarları peşinde dizginleyemediği kötü arzularının olabileceği akla gelir. Fakat ilerleyen ayetler, bu insanların kendilerine şeytan yakıştırması yapılan başka kişilerin peşine takıldıklarını belli eder. Yani insanlardan kimileri, şeytanca fikirler yayarak kişileri günah ve tuğyana sürükleyen birilerinin ardından giderek onlara tabi/alet olmaktadırlar. Nitekim ayette geçen “…ve her azgın, kaypak şeytanın peşine düşer.” ifadesi hakkında, bununla kendileri ile birlikte insanları küfre davet eden kâfirlerin ileri gelenlerinin kastedilmiş olabileceği üzerinde durulmuştur. (11)Ancak bu şeytanlaşmış kişilerin toplumun ileri gelenleri olması, mevcut sosyal ve siyasi yapıya uygun şekilde anlam kazanmalıdır. Yani bu kişiler, mâlik oldukları servet, konum ve birikim itibariyle toplumu etkileme gücüne sahip kişilerdir. Bu kişiler, genellikle Peygamber(sav)’in insanlar üzerindeki etkisiyle kendi menfaatleri arasında bir çelişki ve çatışma bulur ve bu yüzden onun söylemini tehlikeli görürler. Buna göre “insanlardan kimi” ifadesi ile halktan birileri, “azgın şeytan” ifadesiyle de sözü dinlenen ama çıkarlarını her şeyin üstünde tutan toplumun bazı ileri gelenleri anlaşılmalıdır.

Buraya kadar özetlemek gerekirse;

Allah’tan sakınmak gerekir

Çünkü,

Kıyâmet kopacaktır.

Ve

O gün çok korkunç/dehşetli bir gün olacaktır.

Ama buna rağmen;

İnsanlardan kimi Allah hakkında bilgisizce konuşup tartışmaktadır.

Bunu haddini aşan, hayâsız (şeytanlaşmış) kişilerin peşine takılarak yapmaktadırlar.

Yani,

Bu kişiler, başkalarını Allah’tan ve onun yolundan uzaklaştırmak istemektedirler.

Bu yaklaşım, devam eden ayetle de tekit edilir.

“Ona yazılmıştır: (12) ‘Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.’ ” [4. ayet]

Allah hakkında bilgisizce konuşmanın kaynağı şeytanlıktır. Kim bu yolu seçerse ateşe doğru gider. İster kendi arzularını, isterse başkalarının keyfini rehber edinsin, kişinin haddini aşan tavırları, onun şeytanca düşünceleri takip ettiğini gösterir. 3. ve 4. ayetler, tabi olan ve tabi olunan anlamında iki ayrı kişi ya da gruptan bahseder. Bu ayet, kendilerine tabi olup yönelenleri azaba doğru götüren kişilerden bahseder. Bunlar Medine’de etkili olan, Peygamber (sav)’e gelinceye kadar menfaatlerini koruma ve kollama noktasında sıkıntı çekmeyen kişi ve gruplardır. Bunlar arasında Ehl-i Kitap’tan, müşriklerden ve münafıklardan insanlar vardır.

Ayette;

“O (şeytan) onu şaşırtıp saptırır.”denildiğinde,

Bununla insanları yönlendirmeye çalışanlar akla gelir.

Yani,

Bu şeytanlar,

Olup biten olayları değerlendirirken

Allah hakkında doğru olamayacak sonuçlar çıkaran,

Böylece insanları doğru yoldan saptıran kişilerdir.

Nitekim bunların kim olduğunu hemen herkes bilir.

“Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.”[5. ayet]

Burada kıyamet saatinden, yani ahiretten, hâsılı yeniden diriltilip hesap vermekten şüphe edenlere iki önemli misal verilir: Anne karnında çocuğun meydana gelmesi ve ölü toprağın canlanması.

Bu misaller;

Kötü propagandadan etkilenen kişiler içindir.

Onlara hesaptan kaçamayacakları bildirilir.

Böylece insanların kendilerine;

Allah hakkında yalan söyleyenlerden uzaklaşmaları istenir.

“İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın kendisidir ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir. Gerçek şu ki, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir.”[6, 7. ayetler]

Cenine/çocuğa ve toprağa hayat veren Allah’ın her şeye gücü yeter.

Zira her iki örnekten hareketle ilk defa yaratan bir defa daha yaratabilir.

“İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.”[8. ayet] (13)

Burada 3. ayet, yani üzerinde durulan asıl hesap konusu, âdeta okuyucunun konudan kopmaması için önemine binaen yine tekrarlanır. (14) Çünkü ahirette hesaba çekilecek ve muhatabı zora sokacak ağırlıktaki asıl konu budur. Ayetteki vurgu, bir defa daha Allah hakkında gerçek olmayan şeylerle konuşmaya/düşünmeye gelir. Bu sefer, O’nun hakkında konuşmak isteyenlere üç kaynak gösterilir. Bilgi, kitap ve rehber (elçi). Aslında kimsenin bunlar olmadan konuşmaması gerekir. Bunlarla beraber konuşmak demek hiçbir kötü veya haksız yakıştırmayı Allah ile birlikte söz konusu etmemek demektir. Ardından 3. ve 4. ayette sözü edilen ve kendisine tabi olunan kimse/kimseler yine gündeme getirilir.

“Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla ‘gururla salınıp kasılarak’ (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona tattıracağız. (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir.” [9, 10. ayetler] (15)

“Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla” ifadesi, insanları yoldan çıkarmayı amaçlayan kişilere açıkça işaret eder. Yani kişinin peşinden gittiği şeytan, kendi kötü dürtüleri değil bir başkasıdır. Aslında bir başkasının ardı sıra kötülük üzere yürümek de kötü dürtülerle olur. Ama burada dile getirilen, söz konusu dürtülerle Allah yolundan saptırmak için onun hakkında asılsız iddialar ortaya atan kişilerin peşinden gitmektir. Allah hakkında bilgisizce konuşan bu kibirli tiplerin amacı, insanları O’nun yolundan alıkoymaktır. Bu kimselerden kıyamet günü hesap sorulacağı belirtilir. (16) Ayetle birlikte hesap konusu açık seçik belli olur. Böylece kıyamet/hesap gününden korkunç bir şekilde bahsedilmesinin sebebi de ortaya çıkar. Ayet, başkalarını yoldan çıkarmayı amaç edinen ve bunu gerçekleştirmek adına Allah hakkında kötü düşünceler/fikirler yayan kişi ya da kişilerle ilgilidir. Şimdi, bu kişinin/şeytanın -ki bunların her biri yaşadıkları dönemin mele ve mütrefleridirler- ağına takılan geniş kitleye seslenilir.(17)Yani,“İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın, kaypak şeytanın peşine düşer.” [3. ayet] denilirken başkalarının (şeytanın) peşine takılan, yani tabi olan ya da taklit eden ilk muhatap kitleye hitap edilir. Şöyle ki:

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.”[11. ayet]

Ayette “İnsanlardan kimi…” diye başlayan kişiler yukarıda ve özellikle 8., 9. ve 10. ayette bahsi geçen saptırıcı kişilerden farklıdır. Buradakiler 3. ayetin başında söz konusu edilen ve yine aynı ayette bahsi geçen mele-mütreflere tabi olup sapanlardır.

Bu ileri gelenler;

“Hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.’[8. ayet]

‘Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla’ [9. ayet]ve ‘gururla salınıp kasılarak’ [9. ayet]pek çok insanı yoldan çıkarırlar. 9. ve 10. ayetlerin sonu, bu insanlar açısından azap tehdidiyle biter.

Ama 11. ayette “İnsanlardan kimi…” diye başlayan ve devam eden anlamda farklı bir yaklaşım ve açık bir kapı bulunur. Bu ayetle birlikte muhataplar, etkileyen ve etkilenen şeklinde değişir. Öncekiler ayartan (gururla salınıp kasılan), sonrakiler ise (insanlardan kimi) ise ayartılan konumundadır. 11. ayetteki“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder…” ifadesine varıncaya değin Allah hakkında onun yolundan insanları çevirmek için bilgisizce konuşanlar vardır. Bunlar Allah’a hiçbir şekilde kulluk etmezler.

Tabi olanlar;

Allah’a bir uçurumun kenarındaymış gibi kulluk/ibadet eden,

Eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin olan,

Eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa kulluktan yüz çeviren;

Bu şekilde,

Başkalarının kötü propagandasının etkisinde kalarak,

Allah hakkında kötü zanlarda bulunan,

Ve böylece

Dünyayı da, ahireti de kaybedenlerdir.

İşte apaçık kayıp budur.

Allah’a bir uçurumun kenarındaymış gibi ibadet etmek, iyi ya da kötü, bir şekilde kulluk etmek anlamına gelir ama bu durum hiçbir zaman iyi bir sonuç vermez.

Ayette konu edilen insan, zor zamanda Allah hakkında doğru düşünemediği için kulluktan vazgeçmeye her an hazırdır. Bu hâli de 3. ayetten itibaren şeytan olarak isimlendirilen ayartıcı şahıs veya şahısların konuşmaları/telkinlerinden kaynaklanmaktadır.

“Allah’tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır.(Ya da) zararı, yararından daha yakın olana tapar; ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır.” [12, 13. ayetler]

Allah hakkında doğru düşünemeyen ve sıkıntılı anlarda ondan uzaklaşan kişi “kendisine ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere” yalvarmaya başlar. İlkesiz bir şekilde kendisini küçük düşürerek insanlardan yardım ister. (18) Rızık endişesiyle haram yollara sapar. Gayrı meşru yollardan medet ummaya başlar. Ruhunu kirletir. Şahsiyetini parçalar. Başkalarının önünde boyun bükeceği işlere girişir. Böylece sorunlarının çözümünü başka odaklarda aramaya çalışır. Oysa gerçek anlamda hiçbir şey elde edemeyecektir. Burada sorunların çözümü açısından yönelinen odaklar, ideolojik bir yapı arz edebileceği gibi şahsı etrafında abartılı hikâyeler oluşturulan diri ya da ölü birtakım sembol kişiler de olabilir. Fakat ayette peşinden giden ve gidilen ikili dikkate alındığında, küçük düşen kişilerin başvurduğu kişi de muhtemelen peşinden gidilendir. (19)

Sonuç itibariyle, Allah dışında yönelinen şeylerin zararının faydasından çok olacağından şüphe yoktur. Böyle bir yardım gerçekleşse bile kişiyi asla gerçek huzura kavuşturamaz.

