Yazarlar
Ahzab Suresi Bağlamında Salavât Getirmenin Anlamı
-ümmete rahmet-
Bağlamın sure bütünlüğü açısından oynadığı rolü göstermesi açısından en önemli örneklerden biri de Ahzab suresinin 56. ayetidir. Anlam verilirken siyak-sibak ilişkisinin dahi yetmediği ve mutlaka sure bütününde yer alan mananın da dikkate alınması gerektiği, bu ayetle ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifade ile bu ayet, sure bütünü dikkate alınmadan kastın tam anlamıyla ortaya çıkarılamadığını gösteren iyi bir örnektir. Ayet, salavât getirme diye isimlendirilen eyleme de kaynaklık etmektedir ki burada bütün mesele, salât kelimesi çevresinde ilerler.
Salât kelimesi, namaz, dua, istiğfar, rahmet, bağışlama, tebrik, senâ, hayırla anmak, yüceltmek, yanmak gibi manalara gelir.(1) Çoğulu salavâttır ve bu şekilde ifade edildiğinde genellikle Allah için senâ (övgü), Peygamber (sav) için de dua anlamını çağrıştırır.(2)
Salavât, kendisine namazda iki şekilde yer bulur.
Birincisi teşehhütte, yani son oturuşta okunan tahiyyat duasındadır. Bu dua da “…ve’s-salavâtu….” ifadesiyle bütün salavâtların Allah’a ait olduğu dile getirilir.(3) Bunun anlamı, genellikle “Bütün övgüler Allah’a aittir.” şeklinde verilir.(4)
İkincisi, yine namazda Peygamber (sav)’e ve müminlere dua etmektir ki bu dua;
“Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrahim ve alâ âli İbrahim, inneke hâmîdun mecîd.” veya “Allahumme bârik alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed kemâ bârekte alâ İbrahim ve alâ âli İbrahim, inneke hâmîdun mecîd.” şeklinde ifade edilir. Bu sözler, Allah’tan bütün peygamberlerin atası durumunda bulunan İbrahim (as)’e ne verdiyse Muhammed (sav)’e de de aynısını vermesini talep eder. Bununla da kalmayıp her iki elçinin âlini de içine alır.
Namaz dışında;
Salavât, Ahzab suresinin ilgili ayetinden hareketle müslümanların fiili anlamda hayatlarına yansıtmaları gereken bir emirdir ki muhtemelen ‘salât’ın namaza yansıması da söz konusu surenin nüzulünden sonradır. Salavât, sözlü olarak “Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed” şeklinde ifade edilir ve bunun yanı sıra isminin geçtiği her yerde kısaca “Sallallahu Aleyhi ve Sellem” demek, Muhammed (sav)’in manevi şahsını selamlamak anlamına gelir. Bu şekilde mukabelede bulunmak bir nevi ümmetinin kendisine şahadetidir ve onun rehberliğine duyulan saygıdan kaynaklanır. Peygamber (sav) hayattayken gerek namaz içinde gerekse namaz dışında onu sevmeyi, korumayı, yüceltmeyi ve rehberliğinden faydalanma kararlılığını ifade eden bu samimi yaklaşım, o öldükten sonra da devam ettirilmiştir. Fakat zamanla anlamı ve söylenme kastı unutulmuş sadece vird şeklinde tekrarlanan kuru bir söze dönüşmüştür. Nitekim bu dua, günde beş vakit Nebi (sav)’nin arkasında namaz kılanlar için anlamlıdır. Ama karşısında elçiyi bizzat göremeyenlerin bu sözle ne kastettiklerini anlamaları hususu zihinlerde yeterince açıklık kazanamamaktadır. Zira Peygamber (sav)’e bunca salavât getirmek sadece onun pak ruhuna yardım istemek veya Allah’tan onun için bir makam (makâm-ı mahmûd) talep etmekle sınırlandırılabilir mi?
Salavât getirmek diye tabir edilen cümlenin içinde geçen en önemli kavram salât kelimesidir. Bu kelimenin Kur’an’da pek çok yerde kullanıldığı bir vakıadır. Bilindiği gibi Kur’an’da bir kelimenin birden fazla anlama gelmesine vücuh denir. Farklı vecihleri bulunan eş sesli kelimelerden biri olan salât, diğer çok sesli kavramlar gibi kullanıldığı yere, yani siyak sibak ve içinde bulunduğu bağlama göre anlam kazanır.
Salât kelimesinin geçtiği ayet şudur:
“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”
Ayetin mealinde يُصَلُّونَ (yusallûne) fiilinin salavât getirirler şeklinde çevrilmesi hatadır. Zira Allah’ın ve melekelerin salavât getirmesi söz konusu olabilir mi? Elbette hayır. Allah’ın Resul’üne dua ettiği de düşünülemez. Allah’ın salât etmesi, Rasulullah (sav)’a rahmet etmesi, melekleri nezdinde onu tezkiye edip övmesi veya rızası; meleklerin salât etmesi, Nebi için dua edip ve af talep etmeleri; müminlerin salâtı ise Peygamber (sav)’in Allah katındaki makamının yüceltilmesi/yükseltilmesi için dua etmeleri şeklinde anlaşılmıştır.
Ancak surenin içeriği ve bağlamı bilinmeden bu kelimeye yüklenecek mana, akim kalır. Yani salât kelimesinin hangi bağlam içinde geçtiği ve bu kelimeyle özel ya da genel bir anlamın kastedilip kastedilmediği ancak bağlam yardımıyla ortaya çıkarılabilir. Bu nedenle önce surenin içeriğinden hareketle baştan aşağı bağlamını görmek bir zarurettir.
Ahzab suresi, şu ayetlerle başlar:
“Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.”
Kâfir ve münafıklara itaat edilmemesinin gereğini vurgulayarak başlayan bu sure Medenî bir suredir ve bu girişten sonra surenin içeriği özetle şu şekilde ilerler:
Kişinin eşi, annesi gibi (zıhar); evlatlıkları da gerçek çocukları gibi değildir (4).
Çocuklar, babalarına nispet edilerek isimlendirilmelidir (5).
Peygamber, müminlere canlarından ileridir. Eşleri de müminlerin anneleridir. Akrabalık bağları, miras açısından manevi kardeşlik bağından daha fazla hak doğurur. (6).
