Sosyal Medya

Makale

Şeytan Üçgeninin Suç Ortakları

—Krallar bir ülkeye girerse…—

Son yüzyılda, halk iradesi ile yönetilen ülke görüntüsü vermelerine karşın, dünyamızdaki mevcut yönetim şekillerinin, içten içe birer krallık olduklarına, hatta kendilerini elit veya aristokrat sayan kesimlerin, bazen feodal ya da monarşik sistemlerde dahi görülmemiş yetkilerle donandıklarına şahit oluyoruz.

Tarihte krallar, isyanlar karşısında tek hedef olmaktan çıkmak için saha genişleterek kendilerine yakın bir sınıf oluşturmuşlardı. Firavun’un yaptığı gibi. Bugün de aynı ayrıcalıklı blok mevcuttur. Kur’an terminolojisinde bunun adı “Mele” dir. “Gözdeler” denilen ve soylu kılınan bu sınıf, iktidara yakın olup bürokrat kesimi oluşturur. Siyaset bunların elindedir. “Şımarık zenginler” diye isimlendirilebilecek “Mütref” ise, bu grupla dirsek teması kurar. Bunlar da Karun’un alt tabakası olup sermayeyi ellerinde tutarlar. Bir de “Belam” denilen ve ilmiyle sistemin işleyişine meşruiyet kazandırma görevini üstlenenler vardır. Hepsi kariyer sahibidirler. Alt tabakaları ise, “Haman” dır. Bazen zulmün emrinde teknoloji üreten mühendis takımı, çoğu zaman da ilk ikisinin yapıp-ettiklerini Allah’ın iradesi ile örtüştüren “ilim” ve özellikle “din adamı” sınıfıdır, bunlar. Böylece bütün âlemi paylaşırlar.

İnsanları kategorize eden ve kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan çevreler dediğimiz; Firavun, Karun ve Belam’ın sembolik tiplemelerinde kendini gösteren bu istilacılar, bir şeytan üçgeni oluştururlar. Bu üçgende, ahlaki kaygılardan uzak bir şekilde, amaçlarına ulaşmak için her yolu mübah görerek aralarında paslaşırlar. İçinde halkların ezildiği bu mengenede; siyaset, sermaye ve bilgi, birer silahtır. Örneğin, bunlar açısından “Küreselleşme” denilen şey, paranın egemenliğinin, akıl-bilim-ilerleme barkoduyla demokrasi patentli olarak sunulmasıdır. Böylelikle krallar, aralarında olası riskleri paylaşırlar. Kendi dışındakiler için sorumluluk duymayan ve adaleti indi yorumlarıyla çarpıtan bu emperyalist sömürgecilerin ortak tavrı, tamamen insanları kendi çıkarları için kandırmaya ve yalana odaklanmıştır. Bunun için; halkları bölebilir, birbirine düşürebilir ve ayaklanmamaları için görüntüde de olsa iktidarlarının bir kısmını onlarla paylaşabilirler.

Bugünün dünyasında da yorumları ve en azından uygulamaları yönünden bütünüyle mevcut statükoları korumaya yönelik olarak kurgulandığı vehmini veren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başlangıç metninin, insan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerekliliğini; “ İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için…” yaklaşımıyla gerekçelendirmesi ilginçtir.

Ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmamak…

Krallar, her zaman haklı ve dokunulmazdır. Yaptıkları iyilikler birer lütuftur ve bu cömertlikleri onlara tekrar suç işleme hakkı kazandırır. Zaman içerisinde krallar; işledikleri suçlar ve hak ihlalleri sebebiyle, muhtemel bir karşı ayaklanmaya mahal vermemek için, perde arkasına gizlenip yönetimi paylaşacakları alanı genişletmeyi, daha da iyi öğrenmişlerdir. Alan genişlediği için, insanlar haklarını talep edebilecekleri bir muhatap bulmakta zorlanırlar. Örneğin, demokrasilerde halklar, ideolojik kamplara bölünür. Bu parçacı yaklaşımda, hiçbir görüş, isteklerini tam olarak gerçekleştiremez. Biri, diğeri için neredeyse düşmandır ve hak talepleri, mücadele alanında sürekli ertelenerek beklemeye alınır. Bu ideolojik arenada, ortak bir tavır geliştirilemeyeceği için, hiç biri tam anlamıyla iktidar olamaz ve diğeri ile dengelenir. Ama krallar, hep iktidardadır. Dahası, tüketim alışkanlığının büyüsüyle, sisteme sahip çıkacaklarını bildikleri bir orta sınıf oluştururlar. Ne zaman devrimci bir çağrı görseler, hemen karşısına, bu sınıftan kendilerine şu ya da bu kılıf veya adla askerler üretirler. Bu yüzden, bugün demokrasi ile yönetildiği halde açıkça kendi halkına ya da başkalarına zulmeden pek çok ülke yönetimi bulabilirsiniz. Nitekim düzeni tehdit eden durumlarda, “Orta sınıf” denilen ve az buçuk palazlandırılmış kesimlerin beklentileri ile mevcut yapının çıkarlarının ortak paydası arttırılarak sistemin işleyişi, yönetenler açısından daha güvenli hale getirilir. Üstelik insanlara yönetimde açılan iktidar alanı; ülke menfaatleri, asla değiştirilemeyecek ilkeler ve istikrar gibi gerekçelerle, çoğu kez çerçevesi belirlenmiş bir hattır. Bunun dışına çıkılamaz. Halkın iradesinin iktidara yansımamasının benzer sebepleri her zaman bulunur. Çünkü cahil sayılan halk, hiçbir zaman kendi kendini yönetemez. Halk, bunlar için köle, işçi ve yeri geldiğinde tetikçi olmak için vardır. Ve bunların nezdinde insan, yalnızca bir tüketici olarak değer taşır. Bu yönetimler, öylesine çıkarcılardır ki, muhalefeti ve sözde emek savunusu yapan sendikaları dahi, kendileri için bir emniyet supabı haline getirmişlerdir. Örgütsüz bir toplumun doğuracağı kaoslardan kurtulmak ve olup-biteni bilmek adına, her şeyi kendileri kurgulayıp örgütlerler. Hatta terör ve teröristi bile.

Saltanatın soya dayalı olduğu dönemlerde sultanlar, Tanrı’nın gölgesiydiler. Menfaatleri gereği bu gölgede ara sırada olsa tebaalarını güneşten korurlardı. Kendileri Tanrı olunca, tamamen görünmez hale geldiler. İnsanların feodal düzenlere karşı seslerini yükseltmeye başladığından beri krallar, çoğu kez kendilerini hemen hiç göstermezler. Bu gizlilikleriyle cin gibidirler. Ortalarda görünmezler. Bugünkü kalkanları, cinlenmiş gizemli demokrasidir. Örneğin, bu sistemde işlenen suçların önemli bir kısmı, faili meçhul kalır ve bu “cin krallar” tarafından tasarlanır. İnsanların Allah’tan geldiğini zannettikleri kaderin resmini, bu “cin krallar” ın çizdiği çerçeve belirler. Bu resmin içinde, harikulade evler ve yemyeşil bahçelerle parsellenmiş cennetler satılır. Herkesin bu resimde bir rengi ve ümidi vardır. Ve insanların içinde kaybolacakları derinlikte, geniş bir “fırsat” alanı açılır. Bu, insanın kayıtsız kalamayacağı değerler alanıdır. Bu sahaya; emek, hak ve hürriyetlerle sıvanmış neon ışıklı tabelalar ve kralların ihtiraslarıyla gübrelenmiş, kelepir vesile ağaçları dikilir. Bu ağaçlardan devşirilecek her meyve, iktidara yakınlaşmaya vesile olur. İktidara yaklaştıkça da yaşam kaliteniz yükselir. Fakat sadece hayalleriyle ulaşabilenler için dahi bu ağaçlar, kartondandır.