Bu iki ayetin, 15. ayette sözü edilen göğe ulaşma çabalarını dile getirdiği belirtilir. Yani kişinin Allah dışında yalvardığı varlıklarla ilişkisi vahyin rehberliği dışında başka yollara sapmak şeklinde anlam kazanır.

“Şüphesiz Allah, iman edip sâlih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçekten Allah, her istediğini yapar.”[14. ayet]

Ayet, Kur’an üslubuna uygun olarak kötülüğün arkasından iyiliğe dair bir örnek verir. Böylece, muhataba yanlışından dönme imkânı sunar. Burada Allah hakkında doğru düşünmek ve yardımı sadece ondan beklemek iman ve sâlih amel örneğidir.

Allah hakkında bilgisi olmadan tartışanların saptırıcı etkisi, bundan etkilenen kişilerin şöyle düşünmesine yol açar:

“Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?”[15. ayet]

Ayet, Allah hakkında cahilce kötü propagandadan etkilenen bu kişiye yardım edileceğini açıklar. Hatta bu açıklama verilen örnekle birlikte kesinlik kazanır. Şöyle ki:

Ayette bu kişi hakkında iki önemli bilgi verilir: İlki, sıkıntılı anında Allah’ın kendisine yardım etmediğini/etmeyeceğini düşünen kişinin kızgınlığı; diğeri yine bu kişinin hilesi.

Zor zamanda kişinin yardım görmediğini düşündüğü için kızması anlaşılmakla beraber, hile ile ayette ne demek istendiği ilk bakışta anlaşılmaz. Fakat önceki ayetler buna yardımcı olur. Bu kişinin kulluk/ibadet açısından bir yarın/uçurumun kenarında bulunması konuya açıklık kazandırır. Bir yönüyle Allah’a kulluk eden bu şahıs, diğer yönüyle tuzak/hile diye adlandırılabilecek işlere kalkışır. Allah’a kulluk ederken diğer taraftan faydalanacağım ümidiyle başka şeylerden medet ummak bir nevi hiledir. Çünkü Allah ile beraber başka bir güç telakkisi asla bir araya gelemez/getirilemez. Bu teşebbüs, zararı def etmek açısından kişinin başvurduğu bir kaçamak gibidir. Kişinin içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak için çırpınmasını andırır. Mesele, denize düşenin yılana sarılmasıdır. Nitekim ayette“kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?” denir.Burada vurgulanan, kişinin fayda elde etmek açısından giriştiği, mecrasından sapmış teşebbüslerinden olumlu bir sonuç alamayacağı, kendisini öfkelendiren çaresizliğine asla kalıcı bir çözüm bulamayacağıdır. O hâlde kişinin hilesi,“göğe (bulabileceği) bir sebeple ulaşmayı denemesi” dir. Bu da “hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın”, yani Kitab’ın rehberliği, elçinin yol göstericiliği gibi kendisine kılavuz olacak bir bilgi kaynağı edinmeksizin arzularına tabi olmasıdır. Bir yandan Allah’a inandığını söylemek diğer yandan da onun gösterdiği yol dışında başka amaçlar edinmek bir uçurumun kenarında beklemekten farksızdır. İnsanın kendisine fayda getireceğini düşünerek giriştiği bu teşebbüs, cahilce bir hileden başka bir şey değildir.

Bütün bunlardan sonra göğe ip atmanın ne demek olduğunu anlamak kolaylaşır. Allah hakkında onun kendisine yardım etmeyeceğini düşündüğü için başka yerlere yönelen kişinin yaptığı şey göğe ip atmaktır. Bu tabir bu işin anlamsız, boş bir teşebbüs olduğunu anlatır. Devamında gelen ثُمَّ لْيَقْطَعْ“sonra kessin” ifadesi de buna göre “yol katetsin” anlamında olmalıdır. (20) Böylece kişinin Allah dışında bir dostla bu yolda mesafe kat edemeyeceği dile getirilir. Çünkü bu kişiye anlatılmak istenen şey, bu tutumunun kendisine fayda verebilecek şekilde sürmeyeceğidir. Nihayet “göğe ip atmak” tabiri, boş bir çabayı tarif etmenin yanı sıra, Allah dışında başvurulan bütün çözüm çabalarının da atıl kalacağına işaret eder. Burada “gök” duada olduğu gibi kişinin çözüm arayışlarının yöneldiği mecradır. Buna göre Allah’ın vahyi dışında göğe başka bir yolla ulaşmayı denemek, yani sorunlarını vahyin rehberliğini göz ardı ederek çözmeye çalışmak beyhude bir gayrettir. Doğru yol, göğe/çözüme/huzura O’nun gösterdiği yoldan ulaşmaktır. Devam eden ayet de “İşte biz onu (Kur’an’ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir.” [16. ayet] (21) diyerek bunu açıkça bildirir.