Allah, sadıklara sıdkından sorabilmek için Nuh, İbrahim, Musa, Meryem oğlu İsa ve son olarak Muhammed’den söz (misak) almıştır. Kâfirlere ise acı bir azap hazırlamıştır. (7, 8).
[Sekizinci ayette لِيَسْپَلَ الصَّادِقٖينَ عَنْ صِدْقِهِمْ “Sadıklara sıdkından sormak” tan bahsedilir. Yani insan, toplum içinde sosyal dokuyu ilgilendiren her konuda dürüst ve her hâlükârda doğru adımlar atmak zorundadır ve bundan sorumludur. Bu sözleşme (misak alma) bahsinden hemen sonra konu, daha önce yaşanmış savaş şartlarına getirilir ve az önce sözü edilen sosyal meselelerle bunlar arasında verilen mücadele ve zorluk açısından bir bağ kurulması istenir.]
Bir zaman üstlerinden ve altlarından üzerlerine ordular saldırınca gözleri kayıp yürekleri ağızlarına geldiğinde, hatta Allah hakkında zanlarda bulunmaya başladıklarında müminler, Allah’ın düşmanlarının üzerine bir rüzgâr ve görülmeyen ordular göndererek kendilerini nasıl kurtarıp nimetlendirdiğini hatırlamalıdırlar (9, 10).
O an orada müminler denenmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmış, münafıklar ve kalplerinde hastalık (maraz) bulunanlar, “Allah ve Resulü bize sadece boş vaatlerde bulundu.” demiş; bazıları da kaçmak için “Burada (düşmana) karşı konulmaz, evlerimiz (saldırılara) açık durumda!” diyerek Peygamber (sav)’den izin istemişti. (11-13).
Eğer şehirleri gerçekten saldırıya uğrasa ve düşman tarafından fitne çıkarmaları istenseydi, (o kalpleri hasta olanlar) tereddüt etmeden bunu hemen yaparlardı (14).
Oysa dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi ki Allah’a verilen söz sorumluluk gerektirir. (15).
Onlara “Ölmekten yahut (savaşta) öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size bir fayda vermez; bunu başarsanız bile hayatın zevkini ancak çok kısa bir süre tadarsınız!” denilmelidir. Çünkü Allah bir zarar vermek istese, kimse O’ndan kaçamaz. Yahut rahmetini bağışlamak istese buna kim mani olabilir? Onlar, Allah’tan başka bir yardımcı ve koruyucu bulamayacaklarını da bilmemektedirler. (16, 17).
Allah, savaştan kaçanları ve kardeşlerine “Bize gelin!” diyerek (savaştan) alıkoyanları bilir. Böyleleri müminlere yapılan yardımı kıskanır. Ama bir tehlike ile karşılaşınca ölecekmiş gibi korkuyla gözleri dönmüş bir şekilde müminlere bakarlar. Tehlike geçince de inananları sivri dilleri ile incitmeye devam ederler. Bu insanlar, iman etmiş değildir ve bu yüzden Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır (18, 19).
Bunlar, korkudan ordunun çekilmediğini zannetmektedirler. Ordu geri dönse çölde bedeviler arasında kalıp uzaktan haber almayı tercih ederler; aranızda bulunsalar bile savaşır görünmekten başka bir şey yapmazlar (20).
[Burada müminlerle münafıklar arasındaki psikolojik çatışma (harp) gündemdedir. Münafıklar savaş şartlarında korku ve vehim üreterek yaptıklarını şimdi toplumsal meselelerin hâllinde dedikodu ve iftira ile yapmaya çalışmaktadırlar.]
Oysa Allah’ın elçisi, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için çok iyi/güzel bir örnektir. Buna göre müminler düşman ordularını gördükleri zaman korkmaz, bu onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırır ve “Bu Allah ve Resul’ünün, bize vadettiği zaferdir. Allah ve Resulü doğru söylemiştir.” derler (21, 22).
Müminler, Allah’a verdikleri sözde dururlar. Onlardan kimi şehit düşmüş kimi de şehit olmayı beklemektedir (23).
Allah, sadakat gösterenleri sözlerini tutmalarından dolayı ödüllendirsin, ikiyüzlüleri de -dilerse- azaba çarptırsın yahut (pişmanlık duyarlarsa) tövbelerini kabul etsin diye insanları bu tür sınamalara tabi tutmaktadır (24).
Allah, savaşta müminlere yardım edip inkâr edenleri ise hiçbir hayra eremeyecekleri şekilde öfkeleriyle geri çevirmiştir. Kitap ehlinden onlara yardım edenleri de kalelerinden indirip kalplerine korku düşürmüştür. Onlardan bir kısmı ölmüş bazıları da esir alınmıştır. Böylece Allah, onların topraklarını, evlerini, mallarını ve henüz ayak basılmayan nice yerleri müminlere miras olarak vermiştir (25-27).
[Baştan itibaren buraya kadar bir özet yapmak gerekir. Çünkü savaştan bahseden ayetlerden hemen sonra buradan itibaren ayetler tekrar içe yönelir.
İlk altı ayette toplumsal (sosyal) meseleler sıralanır.
Zıhar,
Çocukların babalarına nispet dilmesi, yani evlatlık,
Peygamberin eşlerinin müminlerin annesi olması,
Akrabalık bağlarının mirasta manevi kardeşlik bağlarından daha öncelikli olması.
Sonra, ayetler Hendek ve hemen ardından Kureyzaoğullarıyla yapılan savaşa değinir ki bu savaşların en önemli özelliği, imtihan konusu edilen bütün güçlüklerine rağmen savaşılmamış olmasıdır. Daha doğrusu bu olaylar psikolojik bir harp şeklinde ilerlemiş ve sonuçlanmıştır. Ancak ayetler, savaşa hazır olmak, bunu göze almak ve şehit olmayı arzulamak üzerinde durur. Savaşılmamasına rağmen bu hengâmede korkmadan hazır beklemek ve bedel ödemeyi göze alabilmek savaşmak kadar önemli kabul edilmiştir. Hendek savaşında Kureyzaoğullarının arkadan şehri kuşattığına dair haberler tam anlamıyla bir imtihana dönüşmüştür. Ayrıca Haşr suresi bağlamında anlatıldığı gibi elde edilen ganimetlerin dağıtımı da yine bu imtihanın bir parçası durumundadır.