Kartondan oyuncaklarla oynayan insanlar, bir süre sonra çocuklaşırlar. Bu olgunlaşmamış ve kandırılan çocuklar elinde yönetim işi, bir oyun ve eğlenceye dönüşür. Bilindiği gibi çocukların ilgilerini, belli bir konu üzerine yoğunlaştırma süreleri, çok kısadır. Sıkıldıkları anda, onlara sanal veya sahte yeni bir alan açmak ve farklı bir gündem oluşturmak yeterlidir. Örneğin, az önce ağlarken gördüğünüz bir çocuğu biraz sonra güldürebilirsiniz. Sömürge güçler, yöneten-yönetilen ilişkilerinde, her türlü haklı gerekçelerden uzak istilacı tavırlarıyla onurlu insanları aşağılayıp çocuklaştırarak toplumun yozlaşması için ellerinden geleni yaparlar. Koskoca toplumu, resmi tarih masallarıyla uyuturlar. Bilindiği gibi bütün sevimliliklerine rağmen çocuklar, ülke yönetemezler. Bir toplum, uyuyarak asla büyüyemez. Mele’lerin çizdiği kırmızı yatay çizgilerle, haman’ların çizdiği dikey yeşil çizgileri birbirine ekleyip kulluktan bozma bir sürü vatandaşlık görevi oluştururlar. Başka bir ifade ile vatandaş olmakla kul olmayı birbirine katıp karıştırırlar. Bir sürü haram ve yasak üretirler. Öyleki bunların elinde vatandaş olmak, Allah’a kul olmaktan daha zor hale gelir. Aşağılanmanın tek yolu hakaret edilip horlanmak da değildir. Baba rolündeki devlet elinde, düşündüğü ya da konuştuğu için çocuk gibi azarlanmak veya cezalandırılmak da toplumu kişiliksizleştirebilir. Aslında yeni yüzyılda gerçek savaş, psikolojiktir.

“…Gerçek şu ki, krallar bir ülkeye girdiklerinde orayı tarumar ederler; oranın onurlu insanlarını aşağılarlar. İstilacıların davranış tarzı (her zaman) böyledir.” (27 Neml / 34)

Görünmez krallar, sorgulanamazlar…

Hâlbuki İslam anlayışında sorgulanamayan sadece Allah’tır. Onun dışındaki herkes yaptığı şeylerin hesabını verebilmeli ve kendisine hesap sorulabilmelidir. Bu yargıdan peygamberler dahi hariç tutulmamıştır. Hesap sorulamayan kesimler, cahil saydıkları halka karşı diledikleri gibi davranabilir ve böylece sorumluluklarını askıya alarak zulmedebilirler. Nitekim bu sahte güçlerin Allah gibi davranması, maiyeti saydıkları insanları, kulları gibi görmelerine ve onları küçümsemelerine yol açar. Bu yüzden, Kur’an’da Allah’a eş/ortak edinmek en büyük zulüm sayılmıştır. Onun “tek” kabul edilmesindeki ısrarın veya bu gibi durumlarda çokça “tenzih” in sebebi budur.

“Geçmiş vahyin izleyicileri arasında öylesi var ki, kendisine bir hazine emanet etsen sana (sadakatle) iade eder ve öylesi de var ki ona ufak bir altın sikke emanet etsen, başında dikilmedikçe sana geri vermez; bu, onların, ‘Kitap ile ilgisi olmayan bu halk(a yaptığımız hiçbir şey)den dolayı bize bir suç yüklenemez (sorumluluğumuz yoktur.)’ şeklindeki iddialarının bir sonucudur: (Böylece) onlar, (bile bile) Allah hakkında yalan söylerler.” (3 Al-i İmran / 75)

Söz konusu ayette, halkı kandırmanın veya onlara karşı herhangi bir sorumluluk duymamanın, Allah hakkında yalan söylemekle aynı şey sayılması, ilginçtir. Burada, Allah hakkında söylenen yalan, yeryüzünde küstahça büyüklenenlerin işine yarayan çarpık adalet anlayışını onaylamaktır. Hâlbuki diğerlerinin haklarını yok sayan bir adalet anlayışı, hiçbir yerde tutunamaz. Allah ise, böyle bir haksızlığı asla onaylamaz.