O hâlde 15. ayetin meali şöyle verilmelidir:

“Kim Allah’ın kendisine dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, göğe (bulabileceği) bir sebeple ulaşmayı denesin de yol katetsin ve böylece görsün bakalım, bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı?”

Ayette,“yardım etmeyeceğini düşünüyorsa” ifadesi ile“göğe (bulabileceği) bir sebeple ulaşmayı denesin” cümlesi arasında ince bir bağ vardır. Yardım görmeyeceğini düşünen insana, göğe ip at, yani bir yol bul ve Allah’a ulaş denilmesi, gariptir. Fakat bu bilinçli bir yaklaşımdır. Bu şekilde o kişinin göğe, yani Allah’a ulaşmaktan başka çaresi ve yolu olmadığı anlatılmak istenir. Göğe ulaşma çabası tek yoldur. Yani Allah dışında hiçbir güç kişinin sorunlarını nihai anlamda çözemez. Allah’a da vahiy dışında başka bir yolla ulaşılamaz. Sorun, bu çabanın hangi sebeple ortaya çıktığıdır. Müminler, doğru yol bilgisine ulaşmak için vahiy dışında başka bir sebep, araç, alet aramazlar. Allah hakkında da vahyin verdiği bilgiden başkasını kabul etmezler. Oysa müşrikler, vahyin dışında başka tapınma yolları arar, hâkimiyetinde ona denk unsurlara yer verir, bir yerden bulamadıkları yardımı başka yerden elde etmeye yeltenirler. Böylece sorunları çözmek yerine daha da katmerleştirirler.

Neticede;

Kişi, Allah’ın kendisine dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceği düşüncesine kapılmamalı ve vahiy dışında başka bir sebeple göğe ulaşıp bu şekilde yol katemeyeceğini, yani sorunlarını gerçek anlamda çözemeyeceğini bilmelidir. O hâlde Allah hakkında doğru düşünmek, vahyi rehber edinmek ve başkalarının kötü propagandalarından etkilenmemek gerekir. İnsanların önünde onlara yol gösteren bir elçi ve onun elinde de aydınlatıcı bir kitap dururken Allah hakkında cahilce iddialarda bulunmak gerçek bir ahmaklıktır.

Hac suresi, başından itibaren belli bir bağlam içinde anlam akışına sahiptir. Burada mevzu; bilgi, doğru yol rehberi ve aydınlatıcı bir Kitap’a dayanmadan Allah hakkında yanlış düşünmekle ilgilidir. Bu yüzden bazı insanlar ona bir uçurumun (yarın) kenarındaymış gibi her an vazgeçecek şekilde kulluk ederler. Bu durumda kendilerine ne zararı ne de faydası olmayan, hatta zararı faydasından çok olan şeylere yönelirler. 15. ayetin öncesi, kişiyi Rabbi hakkında doğru düşünmeye ve bu anlamda onu vahyi dikkate almaya çağırır. Ayetin sonrası da Kur’an (vahiy) ile ilgilidir. Yani, “Kur’an indiriliyorken onu yok sayarak Allah ile irtibat kurabilmenin ve dolayısıyla O’nun hakkında doğru düşünmenin başka bir yolu yoktur ve bulamazsınız.” Ya da “Allah’ın size dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini nasıl düşünebilirsiniz?” anlamındadır. İnsanın kendisini üzen şeylerden kurtulması, onun vahyi dikkate alma şartına bağlanmıştır. Allah’ın kullarına yardım etmemesi düşünülemez. Ve yardım vahiyle gelmiştir. Bu yardımı göz ardı ederek göğe ulaşma çabaları âtıl kalacak ve insan kendisini üzen şeylerden kurtulamayacaktır. Bütün bu çabaların temeli, kişinin kendisine fayda ve zarar vereceğini düşündüğü şeyleri doğru tespit etmesine yardımcı olmaktır. Vahyin ona açtığı kapı dışında bütünüyle tatmin olması ve gerçek bir huzura kavuşması mümkün değildir.

İnsanın Rabbini doğru tanıması, O’nun hakkında olumlu düşünmesi ve yine O’nun kendisine yardım etmesi dışında bir kurtuluşu yoktur. Bu yardım onun vahye gösterdiği saygıyla orantılıdır. Bunun dışında başka bir yolla gökten destek alamaz ve bu destek olmaksızın kendini üzen şeylere karşı yeterince ve gereğince mücadele edemez. Ne yıldızların hareketine olan ilgisi, ne fallarla bulmaya çalıştığı talihi, ne de cin, büyü ve kehanete dayalı hikâyelerle yakalamaya çalıştığı geleceğe/gayba dair bilgiler onu istediği hayrı elde etmeye götürebilir. Ayette vahiy dışında göğe ulaşma çabalarının tamamı hile (tuzak) olarak nitelendirilir. İnsanın kendisi gibi diğer insanlara körü körüne itaat etmesi ve onların peşinden gitmesi de onu sıkıntılarından kurtarıp mutlu etmeyecektir. Kişinin vahye ve dolayısıyla Allah’a olan ihtiyacı başka hiçbir yolla giderilemez. Bu örnekte olduğu gibi bağlam, tefsir geleneğinde siyak-sibak adı altında ayetlerin öncesi ve sonrasını dikkate almak şeklinde uygulanmış, ancak bu ilişki, sure veya konu bütünlüğü açısından yeterince irdelenmemiştir. Bu durumda Hac suresinin bağlamında intihar etmek gibi bir konunun bulunmadığı çok açık bir şekilde görülebilir.