Hendek muhasarası ve devamında meydana gelen olaylar, kâfirlerin tuzak içeren bütün çetrefilli uğraşılarına ve özellikle münafıkların birliği bozmaya çalışan gayretlerine rağmen müminlerin birleşmiş ordular karşısında nasıl cesaretle durduklarını gösterir. İşte müminlerin yapılan kötü propagandalara kanmayıp sağlam durarak kazandığı asıl savaş budur. Bu özellikle münafıklara karşı kazanılmış bir zaferdir. Dolayısıyla birlik ve beraberliğin ne kadar önemli olduğunu kanıtlamıştır. Toplumsal olaylar ele alınırken araya bu savaşlarda gösterilen başarının girmesinin sebebi budur. Başka bir ifade ile Hendek savaşı ve sonrasında gelişen olaylar, münafıklara karşı imanın bir zaferidir ve bu başarı bütün sosyal olaylarda hatırlanmalıdır. Zira toplumu ilgilendiren sosyal olayların pek çok zaman savaşta gösterilen cesaret ve sabrı gerektirecek kadar ciddi sorunları ve sonuçları olur. Nihayet toplumun birliğini, yani barışını ve huzurunu koruyamayan milletlerin savaşta da bir esamesi okunmaz.
Hendek savaşı sırasındaki o uzun bekleyiş ve yine bu sırada şehrin arkadan Yahudiler tarafından sarıldığı ve evlere saldıracakları bilgisi, çoluk çocuğun helak olduğu veya olacağı yönünde gelen haberler ve çaresizlik içinde ne yapacağını bilemezken tam bu aşamada münafıklardan şöyle bir ses duyulmuştur:
“Allah ve Resulü bize sadece boş vaatlerde bulundu.” ve “Burada düşmana karşı konulmaz, evlerimiz saldırılara açık durumda!”
Münafıklar savaştan kaçmak ve kardeşlerine de “Bize gelin!” diyerek savaştan alıkoymak yoluyla müminlerin gücünü kırmaya çalışmışlardır. Fitne çıkarmaya yarayan bu yaklaşımların savaşın sonuçlarından daha fazla zarar vereceği açıktır. Ancak müminlerin sabır ve sebat göstermesi sayesinde bu gerçekleşmemiştir.
Aynı şekilde müslümanlar arasında fitne çıkarmaya ve onların birliğini bozmaya çalışanlar, toplumu ilgilendiren önemli konularda da zihinlerde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. Savaş şartları ile toplumu ilgilendiren ağır konuların bir arada verilmesinin sebebi, muhtemelen her iki durum arasındaki benzerlik ve sonuçları itibariyle yol açabilecekleri büyük sorunlar dolayısıyladır. Buna göre münafıkların Peygamber (sav)’in evlilikleri, zıhar gibi çok uzun süre toplumda yer etmiş ama zulme yol açan geleneksel uygulamaları kaldırması vb gibi meseleleri tartışma/eleştiri konusu yaptıkları bellidir. Onlar, bu şekilde muhalefet oluşturmaya yeltenmektedirler. Bu durumun Hendek’te yaşananlardan farkı yoktur. Nitekim savaşlar bir milletin birleşmesine yol açarken bu tür fitneler toplumu parçalamaya sebep olabilmekte, yani çok fazla zarar verebilmektedir.
Hendek muhasarasında savaşılmadığı hâlde münafıklar marifetiyle doğan sıkıntılı hâl, toplumu ilgilendiren konularda da yine bu hasta tipler elinde benzer zorluklara yol açmaktadır. Bu nedenle her iki durum peş peşe anlatılarak aralarındaki benzerliklerden ders çıkarılması ve ibret alınması istenir. Bu şekilde bir mukayese müminlere içinde bulundukları toplumsal paydayı ciddiye almayı öğretir. Eğer elçiye gerekli destek verilmezse toplumda kötü haberleri yayanların yol açacağı tahribat, savaşta yaşananlardan az olmayacaktır. Bu sebeple toplumumun barış ve huzuruna gerekli itinayı göstermek bir zarurettir.
Buradan itibaren ayetler, başta olduğu gibi tekrar içe yönelir.]
Peygamber eşleri dünya hayatını ve süsünü istememelidir. Yoksa elçinin bu isteklerini karşılayıp onları boşaması gerekecektir (28).
Onlardan Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu isteyip güzel davrananlara Allah, büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Zira onlardan kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azap iki kat, içlerinden Allah’a ve elçisine itaat eden için de iki kat mükâfat ve bol rızık vardır ki bu Allah’a göre kolaydır. Peygamber eşleri, kadınlardan herhangi biri gibi değildir. Onların sakınması, kalbinde hastalık bulunanlar yanlış anlamasın diye sözü edalı bir şekilde değil, yerinde ve uygun şekilde söylemesi, evlerinde oturması, cahiliye kadınları gibi cazibelerini sergilememesi, namazı kılıp zekâtı vermesi, yani Allah’a ve elçisine itaat etmesi gerekir. Zira Allah onlardan kiri gidermek ve onları tertemiz yapmak istemektedir. (29-33).
Peygamber hanımları evlerinde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlamalıdırlar (34).
Allah’a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, inanan bütün erkek ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkek ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkek ve kadınlar, sıkıntılara göğüs geren bütün erkek ve kadınlar, Allah’a saygı duyan mütevazı bütün erkek ve kadınlar, karşılıksız yardımda bulunan bütün erkek ve kadınlar, nefislerini kontrol eden bütün erkek ve kadınlar, iffetlerini koruyan bütün erkek ve kadınlar ve Allah’ı anan bütün erkek ve kadınlar için Allah, mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlanmıştır (35).
Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işte bu hükme uymaları gerekir. Bu durumda artık kendi isteklerine göre başka bir hükmü tercih etme hakları yoktur. Zira kim Allah’a ve Resul’üne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur (36).
Allah’ın nimet verip lütufta bulunduğu ve kendisinin de iyilik ettiği kişiye peygamber, “Eşini terk etme ve Allah’tan kork.” diyerek Allah’ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi gizlemeye çalışmaktadır. Zira insanların ne düşüneceklerinden çekinmektedir. Oysa çekinilmesi gereken sadece Allah’tır. İşte bu şekilde Zeyd’in o hanımla beraberliğini sona erdirdiğinde, yani evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlendikleri için müminler suçlanmasın diye Allah onu elçisiyle evlendirir. Ve böylece Allah’ın buyruğu yerine getirilmiş olur (37).