“Ama gerçek (verilen hüküm sadece) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.” (24 Nur / 49)

Önemli olan Allah’a rağmen güvende olunamayacağının şuuruna varmaktır. Dahası iman, Allah’ın yeryüzünün yaşanılabilir bir yer olması için gönderdiği kitaplarla çizdiği çerçevenin, güvenlik için zaruri bir şart olduğunu tasdik etmek demektir. Adalet, güvende olmanın ilk şartıdır. Güvenlik ise, ancak tek İlah anlayışıyla mümkündür. Bir yönüyle iman, emniyet demektir. Güvende olunacak bir ortam talep etmek. Güven ise, adaletle mümkündür. İnanan biri için Allah’ın adaletini istemek kadar makul bir talep olamaz. Bu bağlamda iman etmek, adalet istemek anlamına gelir.

Güç gösterisi yapmak sadece Allaha yakışır. Nitekim sosyal sınıf farklarının oluşmaması ve insanların birbirlerine haksızlık etmemeleri için eşit olmaları gerekir. İnsanın kendini güçlü bulduğu her alan, baskı ve zulme dönüşebilirliği açısından tehlikelidir. Zira patron-işçi, karı-koca ya da yönetici-yönetilen ilişkilerinin, Allah-kul ilişkisine dönüşmesi, zulüm doğuracaktır.

“Allah’tan başka kimseye kul olmamak” demek, kimsenin kimse üzerinde tahakkümünün olmaması ve kimsenin bir diğerine nasıl yaşaması gerektiğini söyleyememesi demektir. Hakları bağlamında bütün insanlar eşittir ve adalet, herkes içindir. Tevhit; adalet, adalet ise toplumun refahı içindir. Yani tevhit, insanların mutluluğu için vazgeçilmezdir. Ayrıca tek İlah’a kulluk etmek, insanın iç bütünlüğü için yani kişisel güvenliği için de zaruri bir şarttır.

“Allah size bir örnek olay anlatmaktadır: tümü birbiriyle ihtilaflı birçok ortağı olan kimsenin emrindeki adam ile tamamen bir kişiye bağlı bulunan adam(ın hikâyesi): içinde bulundukları şartlar açısından bu iki adam eşit olabilir mi? (Hayır,) bütün övgüler (yalnız) Allah’a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamaz.” (39 Zümer / 29)

Özlenen ve istenen matematiksel sıfır adalet değildir. Adil olmaya gayret etmek ve adaletin gerçekleşmesini dert edinmektir. Asıl sorun, dünyanın kendi haline bırakıldığında insan dışındaki varlıklara ait gözlemlenen kuralların, insan için de geçerli olduğu varsayımındadır. İlahi rehberlik ve aklıselimin yönlendirmesi olmadan, var olanın mevcut halini, Allah’ın iradesinin reel karşılığı saymak, haksızlık olur. İlahi rızanın gerçek iz düşümü; biri gönderdiği vahiylerde diğeri de ortak aklın vicdanla yapacağı birlikteliğin sonucunda aranmalıdır.

“(Her konuda) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. Bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun.” (6 En’am / 152)

Kur’an, ekonomik ve sosyal adaletin olmadığı bir yerde, haksızlıklara gözünü kapayarak yapılan tüm Allah’a kulluk edimlerini, gösteriş olarak nitelemektedir (Mâun). Dolayısıyla kulluk bilincinin temelinde, adalet yer almalıdır.

Ayrıca Kur’an, bilinçten yoksun bir imanı kabul etmediği gibi resullerin dahi taklit edilmesini değil, örnek alınmasını önerir. Körü körüne itaat, kimseye fayda getirmez. İçselleştirilememiş bir bağlılık, kapsamı sorgulanamaz bir bağımlılık oluşturacaktır. Nitekim ilişki boyutunda sorgulanamazlık ona ait olmasına rağmen, Allah bile, kendisine yapılacak kulluğu gerekçelendirmiştir. Zaten ibadet formlarının tamamı, geri dönüşlü ve yalnızca insanın faydalanacağı türdendir.