Görüldüğü gibi intihar, hakkında bahis açılamayacak derecede ağır bir konudur. Kur’an’da asla konu edinilmez. Nihayet her hâlükârda Allah dışında gerçek bir yardımcı yoktur. Vahyin rehberliği dışında da bir kurtuluş ümidi bulunmaz. Kur’an dışında saadet aramak, çıkmaz sokağa girmektir. Gök, bütün saflığı ve temizliğiyle insanoğlunun yönelmesi gereken tek mecradır. Başka türlü hileler asla hayırlı bir sonuç vermeyecektir.

Not: Bu makâle, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

  1. Hac suresi, 15. ayet. (Bu makâlede A. Bulaç Meali kullanılmıştır.)
  2. Râzî, “Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa…” ifadesindeki ‘ona’ zamirinin neyi gösterdiği hususunda iki izah yapıldığından bahseder. Birincisi, İbn Abbas (ra), Kelbî, Mukâtil, Dahhâk, Katâde, İbn Zeyd ve Sûddî’nin ve Ferrâ ile Zeccac’ın tercihine göre, bu zamir Peygamber (sav)’i gösterir. Allah, bu ifade ile Muhammed (sav)‘e dünya ve ahirette yardım etmeyi kastetmiştir. Her ne kadar peygamber (sav)’den açıkça bahsedilmemiş ise de bu ifade de ondan bahsedildiğini gösteren bir delâlet (işaret) olduğu üzerinde durulur. Bu işaret, “Gerçek şu ki, Allah imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyanları, içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı hasbahçelere kabul edecektir; çünkü Allah dilediğini yapar.” (Hac suresi, 14. ayet. A. Bulaç Meali)buyruğundaki “iman” lafzıdır. Zira imanın ancak Allah’a ve Rasulullah’a inanmakla tamamlanacağı belirtilir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 16, s. 278, 279.).
  3.  “Kim dünyada da, ahirette de ona (o peygambere) Allah’ın asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa (evinin) tavan(ın)a bir ip uzatsın, sonra kendini (yerden) kes(ib boğ)sun da bir baksın, (bu) hıylesi onun öfkelenmekte olduğu şey’i behemehal giderecek mi?!” (H. B. Çantay Meali); “Her kim, Allah'ın, dünya ve ahirette ona (Resulüne) asla yardım etmeyeceğini zannetmekte ise, (Allah ona yardım ettiğine göre) artık o kimse tavana bir ip atsın; (boğazına geçirsin); sonra da (ayağını yerden) kessin! Şimdi bu kimse baksın! Acaba, hilesi (bu yaptığı), öfke duyduğu şeyi (Allah’ın Peygamber’e yardımını) gerçekten engelleyecek mi?” (Diyanet Vakfı Meali); “Kim ki, Allah, Peygambere dünyada ve ahirette asla yardım etmez zannediyorsa, hemen yukarıya (evinin tavanına) bir ip uzatsın, sonra intihar etsin (boğulsun) de baksın, yaptığı bu iş, kendini öfkelendirmekte olan Allah’ın (Peygamberine) yardımını giderecek mi? (Çatlasa, patlasa, yine de Allah, Peygamberine, hem dünyada hem ahirette zafer verecektir.)” (A. F. Yavuz Meali).
  4.  “Kim ki Allah’ın kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin; ve böylece görsün, bakalım, bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı?”(M. Esed Meali); “Kim Allah’ın, dünyada ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa öfkesini gidermek için göğe bir sebep(ip)le uzansın, sonra (ayaklarını yerden) kessin de baksın, bu çaresi, öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?” (S. Ateş Meali); “Kim Allah'ın dünyada ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa; bir sebeple göğe uzansın, sonra öteki ilişkilerini kessin de bakıversin: Oyunu, öfkelendirdiği şeyleri gerçekten giderecek mi?” (Y. N. Öztürk Meali).
  5. Râzî, ayetin iniş sebebi hakkında şu konuları nakleder: 1) Bir kısım müslümanlar, müşriklere çok öfkelendikleri için, Allah’ın peygamberine vadettiği o yardımın gecikmesini istemiyorlardı, işte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. 2) Mukâtil bu ayetin bir grup Esedli ve Gatafanlı hakkında nazil olduğunu söyler. Bunlar “Biz, Muhammed’e Allah’ın yardım etmeyeceği endişesini taşıyoruz. Eğer, O Muhammed (sav)’e yardım etmezse, müttefikimiz olan Yahudiler ile aramızdaki ilgi ve münasebet kesilir. O zaman onlar bize yiyecek vermezler.” demişlerdir. 