[Bu ayet, yukarıdan itibaren konunun neden savaş ortamı içinde ele alındığını anlamamıza yardım eder. Zira bu durum, savaş şartlarında olduğu gibi gerçekten cesaret ve sabır gerektiren bir iştir. Çünkü bu mesele her planda müminlerin bir açığını yakalamaya, toplumda fitne ve huzursuzluk çıkarmaya çalışan münafıklar açısından bulunmaz Hint kumaşıdır. Tam bu esnada Peygamber (sav)’in eşlerinin de çok sıkı durması ve muhtemel bir fitneye kapı aralayabilecek söz ve tutumlardan uzak kalması gerekir. Bu nedenle surede Nebi (sav)’nin eşlerine nasihatte bulunmak da özellikle ihmal edilmemiştir.
Evlatlık konusu, meselenin can acıtıcı bir şekilde Peygamber (sav) üzerinden çözümlenmesini gerektirecek kadar önemlidir. Anlaşılan odur ki bu olayın başka biri üzerinden halledilmesi samimiyete, başka bir konu üzerinden çözümlenmesi de hakikate ters düşmektedir. Eğer zıhar olayı tam bir zulüm örneği olmasaydı o meselenin de elçi üzerinden halledilmesi uygun görülürdü. Bunun gibi evlatlık konusunda iyi niyet ve halis bir tavırla “Artık evlatlıklarınızı üzerinize geçirip onları öz çocuklarınızla bir tutmayacaksınız.” denilmesi de yetmeyecekti. Altıncı ayet akrabaları Allah’ın kitabında göre birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakında tutar. Bu şekilde akrabalığı ve aileyi koruma altına alır. Bir yandan imana dayalı kardeşliğin bir adım ötede akrabalığı ve aileyi dağıtacak şekilde abartılmasına müsaade etmez, diğer yandan evlatlık edinme yoluyla yetim ve yoksulluğun gözden kaçırılmasına da imkân vermez. Çocukların babası olmasa bile onlara nispet edilmesi, sorunu tespit etmeye yarar ve aileyi korur. Asıl olan yetim ve yoksul doğuran sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Bunun yanı sıra aile ve akrabalık bağları toplumun bel kemiğidir. Bu yok olursa toplumsal dayanışmanın temelleri çöker.]
Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi yapmasından dolayı Peygamber suçlanamaz. Sizden önce gelip geçenler için de Allah’ın bir uygulamasıdır bu. Zira Allah’ın iradesi mutlaka tecelli eder (38).
Peygamberler Allah’ın mesajlarını duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Çünkü hesap görücü olarak Allah yeter (39).
Herkesin Muhammed’in kimsenin babası olmadığını bilmesi gerekir. O, Allah’ın Elçisi ve bütün peygamberlerin sonuncusudur. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir (40).
[Bu ayet konuya biraz daha açıklık getirir. Mesele Rasulullah (sav)’dan sonra kimsenin evladı iddiasıyla onun makamına talip olamamasıdır. O, ne evlatlık ne de başka manevi bir yolla kimsenin babası veya yakını değildir. Bu şekilde hiç kimse hak iddia edip ayrıcalık ve imtiyaz talep edemez. Buna göre değil maddi bir gerekçeyle, manevi yolla dahi bu bağın kurulmasına müsaade edilmemektedir. Bu şeklide ayet, Peygamber (sav) sonrası toplumsal hayat açısından önemli bir ölçü vazetmektedir.]
Müminler, Allah’ı çokça anmalı, sabah akşam onu tesbih etmelidir. Zira karanlıklardan aydınlığa çıkaran, melekleri vasıtasıyla nimet verip rahmet eden odur. Müminler ona kavuşacakları gün selamla karşılanırlar ve onlar için mükâfat hazırlanmıştır (41-44).
Peygamber, bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı ve Allah’ın izniyle herkesi davet edip ışık saçan biri olarak gönderilmiştir ki bu şekilde müminlere Allah’ın büyük bir lütufta bulunduğu müjdelenmektedir (45-47).
Kâfirlere ve münafıklara itaat edilmemeli, onların eziyetlerine aldırmamalı ve Allah’a tevekkül edilmelidir. Hiç kimse Allah kadar güvene layık olamaz (48).
[Surenin başında olduğu gibi kâfirlere ve münafıklara itaati reddeden bu ayetlerden hemen sonra yine sosyal olaylara değinilir. Fakat yukarıda örnekleri verilen bu olayların hemen hepsi çetrefilli durumlar içerir. Mesela bir sonraki ayet kocanın kendisine dokunmadan boşandığı eşini –ki bu gibi durumlar çoğu kez sorunludur- ihtiyaçlarını karşılayarak serbest bırakmasını salık verir. Hediyeler ve geçimlik bağışlayarak boşadığı eşini serbest, özgür bırakmak kolay bir durum değildir. Fakat ayetin istediği bu normal durumun gerçekleşmesidir.]
Mümin kadınlarla evlenip onlara dokunmadan boşayanlar onlardan bir iddet dönemi beklemelerini isteyemezler. Bu durumda onların ihtiyaçları karşılanıp en güzel şekilde serbest bırakılmaları gerekir (49).
(Şimdiye kadar) Peygambere mehirlerini verdiği eşler, Allah’ın ona ganimet olarak verdiği savaş esirlerinden elinin altında bulunan cariyeler, amcalarının, halalarının, dayılarının ve teyzelerinin onunla beraber göç eden kızları helâl kılınmıştır. Bir de kendisini Peygambere hibe eden ve Peygamberin de kendisini almak istediği inanmış kadınlar, diğer müminlere değil, sırf ona mahsus olmak üzere helâl kılınmıştır. Eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere yapmaları gereken şeyler bildirilmiştir. Artık Peygamberin gereksiz yere endişeye kapılmasına lüzum yoktur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Elçi eşleriyle ilişkisini dilediğini gibi tanzim edebilir. Azleylediğinde de arzu ettiğinde ona bir günah yoktur, Bu hâl onların sevinmeleri, mahzun olmamaları, yaptığı muameleden hepsinin hoşnut olması açısından daha münasiptir. Allah kalplerde olan her şeyi bilir ve halimdir. Bundan sonra hâlen sahip oldukları dışında hiçbirini başka kadınlarla, güzellikleri onu cezbetse de değiştirmesine izin verilmemiştir. Allah her şeyi görüp gözetendir. (50-52).