“Ve (gerçek şudur:) dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir…”(28 Kasas / 68)

İnsanların, ibadetin “niçin” ine ilişkin faydaları anlaması, beraberinde tefekkürü davet edecektir. Bilinçli bir kulluk, ön yargılardan arınmış ve içselleştirilmiş bir kabulle mümkündür. Bu anlamda, yaşadığımız olaylarla ayetler arasındaki ilişkiyi kurabilmeye, vahiy kültürü denir. Bu kültür; sürekli yaratılışla canlılığını koruyan gerçekler olarak benzerlerini kendi dünyamızda yakalamamız gereken ilkelerden oluşur. Dolayısıyla kitabî ve kevnî ayetler, evrensel anlamda hayatı doğru algılamamıza yardımcı olurlar.

İnsan-insan ilişkileri açısından; tâbi olan ile olunan arasındaki olumsuz yaklaşımlar, bir sürü mazlum ve mağdur üretmiştir. Kur’an’ın, birbirinin peşine takılan ve sonuçta birbirinden beslenmeyi varlık sebebi sayan insanlar için açtığı konular ve bahsettiği tipler, dikkate şayandır. Bilindiği gibi her zulüm, mazlum yaratır. İçinde bulunduğu mağduriyetten dolayı mazlum, ilk bakışta sevimli ve cana yakın bulunur. Hatta sadece bu zayıf yönüyle dahi merhameti hak ettiği ya da edeceği varsayılır. Oysa direnmeyi, dayanmak veya katlanmakla karıştırmalarından olsa gerek; Kur’an, bunların önemli bir kısmının sevimsiz olduğunu ve kötü bir sonuçla karşılaşacaklarını söyler.

 

Sevimsiz Olanlar

İçinizde bazılarını şöyle bulursunuz;

“(Ama) hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘Biz ne bu Kuran’a inanırız, ne de önceki vahiylerden bugüne kalanlara!’ dediler. Sen (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman bu zalimleri(n halini) bir görseydin! Güçsüz olanlar küstahça böbürlenenlere: ‘Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!’ diyeceklerdir. Küstahça böbürlenenler ise güçsüzlere: ‘Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!’ diyeceklerdir. Ama güçsüzler, küstahça büyüklük taslayanlara: ‘Öyle değil! (Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah’ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!’ diyeceklerdir. Ve onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce (derin) pişmanlıklarını ifade etmeye imkân bulamayacaklar: çünkü biz hakikati inkâra şartlanmış olanların boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?” (34 Sebe / 31–33)

Güçsüz olanlar, küstahça böbürlenenlere:

“‘Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!’ diyecekler.”

Yani;

“Siz bizi imandan saptırdınız, sizin yüzünüzden inanamadık. ” diyecekler.

Küstahça böbürlenenler ise, zayıf düşürülenlere:

“’Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!’ diyecekler. ”

Yani;

“Siz bir gün bu yaptıklarımız günah, ayıp, yanlış ve yapmayın, yapmayalım dediniz mi?

Hiç şikâyet edip Allah var, vicdan var, insaf var, durun, diyerek karşı çıktınız mı?

İman ettiğinizi söylediniz de, biz mi engel olduk?

Beraber haram, helal demeden eğlenerek yiyip içiyorduk.

Belki de bizim aşırılıklarımızın arkasında sizin desteğiniz yatıyordu.

Bütün suçları beraber işliyorduk, siz de en az bizim kadar suçlusunuz.

Artık sızlansak da, sabretsek de birdir; kaçıp sığınacak bir yerimiz yok!” diyecekler.

Küçük görülenler, küstahça büyüklük taslayanlara:

“’Öyle değil! Bizi ondan alıkoyan, sizin gece gündüz Allah’ın mesajlarına karşı yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; tıpkı Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz gibi!’diyecekler. ”

Yani;

“Öyle bir dünya tasavvur edip öylesine büyüleyici kapılar açtınız ki…

Zevk içinde barlarda, pavyonlarda eğlenirken Allah aklımıza mı geldi.

Sizin kurguladığınız yaldızlı hayatta gerçekleri göremedik.

Sizin bu konularda yalan söyleyebileceğinizi düşünemedik.

Rahmeti, rızkı, özgürlüğü ve adaleti sizin dağıttığınızı sanmıştık.