3)Peygamber (sav)’e haset ve düşmanlık edenler, Allah Teâlâ’nın ona yardım etmemesini ve onu düşmanlarına üstün getirmemesini arzu ediyorlardı. Ama onlar, Allah’ın ona yardım ettiğini müşahede ettiklerinde, bu onları öfkelendirmişti. Ayrıca ayette geçen سَبَبٍ “sebeb” lafzı ile kastedilenin “ip” olduğu açıklanır ki bu görüşte olanlar, ayetteki “semâ” lafzı hakkında da değişik görüşler belirtirler. Bazılarına göre bundan maksat evin seması, yani tavanıdır. Bazıları da bunun gerçek manada sema, yani gök olduğunu söylemişlerdir. Buna göre ayetin anlamı, “Allah’ın ona yardım etmeyeceğini zanneden sonra da bu zannına erememekten dolayı son derece öfkelenen kimse, kendisini öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmak için bütün gücünü kullanarak, elinden geleni yapsın. Hatta evinin tavanına bir ip bağlayıp, kendisini assın. O zaman görsün ki yaptığı şey, kendisini öfkelendiren Allah’ın yardımını giderecek mi?” şeklinde açıklanmıştır.(Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 16, s. 279, 280.); Öldükten sonra ibret almak mümkün olmadığına göre bu yaklaşım, muhataba kendi menfaatleri uğrunda girişeceği her teşebbüsün akim kalacağını anlatmaya yönelik olmalıdır.
  6. Bazıları ayette geçen  ثُمَّ لْيَقْطَعْ“sonra kessin” ifadesinden intihar etmeyi anlamıştır. Zira kendini asan (intihar eden) kimse, damarlarını ve nefes borusunu boğmak suretiyle kendini kesmiş gibi kabul edilmiştir. Ve Allah, bu kişinin bu hareketini كَيْدُهُ“keyd” (onun hilesi) şeklinde nitelendirir. Burada o insanın başka şeye gücü yetemeyeceği için, yaptığı şey “keyd” (hile) yerine konulmuştur. Yahut bu, istihza üslûbu ile olan bir ifadedir. Çünkü o insan, böyle yapmakla haset ettiği kimseye değil ancak kendisine tuzak kurmuş olur ki bu onun öfkelendiği şeyi yok edemez, demektir. Bu, Kelbî ve Mukâtil’in görüşüdür. Bu hususta İbn Abbas (ra)’ın “O kimse ipi, hem boynuna, hem evin tavanına bağlasın sonra da boğulup ölünceye kadar ipi salıversin.” dediği nakledilir. Bütün bu manalar, ayetteki “sema” ifadesini evin tavanı yapar ki bu, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bazılarına göre ise bununla bizzat sema (gök) kastedilmiştir. Çünkü ayetteki bu lafzı, bizzat sema manasına almak, o lafzı “tavan” manasına hamletmekten daha evlâdır. Bir de maksat, o insanın bunu yapmasını emretmek değil, aksine o kişiyi öfkesini bırakıp, Allah’a itaate dönmeye yöneltmektir. O hâlde bahsedilen şey ne kadar imkânsız olursa, bu hususu anlatmaya daha uygun kabul edilir. Çünkü ipi tavana bağlamak mümkündür ama ipi göğe uzatıp, onunla intihar etmek, imkânsızdır. Ayetteki “sebeb” kelimesinin “ip” manasında olmadığını söyleyenler ise, bu hususta şu iki görüşü belirtirler: 1) Buna göre Allah sanki “O kimse semaya bir sebep uzatsın, sonra da o sebep (vasıta) ile mesafe katetsin. Daha sonra baksın. Çünkü o, zannettiği şey hususunda sıkıntıya katlanmasının, sanki hiçbir şey yapmamış gibi boşa gittiğini o zaman anlar.” demiştir. Bu, Ebû Müslim’in görüşüdür. 2) Allah Teâlâ sanki “O kişi, sayesinde göğe ulaşabileceği bir sebep arasın ve böylece Peygamber (sav)’e Allah’ın yapacağı yardımı kessin bakalım. Bu kişinin hile ile göğe ulaşması ve Allah’ın yardımını kesmesi kolay oluyor mu diye bir baksın.” demiştir. Bu imkânsız olunca, onun öfkesi de boşuna gitmiş olur. Buna göre ayet, “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.” (En’am suresi, 35. ayet. A. Bulaç Meali) ayetinde dile getirilen manaya benzetilir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 16, s. 280, 282.); Ayet hakkında Ebu Ca’fer en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılan en güzel açıklamalardan birisine göre buradaki mana şudur: “Kim yüce Allah’ın Muhammed (sav)’e yardım etmeyeceğini zannediyor ve ona verilmiş bulunan ilâhî yardımın kesilebileceğini düşünüyorsa “Tavana bir ip bağlasın.” ya­ni kendisi vasıtasıyla semaya ulaşabileceği bir çare arasın. “Sonra kessin.”, yani imkân bulursa ona verilen yardımın sonunu getirsin, Sonra başvurdu­ğu bu yol ve bu çaresinin “öfkelendiği şeyi” Peygamber (sav)’in yardıma mazhar oluşundan dolayı öfkesi gider mi bir baksın?” Bu kimse bunun gibi bir işi yapabilmeye yol bulamayacak ve bu doğrultuda bir tuzak hazırlayamayacak olduğuna göre; ona verilen ilâhî yardımı da kesemez, demektir. Yine İbn Abbas (ra)’tan nakledildiğine göre buradaki zamir “kimse”ye aittir. Buna göre mana da şöyle olur; “Her