[Bundan sonra yine Peygamber (sav)’in söyleyemediği konular gündeme taşınır.]
Müminler, izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine girmemeli ve yemek için davet edildiklerinde erkenden gidip hazırlanmasını beklememeli ve çağrıldıklarında da yemeği yiyince evden hemen ayrılmalı, lafa dalmamalıdır. Aksi hâlde Rasulullah üzüldüğü hâlde onlardan gitmelerini istemeye çekinebilir. Fakat Allah doğruyu öğretmekten çekinmez. Nebi’in eşlerinden bir şey isteneceği zaman perde arkasından istenmelidir. Bu hem müminlerin kalplerinin hem de onlarınkinin temizliğini pekiştirir. Ayrıca Allah’ın Elçisi’nin vefatından sonra eşlerini nikâhlamak caiz değildir. Doğrusu bu, Allah nazarında büyük bir günah olur. Bir şey açığa vurulsa da gizlense de fark etmez. Zira Allah her şeyi gayet iyi bilir (53, 54).
[Bilindiği gibi Peygamber (sav)’in mescidi aynı zamanda evleriyle iç içedir. O’nun bütün görüşmelerini burada yaptığı ve ne kadar yoğun bir trafik içinde bulunduğu düşünülürse bu uyarıların önemi daha iyi anlaşılabilir.]
Peygamberin hanımlarının; babalarına, oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin veya kız kardeşlerinin oğullarına, kadın hizmetçilerine yahut sahip olduğu kadın kölelerine görünmelerinde bir mahzur yoktur. Onlar, Allah’tan sakınmalı, yani ona karşı sorumluluk duymalıdırlar. Çünkü Allah, her şeye şahittir (55).
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلٖيمًا (56)
[Aslen ayet, şu şekildedir:
Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyet gösterin (56).
Salât kelimesinin (alâ harfi cerri ile birlikte) صَلُّوا عَلَيْهِ (sallû aleyhi) şeklinde birini sevmeyi, yüceltmeyi ve ona dua etmeyi ifade ettiği üzerinde durulur. O hâlde kelime Peygamber (sav)’in şan ve şerefini yüceltmeyi/yükseltmeyi dile getirmektedir.
Buna göre mana şu şekilde olur:
“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamberin şan ve şerefini yüceltmektedir. Ey iman edenler! Siz de onun şan ve şerefini yüceltin ve onun rehberliğine tam bir samimiyetle teslim olun.”
Allah indirdiği ayetlerle elçisini şan ve şerefini yüceltmekte ve ona fazlasıyla rahmet etmektedir. Elçisini bu şekilde temize çıkaran, kalplerinde hastalık olanların iftira, itham ve tuzaklarına karşı koruyan bizzat odur. Melekler de dua ederek Allah’ın ona olan rahmetini sürekli hâle getirmeye çalışırlar. Sahabeler ise çok sevdikleri liderlerinin şan ve şerefini yüceltmek adına ayetlerin gösterdiği yolda çaba sarf etmeli ve kötü düşüncelere pay vermemeli tam bir teslimiyetle ona destek olmalıdırlar.
İlk bakışta hemen önüne ve arkasına (siyak-sibak) bakıldığında ayetin anlamı;
“Ey peygamber eşleri! Sade yaşamayı ve tevazuu terk etmeyin. Herkes sizi örnek alıp eşleriyle bunu konuşuyor. O hâlde elçinin yapmaya kalkıştığı her işte yanında olup yardım edin ve ona muhalefet etmeyin.” şeklindedir. Nitekim bu ayetle Allah’ın, Resul’ünü şereflendirdiği ve onun hakkında yahut da hanımları ile ilgili olarak kötü düşüncelere sahip kimselerin muhtemel sözlerinden bu şekilde onları temizlediği üzerinde durulmuştur.
Siyak-sibak ilgisini biraz daha genişletirsek bu sefer ayet;
“Ey müminler! Adını her duyduğunuzda, evine her girip çıktığınızda, eşlerinden bir şey istediğinizde veya toplumu ilgilendiren ve onun çözmeye çalıştığı her meselede Nebi’ye yardımcı olun. Adını iyilik ve doğrulukla anın. O’nun Allah’ın elçisi olduğunu unutmayın, şerefinin yıpratılmasına müsaade etmeyin ve muhalefet ederek işlerini zorlaştırmayın.” şeklinde anlaşılır.
Fakat en doğrusu, meseleyi surenin en başından itibaren ele almaktır. Bu durumda içerik olarak surede en zor sosyal konuların seçildiğini hatırlamak gerekir. Buna göre aile ve toplumu ilgilendiren ve münafıklara fitne çıkarma fırsatı veren konulara dikkat edilmelidir. Müminler elçinin rehberliğinden asla ayrılmamalıdırlar. Sure bütünlüğü dikkate alındığında ayette verilen emrin tam karşılığı, Peygamber (sav)’in dedikodusunun yapılmasına müsaade etmemek, şerefini korumak, adını hayırla anmak dışında hakkında şüphe uyandıracak bir yola sapmamak, eşleriyle ilişkileri hususunda onu töhmet altında bırakacak söz ve davranışlardan uzak durmak, toplumsal meselelerin çözümünde yanında bulunmak, yani kısaca Rasulullah (sav.)’a örnek olduğu veya önderlik ettiği her işinde destek olmaktır.
Bu durumda ayetin sure bağlamı çerçevesinde en geniş anlamı mealen şu şekilde verilmelidir:
“Muhakkak ki Allah ve melekleri karşılaştığı her sorunda Peygambere rahmet (yardım) etmektedir. Müminler de zor ve aşılamaz gibi görünen her konuda onu hayırla anıp (takip etmeli), sosyal dokuyu ilgilendiren her durumda onun rehberliğine içtenlikle teslim olmalıdırlar.”