Nerede o alımlı, mağrur ve her şeyi bilen tavrınız?

O inananlarla alay eden, küçümseyen haliniz?

Anlaşılan bizi kandıran, sizin gibi şeytanlarmış.

Din diye karşımıza çıkardığınız gizemli ve şifreli anlayışlar ve bol ifritli çarpan güçler, baksanıza yalanmış. Nerede o bağlanılan sahte tanrılar, bol ebcetli muskalar, büyü bozucular, üfürülen suratlar? Artık kim efsun yapıp bizi kurtaracak? Kim bize şefaatçi olacak? Hani büyük ataların şad olmuş yardıma koşan ruhları? Şimdi kim bizi savunacak? Acaba yapılan iyiliklerin hiç mi karşılığı olmayacak? Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi en azından, şu üstümüze gelecek ateşin bir kısmını bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” diyecekler.

“(Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).”  (25 Furkan /  23)

Her ikisi içinde;

“Biz hakikati inkâra şartlanmış olanların boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?”

Yani;

“Kula kulluğun karşılığı…” denilecek.

Burada dikkat çekici olan, zavallıların şu son itirazlarıdır:

‘Hayır! (Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah’ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!’

Bu diyalog, yöneten – yönetilen ilişkilerinin, dinden bağımsız gelişmediğini gösteriyor. Belam ve Haman’ların elinden çıktığı anlaşılan bu sahte din örgüsü, hemen her zaman Samiri’nin yaptığına benzer şekilde “Elçi’nin İzi”’nden de örnekler taşıyor. İşin kötüsü, bu uyuşturma faaliyetleri; bazen hurafelerle sulandırılmış bazen koyu bir milliyetçilik aşısı yapılmış bazen de ahlaktan yoksun ve salt sistemin bekasına uyarlanmış bir dinle yapılıyor. İlahi rehberlik altında oluşmuş peygamberlerin mirasından çalarak oluşturulan söylemlere, biraz pragmatizm, azıcık ajitasyon, bolca hurafe ve epeyce de resmi ideoloji katılarak insanların tapınma ihtiyacı geçici de olsa karşılanıyor. Böylesi bir büyü içinde, kalabalıkların insanı güdeleyen yönüne bir de ait olma hissi katıldı mı, artık on yıllarda yeni bir nesil yaratmanın önü açılmış oluyor.

Buradan hareketle: “De ki: “Size bir şeyi öğütleyeyim: ‘Allah için, ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz! Arkadaşınızda cinlenmişlikten eser yoktur. O, çetin bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıdır.” (34 Sebe / 46) ayeti, “uydum kalabalığa” dediğimiz anlayışı eleştiriyor. Körü körüne taklidi içeren bu seviyesiz birliktelikler, özgür ve özgün düşüncelere engel teşkil ediyor. Toplumun elit bir sınıf tarafından güdülmesi sonucunu doğuran bu teşebbüsler, sınıfsal ayrım oluşturan haksız uygulamalara kapı aralıyor.

Birer ikişer kalkın ve düşünün.

Muhammed’in cinlenmiş olmadığını biliyorsunuz.

Ebu Lehep öyle istediği ve öyle dediği için böyle konuşuyorsunuz.

Aslında O; dürüst, güvenilir ve tanıdığınız biri.

Birer ikişer kalkın ve düşünün.

İslam’ın gericilik, karanlık ve öcü olmadığını,

Aslında rahmet, aydınlık ve barış olduğunu biliyorsunuz.

Birer ikişer kalkın ve düşünün.

Aslında haklarınızı gasbedenlerin kimler olduğunu

Rabb’inizin size asla haksızlık yapmayacağının farkındasınız.

Bu diyaloğun ana fikri şudur:

Çıkın içinde bulunduğunuz gruptan birer ikişer

Kurtulun şu taş gibi kalplerinizle yuvarlanıp gitmekten

Beyni yıkayan, günaha bulanmış yalan haberlerden

Düşünün, gerçeğin çok farklı olduğunu göreceksiniz.