kim Allah’ın kendisine rızık vermeyeceğini zanne­decek olursa, haydi kendisini boğarak kendi kendini öldürsün. Zira Allah’ın yardımından uzak bir hayatın hiçbir hayrı yoktur.” Bu görüşe göre buradaki  “yardım” rızık anlamındadır. Nitekim Araplar şöy­le derler; “Bana yardım edene Allah da yardım etsin, yani kim bana bir şey­ler verirse Allah da ona versin.” Yine Arapların “yardım görmüş bir arazi” ifa­deleri de bu kabilden olup yağmur isabet eden, yağmur alan arazi demek­tir. İbn Ebi Necih de, Mücahid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah’ın ona... yardım etmeyeceğini’ demek “asla rızık vermeyeceğini sanan kimse...” de­mektir, Bu aynı şekilde Ebu Ubeyde’nin de görüşüdür, Buradaki “ona” zamirinin “Allah’ın, dinine yardımcı olmayacağını sanan kimse...” anlamında dine ait olduğu da ifade edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 12, s. 38, 39.).
  7. Buna göre meallerin sözlük kısmında intihar maddesi adı altında bu ayetin verilmesi doğru değildir.
  8. Bu anlamda kişinin başkasını öldürmesiyle kendisini öldürmesi arasında da fark yoktur.
  9. Bazı ayetlerde geçen “Nefislerinizi öldürmeyin.” şeklindeki ifadeler bulundukları yere göre anlam kazanırlar.
  10. Bu mevzuda A. Bulaç Meali kullanılmıştır.
  11. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 16, s. 261, 262; Küfrün ileri gelenleri yaklaşımı ve bu anlamda kullanılan mele ve mütref ifadeleri -Bakara suresinin 246. ayeti istisna edilirse ki o da Ehl-i Kitap ile ilgili geçmişe yönelik bir meseleyi ele alır- Mekke dönemine ait kavramlardır. Şüphesiz Medine de gerek Ehl-i Kitap gerek münafıklar ve gerekse bunların Mekke müşrikleriyle girdikleri ilişkiler açısından önemli teşebbüslerin gerçekleştiği bir dönemdir. Bu anlamda bazı kişilerin insanların doğru dürüst iman etmesini ve Peygamber (sav)’e tabi olmasını engellemeye yönelik ve özellikle Allah mefhumu üzerinde birtakım spekülatif söylentiler/tartışmalar içine girdikleri anlaşılmaktadır. Bilinçli ve saptırmaya yönelik bu tartışmaların şeytanlaşmış kişilerden sadır olan asılsız uydurmalardan ibaret olduğunun dile getirilmesi, insanlar üzerindeki etkisini kırmaya yönelik olmalıdır.
  12. Meal dili açısından sorunlu olan bu ifadenin alternatifleri gözden uzak tutulmamalıdır. Zira burada sözü edilen ‘yazılma’dan kastın, kişinin özgür eylemlerinin sonucunda yaptığı kötülüklerden mutlaka hesap vermek zorunda bırakılacağı ya da kötülüğü ve kötü insanları dost edinmenin sonunun elbette ateş olacağıdır.
  13. Ayette geçen بِغَيْرِ عِلْمٍtabiri ilimsiz, وَلَا هُدًى tabiri delilsiz ve وَلَا كِتَابٍ مُنٖير tabiri de kitaba dayanmayan, yani vahiy tarafından da doğrulanmayan anlamında ele alınmıştır.
  14. İbn Abbas (ra)’a göre bu ayet, 3. ayette de belirtildiği gibi Nadr b. el-Haris hakkında ya da Ebu Cehil b. Hişam hakkında inmiştir. Üçüncü ayetin içeriğinin sekizinci ayetle tekrar edil­mesi söz konusu insanların yerilmesini mübalağa üslubuyla ileriye götürmek şeklinde anlaşılır. Buna göre üçüncü ayette şöyle denilmiş gibi­dir: ‘Nadr b. el-Haris yüce Allah hakkında bilgisizce tartıştığı gibi, azgın her bir şeytana da uyar. Buna ek olarak sekizinci ayette Nadr b. el-Haris, Allah hakkında hiç­bir bilgiye dayanmadan, belirsiz ve aydınlatıcı bir kitabı da bulunmaksızın mücadele eder. Böylece Allah’ın yolundan saptırmak ister.’ Bu da ‘Zeyd bana söver ve Zeyd beni döver.’ demek gibidir. Yani bu tekrarın faydası, ek bir mana ihtiva etmesidir ki bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır. Birinci ayetten Nadir b. Haris’in, öldükten sonra dirilişi inkâr etmesi, ikincisinden kasıt ise peygamberliği ve Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini inkâr etme­si anlaşılmıştır. Bir başka açıklamada onun meleklerin Allah’ın kızı olduklarına dair sözü aktarılır. Bu ise yüce Allah hak­kında bir tartışmadır. İbn Abbas (ra)’a göre böbürlenerek ve büyüklenerek yüzünü haktan başka tarafa çeviren kişi odur. Mücahid ve Katade’den nakledildiğine göre Allah’ın zatı hakkında bilgisizce ve yan çizerek tartışmak, küfürde direnerek kendisine çağrıldığı şeyden, yani ona gelen öğütten yüz çevirmektir. En-Nehhas’ın