Normal şartlarda salât kelimesinin sözlük anlamları içinde yardım ve destek manası yoktur. Fakat şan ve şerefin yüceltilmesinden hayırla anmaya, merhametle yaklaşmaktan tebrik etmeye varıncaya kadar kelimenin bütün uzanımları, dolaylı olarak Peygamber (sav)’e destek olup yardım etmeyi, yani kayıtsız şartsız onun rehberliğine teslim olmayı çağrıştırır. Nihayet rahmet, dua ve senâ anlamlarının hepsi bir adım sonra onu desteklemeyi gerektirir.
Bundan sonra yine elçinin incitilmemesi dile getirilir.]
Kim olursa olsun Allah’ı ve Resul’ünü incitenleri Allah, bu dünyada ve ahirette rahmetinden yoksun bırakacak ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlayacaktır (57).
Aynı şekilde mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir şeyle suçlayıp incitenler de bir iftira ve günah yüklenmişlerdir (58).
Peygamberin eşleri, kızları ve inananların kadınları bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman örtülerini üstlerine salmalıdırlar. Onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir (59).
Eğer ikiyüzlüler, kalplerinde hastalık olanlar ve yalan haberler yayarak şehirde huzursuzluk çıkaranlar bu düşmanca hareketlerinden vazgeçmezlerse elçinin onlar üzerinde üstünlük kurması sağlanacaktır. O zaman bu belde de çok az bir süre kalabileceklerdir. Bu tipler lanetlenirler ve nerede rastlansalar yakalanıp öldürülürler. Allah’ın önceki milletler arasında uygulanan yasası budur ve asla değişmez (60-62).
[Burada netameli sosyal olaylar hususunda kalplerinde maraz bulunanların ileri geri konuşarak elçiyi ve müminleri zor durumda bırakmak istemeleri gündeme gelir. Zaten surenin başından beri münafıkların yapmak istediklerine dikkat çekilmesinin ve buna müsaade edilmemesi gerektiği üzerinde durulmasının sebebi budur. Onlara bu tutumlarından vazgeçmeleri, aksi hâlde üzerlerine gidileceği söylenir. Bundan sonra hesap gününden bahsedilir. Çünkü yerine getirilmesi istenen sorumluluklar bunu gerektirmektedir.]
İnsanlar Son Saat hakkında sorarlar. Onlara, “Onun bilgisi Allah katındadır, elçinin bütün bildiği ise, Son Saat’in yakın olduğudur!” denilmelidir. Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar, onun içinde devamlı kalacak ve kendilerini koruyacak veya yardım edecek kimse bulamayacaklardır. Yüzleri ateşin içinde çevrildiği gün, “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, elçiye itaat etseydik; Ey Rabbimiz! Biz liderlerimize ve ileri gelenlere uyduk, bizi doğru yoldan uzaklaştırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki misli azap çektir ve rahmetinden tamamen mahrum bırak!” diyeceklerdir (63-68).
[Ayetlerin bu bölümde körü körüne tabi olup taklit etme konusunda insanları uyardığına dikkat edilmelidir. Zira şehirde kötü haber yayanların en büyük kozu etkilemeye çalıştıkları geniş kitle/kamuoyu, yani bu tabiiyettir. Bundan sonra müminlere son öğütler verilmeye başlanır.]
İman edenler, Muhammed’e karşı Musa’ya eziyet eden İsrailoğulları gibi olmamalıdır. Nitekim Musa da Allah katında büyük şeref ve itibar sahibidir ve bir süre sonra Allah’ın elçisini her türlü iftiradan temize çıkardığını unutmamalıdırlar. İman edenler, Allah’tan korkmalı ve her zaman hakkı ve doğruyu konuşmalıdır. İşte o zaman Allah onların işlerini değerli kılar ve günahlarını affeder. Kim Allah’a ve Resul’üne itaat ederse büyük bir zafere ereceğini bilmelidir (69-71).
Allah emaneti göklere, yere ve dağlara sunmuş ama onlar bunun sorumluluğundan korktukları için onu yüklenmeyi reddetmişlerdir. Haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyal olduğu için bu emaneti insan üstlenmiştir. Ama Allah, ikiyüzlü davranan (bu) erkek ve kadınlarla ve kendisine eş koşan erkek ve kadınlara azap edecektir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara rahmetiyle yönelecek olan da yine odur. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir (72, 73).
[Sure, emaneti yüklenen insanı doğrudan yana tavır almaya, sorumluluğunu adamakıllı yerine getirmeye çağırır. Burada insanın emaneti yüklenmesine rağmen اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “Şüphesiz o çok zalim ve çok cahildir.” şeklinde nitelenmesinin sebebi, surenin bağlamından anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi Medine’de sorun çıkaran kişiler -ki bunlar münafık, yani kalpleri hasta olanlardır- güya toplumsal sorunlara duyarlı gözükmektedirler. Oysa amaçları üzüm yemek değildir. Bu nedenle ayet, sorumluluğu üstlenmiş gözüken bu insanların zalim ve cahil tarafına değinir. Zira sorumluluk, toplumu sarsacak, parçalayacak konulardan uzak durmayı, yani korkmayı gerektirir. Oysa kalplerinde maraz bulunan bu kişilerin haksızlığa meyyal ve sadece çıkarlarını gözeten yapıları, onları toplumu derinden sarsacak yaklaşımlarda bulunmaktan alıkoymamaktadır. Onlar bir takım sorunları ortaya atarak güya emaneti yüklenmiş gibi gözükmekte ama aslında başka amaçların peşinde koşmaktadırlar. Bunların bir kısmı cahildir. Çünkü bilip bilmeden sadece tabi olup taklit ederler. Diğerleri zalimdir. Zira pek çok şeyin bilincindedir ama yine de geri durmazlar. Sorumlulukları, cahil ve zalimce üstlenmekten kasıt budur ve ayetin muhatabı yukarıda sözü edilen bu hasta kalplilerdir. Nitekim emaneti yüklenmeden bahseden ayetin hemen devamında da yine bu ikiyüzlü ve müşrik kimselere azap edileceği dile getirilir.
Surenin sondan bir önceki ayeti, başından itibaren anlatılanları dikkate alarak bir nasihatte bulunur. Ve “Siz ey imana ermiş olanlar! Musa’ya eziyet eden İsrailoğulları gibi olmayın Allah, hakkında ileri sürdükleri iddialardan onu temize çıkardı/akladı beraat ettirdi. Çünkü o, Allah katında büyük şeref ve itibar sahibiydi.” der. Ayette Musa (as)’nın beraat etmesi فَبَرَّاَهُ (feberraehu) fiiliyle ifade edilir. Temize çıkmak anlamına gelen bu fiil, sure içinde âdeta salât etmenin tefsiri, yani açılımı/açıklanmasıdır. Ardından ( وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَجٖيهًا ) O’nun Allah katında büyük şeref ve itibar sahibi olduğu belirtilir. Bu da yine O’nun teberri ile yani temize çıkarak elde ettiği sonuçtur. Nihayet Rasulullah (sav)’a salât edildiğinde de onun önce dünyada şerefiyle temize çıkması, ardından ahirette de Allah’ın rızasını kazanması istenmektedir.]
Görüldüğü gibi Ahzab suresinin konusu, toplumda tartışma konusu olan ve özellikle Medine’de münafıkların fitne çıkarmak için kullandıkları sosyal olaylar hakkındadır.
Özetlemek gerekirse surenin konuları şu şekildedir:
Zıhar, çocukların babalarına nispet edilmesi ve evlatlık meselesi, Peygamberin eşlerinin müminlerin annesi olması, akrabalık bağlarının manevi kardeşlik bağlarından daha öncelikli olması, Peygamber (sav)’in eşlerinin dünya hayatının süsünü istemesi karşısında elçinin bu isteklerini karşılayıp onları boşaması ihtimali, Rasullulah (sav)’ın eşlerinin kadınlardan herhangi biri gibi olmadığı için bir takım yükümlülükleri yerine getirme zorunluluğu, Zeyd’in boşandığı hanımla Peygamber (sav)’in evlenmesi, Muhammed (sav)’in kimsenin babası olmaması, boşanan kadınların tamamen serbest bırakılması, Peygamber (sav)’in evlilikleri, Nebi (sav)’nin evine girmek, çıkmak, yemek yemek ve oturmak ve eşlerinden bir şey istemek bahisleri…
Toplumu işgilendiren bu ağır sosyal konuların bir kısmı başka surelerde de işlenmiş ama burada Peygamber (sav)’e destek verilmesi gereken önemli meseleler bağlamında özellikle ayrıntısına girilmeden âdeta başlık olarak bir araya getirilmiştir. Zira bunlar doğru anlaşılmadığı takdirde toplumda ağır sonuçlar doğurabilecek netameli/zor konulardır. Dolayısıyla yukarıda görüldüğü gibi siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda Peygamber (sav)’in vahyin rehberliğinde çözmeye çalıştığı meselelerde ona yardım etmek, destek vermek, merhametle yaklaşmak ve onun adını hayırla anmak, ona salât etmek anlamına gelmektedir.
Salât kelimesinin geçtiği 56. ayet dikkate alındığında Allah, melekler ve müminler şeklinde üç ayrı fâil için aynı fiilin kullanılması, her üçünü de kapsayan ortak bir anlam tercihinde bulunmanın gerekli olduğunu gösterir. Nitekim dikkat edilirse ayette asıl olan Allah’ın ve meleklerin yaptığı şeyin aynısını müminlere de önermek ve bu şekilde inananları tahrik ve teşvik etmektir. Salât fiilinin her üç faile de nispet edilebilecek bu ortak yönü elçinin şan ve şerefini yüceltmek, onu hayırla anmaktır. Bu yaklaşım, Peygamber (sav) hakkında çıkarılmak istenen dedikodulara aldırmamak ve vahiyle bildirilen doğru bilgiden ayrılmamaktır. Dolaysıyla müminlerden istenen şey bu sosyal sorunların hâllinde ona yardım etmeleri ve destek olmalarıdır. Onlar adına ciddi bir sorumluluktur bu. Nitekim ayetin sonunda yer verilen وَسَلِّمُوا تَسْلٖيمًا (ve sellimu teslimâ) ifadesi de inandığını iddia eden kişinin kendisini onun rehberliğine gönülden teslim etmesinin önemini dile getirir.
Salavât getirmek, Peygamber (sav) hayattayken toplumu ıslah için giriştiği her işte ona yardım etmek, çıkabilecek her türlü şayia karşısında adını temize çıkarmak, iftira, itham ve dedikodularla mücadele ederek onu savunmaktır. Peygamber (sav), bir gün öleceğini bildiği için olsa gerek kendisine “Ey Allah’ın Resulü! Sana selâmı nasıl getireceğimizi biliyoruz. Peki, sana salât nasıl olacak?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Allah’ım, İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed’in âline de salât et…”
Dikkat edilirse bu defa salât edilen kişi sadece Peygamber (sav) olmaktan çıkar ve işin içine âli diye bilinen kişiler de girer. Rasulullah’ın âli; ehl-i beyti (ev halkı), sahabesi (arkadaşları) ve ümmeti (kendisine tabi olanlar)dir. Başka bir ifade ile onun âli getirdiği hakikate gönülden inanan bütün müminlerdir. Buna göre adını hayırla anmak hususunda Rasulullah için yapılan savunmanın aynısını müminler, birbirleri için de yapmalıdırlar.
Nebi (sav)’nin ev halkı ve arkadaşları vefat etmiştir. Buna göre onlara yardımda bulunmak ancak dua etmekten ibaret kalır. Yani ayette Peygamber (sav)’e verilen fiili destek onlar için söz konusu olamaz. Ancak onun davası, yolu, tebliği devam etmektedir. Dolayısıyla ona dua etmek onun şahsında bu davanın, mücadelenin başarıyla sürdürülmesini istemektir. Nihayet bu talebin gerçekleşmesi de dâhil olmak üzere fiili olarak Peygamber (sav)’den geriye onun davasını üstlenen ve hâlâ yaşayan tek bir muhatap kalmıştır; ümmeti. Nitekim dün olduğu gibi bugün de Allah’a ve elçisine itaat adına toplumda girişilebilecek her faaliyet fiilen bu ümmet tarafından yapılmaktadır.