bildirdiğine göre Ferrâ’nın görüşü de bu yöndedir. Bazılarına göre de bu­rada kastedilen kişi bid’at sahibi olan kimsedir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 12, s. 28, 29.); Bu rivayetlerde sözü edilen şahıslar bağlamında, ayetlerin hayattaki karşılıklarını bulmak çabası, onları işlevsel kılmak adına önemli bir fonksiyon icra eder. Ancak ayetlerin mefhumunun belli bir şahısla ilgisini kurmaktan ziyade, bilinen kötü bir tutumu mahkûm ettiğini kabul etmek daha tutarlı bir tercih olacaktır. Nitekim söz konusu rivayetlerin tefsir faaliyetlerinin başladığı yıllar itibariyle sonradan bu ayetlerle ilişkilendirilmiş olma ihtimali de düşünülmelidir.Velhâsıl ayetin “İnsanlardan kimi” şeklinde genel bir uslupla ortaya konuşması, meselenin şahıstan ziyade konu çevresinde döndüğünü ve bu muhalefetin pek çok kere aynı cehaletle tekrar edeceğine işaret etmektedir.
  15. Ebu Said el-Hudrî de şöyle demektedir: Yahudilerden bir adam İslâm’a gir­di. Sonra da gözlerini ve malını kaybetti. Bunların İslâm’ın uğursuzluğundan başına geldiğini zannederek Peygamber (sav)’e gidip ‘Benim İslâm’dan dö­nüşümü kabul et deyince, Peygamber (sav)‘İslâm’a girdikten sonra, dönüş kabul edilmez.’ buyurdu. Bu sefer adam ‘Ben bu yeni dinim­den dolayı herhangi bir hayır ile karşılaşmadım. Gözlerimi, malımı, çoluk ço­cuğumu kaybettim.’ dedi. Peygamber (sav) ona, ‘Ey Yahudi! Demirin, gümüşün ve altının pisliklerini ateşin potada eritip giderdiği gibi, şüphesiz İslâm da adamların pis(lik)lerini öylece alıp götürür.’ dedi. Bunun üzerine yüce Allah: ‘İnsanların bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder.’ buyruğunu indirdi. Bu ayet hakkında İbn Abbas (ra), şöyle demiştir: Adam Medine’ye gelirdi. Şayet hanı­mı erkek çocuk doğurur, atları yavrulayacak olursa bu iyi bir dindir, derdi. Ha­nımı doğurmaz, atları da yavrulamazsa bu sefer bu kötü bir dindir, derdi. (Buhârî, Tefsir, Bab, 2.); Müfessirlerin bazıları bu ayetin Peygamber (sav)’inhuzuruna gelerek İslam’a girdiklerini bildiren bedevi birtakım Araplar hakkın­da nazil olduğunu ifade etmişlerdir. Bunlar bolluk ile karşılaşacak olurlarsa, Medine’de kalma­ya devam ederlerdi. Şayet darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalırlarsa, irtidad eder dönerlerdi. İbn Zeyd ve başkaları ayetin münafıkların durumunu haber verdiğini açıklar. Hasen’in de ‘Burada kasıt kalbi ile değil de sadece di­li ile Allah’a ibadet eden münafıktır.’ dediği nakledilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 12, s. 31, 32.)
  16. Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir.” ayeti, kişinin Allah hakkındaki yanlış tasavvurların zamanla söz ve eylemlerine kötü bir şekilde yansıyacağına ve bunun da hesap konusu edileceğine işaret etmektedir.
  17. Bilindiği gibi ‘mele’ ifadesiyle, toplumun siyasi anlamda ileri gelenleri, ‘mütref’ kelimesiyle de şımarık zenginleri kastedilir.
  18. Bu yardımda kişinin küçük düşmesi demek; çoğunlukla kişinin muhatabına kendi hayatı üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi tanıması/vermesi anlamına gelir. Bilindiği gibi yaşamın merkezine oturtulan ve emreden bu güç telakkisi, kişiyi şirke ve dolayısıyla helake sürükleyecektir.
  19. Surenin 19. ayeti şu şekildedir: “İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler. İşte o inkâr edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.” (A. Bulaç Meali); Muhtemelen 3. ayetten itibaren tabi olan ve olunan şeklinde dile getirilen iki gruptan kasıt da bunlardır.
  20. Bu kelime ile ilgili M. Esed’in açıklaması şu şekildedir: “Li-yekta ifadesinin ‘yol katetsin’ şeklinde aktarılması kata’a (lafzen, ‘kesti’) fiilinin bilinen deyimsel anlamına dayanmaktadır (‘mesafe kat etmek’); Ebu Müslim’in yekta ibaresine ilişkin yorumu da bu yöndedir (Râzî). ‘[Başka] bir yolla’ (bi-sebebin) ifadesi ise yukarıda 12-13. ayetlerde dile getirilenlerle alakalıdır.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Hac suresi, 15. ayet, dipnot; 15.).
  21. Ayet, Allah doğru yola ulaşmayı isteyen kimseyi doğru yola yöneltecektir, şeklinde anlaşılmalıdır.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.