Ayetten çıkarılan anlam çerçevesinde yaşadığı dönemde sosyal sorunlara çözüm arayışı içinde nasıl Peygamber (sav)’e destek verilmesi gerekiyorsa bugün de aynı şekilde toplumsal barış ve huzur adına bu sorunlarla boğuşan müminlere yardım edilmelidir. Buna göre “Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed…” demek, kısaca “Ey Allahım! Sen Muhammed’in ve onun âlinin şan ve şerefini yükselt…” anlamında “Ey Allahım! İhtiyaç içinde dertli, sıkıntılı veya mücadele içinde nerede bir mümin varsa, sen onlara yardım et, onların senin dinini yaşama ve yaşatma hususunda başarılı olmasını sağla, toplumda inşa etmeye çalıştıkları her konuda onlara destek ver, rahmet et…” şeklinde bütünüyle ümmete maddi-manevi destek talep etmektir. Burada konu, elçinin şan ve şerefiyle, ümmetinin şan ve şerefinin benzerliği üzerinde ilerler.
Salavât, müminlerde ümmet şuurunu inşa edip ayağa kaldırır. Müslümanlara birbirlerine dua etmelerinin önemini hatırlatır ve kardeş olduklarını unutmamalarını sağlar. Ve en önemlisi ümmet şuuru içerisinde müslümanların birbirlerinin şan ve şerefini koruma ve yükseltmeyi kendilerine dert edinmelerini gerekli kılar. Salavât, başta Rasulullah olmak üzere onun yolundan giden ümmetin birbirine dua etmesi ve rahmet okumasıdır.
Ahzab suresi, salât etmeyi merkezine alarak toplumsal meselelerin çözümünde müslümanlara tam bir teslimiyetle Peygamber (sav)’e destek olmayı emreder. O’nu aldığı kararlarda yalnız bırakmamaları gerektiğini söyler. Bugün bu destek, O’nun izinden giden ümmetinin hakkıdır. Yani adaletin gereği olarak yapılması gereken her işte toplumu ilgilendiren ama değişmesi veya çözülmesi zor olan meselelerde müminlerin birbirine yardım etmesi bir sorumluluk ve zorunluluktur. Bu meselelerin çözümünde kalplerinde hastalık olan kişilerin toplumun huzurunu bozmasına, fitne çıkarmasına ve İslam toplumunun birliğini parçalamalarına müsaade edilmemelidir. Allah ve melekleri her zaman müminlerden yanadır. Müminlerin de birbirlerine sahip çıkması, Kur’an’a ve Rasulullah’ın sünnetine teslim olması, toplumsal/sosyal her türlü sorunun çözümünde birbirlerini desteklemeleri gerekir. Sure bağlamında salavât getirmek bu sorunları çözerken müminlerin birlik olmasını istemek anlamına gelir. Sureden çıkan ölçü budur.
Henüz İslam kültürünün bütünüyle kaybolmadığı yerlerde hayatın içinde salavât getirmek hâlâ önemini korumaktadır. Bu coğrafyalarda bir kavga sırasında salavât getirildiğinde herkes susar ve durur. Bir kaza anında veya bir panik hâlinde salavât getirmek, sakinleşmeyi ve ardından yardım etmeyi akla getirir. Salât etmek, bu anlamda herkese iyi gelir.
Ahzab suresi bağlamında salavât getirmenin anlamı, İslam’ın yükselmesini ve bütün müslümanların iyiliğini istemek, yani ümmete rahmet okumaktır. Bu söz sahibine müslümanlara yardım etmesinin gereğini hatırlatan fiili bir uyarıdır ve bilinçle söylendiğinde ümmete rahmet getirecektir.
Sonuç olarak;
Bir mümin, ayette emredilen şekilde fiili olarak Rasulullah (sav)’ın tebliğ ettiği bu dinin emirlerinin hayata hâkim olması, toplumda yaşanması için elinden geleni esirgememelidir. Hayattayken kendisine verilen destek şimdi onun yolunda ilerleyen ümmete verilmelidir. Bu anlamda Peygamber (sav)’in öğrettiği ve namazda da ifade edildiği gibi, “Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed…” şeklinde salavât getirildiğinde;
“Ey Allah’ım! İbrahim’e ve onun âline yaptığın gibi Muhammed’in ve âlinin de şanını yücelt, şerefini koru, onlara merhamet et.”,
Yani,
“Ey Allah’ım! İbrahim’e ve onun âline yaptığın gibi Muhammed’in, yani onun şahsında bu dinin ve âlinin, yani ona tabi olan bu ümmetin de şanını yücelt, şerefini koru, onlara merhamet et.” denilmiş olmaktadır.
Salât, kelimesine verilen anlam, görüldüğü gibi siyak-sibak ilgisini de aşacak şekilde sure bütününde yer verilen konulardan ilham alır. Sure içerisinde bu mana, Ehl-i Beyt’ten sahabelere oradan da ümmete şamil olacak şekilde bir genişleme gösterir. Yani önce Peygamber (sav)’in hanımlarına sonra arkadaşlarına en sonunda da hepsini kuşatacak şekilde bütün inananlara salât etmeyi emreder. Bunun yanı sıra surede geçen pek çok ayet de bağlamdan nasiplenir. Mesela emaneti göklere, yere ve dağlara yüklendiğini ama onların bundan imtina ettiğini dile getiren ayet bunu insanın zalim ve cahil tarafıyla yüklendiğini ifade eder. Bağlam olmasa emaneti yüklendiği hâlde kişinin neden zalim ve cahil şeklinde nitelendiği anlaşılamaz. Oysa sure bütününde toplumda fitne çıkarmaya çalışan ve sırf bu nedenle pek çok tartışma konusu ortaya atan kişilerden bahsedilir. Bunlar, kendilerini olup biten olaylar karşısında sorumlu, ilgili ve dertli gibi göstererek ileri geri konuşan ve bu şekilde Peygamber (sav) aleyhine bir muhalefet oluşturmayı amaçlayan kalbi hasta olarak nitelendirilen insanlardır. Dolayısıyla ayetin muhatabı onlardır. Normal insanlar, yani müslümanlar değil. Neticede Ahzab suresi bağlamında salavât getirmenin anlamı, Rasulullah (sav)’ın şahsında onun rehberliğine duyulan saygıyı dile getirerek hâlâ onun yolundan giden ümmetine rahmet dilemektir. Görüldüğü gibi bu şekilde surenin bağlamı, pek çok meselenin daha iyi anlaşılmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Not: Bu yazı, Umran dergisinde yayınlanmıştır.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Henüz yorum yapılmamış.