Bunlar; günahta birbirleriyle yarışıp yeryüzünde sürekli savaş için ateş yakan, ikiyüzlü ve kıskanç azgınların izinde, iştahlarının sonu olmayan dalkavuk tiplerdir. Tıpkı sefil bir maymun gibi…

“De ki: ‘Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size söyleyeyim mi? Onlar, Allahın lanetledikleridir; onlar Allahın gazap ettikleridir ve şeytani güçlere (tağut) taptıkları için Allahın maymuna ve domuza çevirdikleridir: Bunlar durumu en kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapanlardır’ “. (5 Maide / 60)

Servet ve soylarını bir güç gösterisine dönüştürenlerin arzu ve isteklerinin peşinde, duyuları ile kavrayamadıkları güçlere körcesine tapan bu zavallı kimselerin, İblis’i haklı çıkaran böylesine davranışları içler acısıdır.

Menfaati için kan döken

Hayvanların kulaklarını delen

Yaratılışı değiştiren

Kuruntularının pençesinde

Emperyalist sömürgecilerin peşinde

Şeytani güçlere taparak

Bizi meleklere mahcup eden bunlardır.

Bazılarını da şöyle bulursunuz;

“Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: “Neyiniz vardı sizin?” Onlar: “Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük” diye cevap verecekler. (Melekler:), “Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” diyecekler. Böylelerinin varış yeri cehennemdir, ne kötü bir varış yeri!” (4 Nisa / 97)

Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: “Dünyadayken durumunuz neydi?”

“Onlar; ‘Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük.’ diye cevap verecekler.”

Yani;

“Zor şartlarda çalışan insanlardık. Ekmek aslanın ağzındaydı. Karnımızı zor doyuruyorduk. Pek çok şeyden yoksunduk. Nasıl ve neyin mücadelesini yapacaktık. Biz, kötü bir sonuçla karşılaşmayı hak etmiyoruz.” diye cevap verecekler.

“Melekler; ‘Allah’ın arzı, sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?’ diyecekler.”

Yani;

“Siz fakir ama ilkesiz, zayıf ama kişiliksizdiniz. Hiçbir şeyden şikâyet etmediniz. Kurtulmak isteyip buna yol aramadınız. Nasihat dinlemediniz. Elinize biraz para geçse kendilerine kuyruk olduğunuz kimselere yaltaklanmayı, hiç ihmal etmezdiniz. Hesap gününü unutarak sorgulamadan, batıla dalanlarla beraber dalıp gittiniz (74/45, 46). Sorun çıktığında sıvışmak ve sorumluluk gerektiğinde sıyrılmak, sizin en temel vasfınızdı (24/63). Yerinizi, işinizi, şartlarınızı değiştirmeyi, adaleti ve özgürlüğü istemeyi unuttunuz. Hatta kendiniz bir şey yapmadığınız gibi insani değerleri savunanları yok sayıp onlara yapılan haksızlıklara da seyirci kaldınız. Sadece bu güçsüz halinizden kurtulmak isteyip hakkı ve haklı olanı savunsaydınız. Gerçeği dile getirenleri alkışlasaydınız. Zulme ve zalime yüzünüzü çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranmasaydınız.

İşkenceye mi karşı çıktınız?

İşgallere mi?

Rüşvete mi direndiniz?

Adam kayırmaya mı?

Elçiler size hakikatin bütün kanıtlarını getirmemiş miydi? Allah’ın arzı geniş değil miydi? Kötülüklerden hicret etmeyi neden hiç düşünmediniz? Hiç değilse bağırsaydınız, olmadı konuşaydınız, olmadı fısıldasaydınız, olmadı sadece düşünüp kızsaydınız da azıcık kaşlarınızı çatsaydınız. Siz hangisini yaptınız?” diyecekler.

Nitekim bunlar, hiçbir şekilde tahrik olmayan ve sahip oldukları hiçbir değer için bedel ödemeyi göze almayan, alamayan ve hiçbir işe yaramayan asalak tiplerdir. Tıpkı uyuşuk bir köpek gibi…

“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider. Biz eğer dileseydik (bize yaklaşsaydı), onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanmaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat ki belki derin derin düşünürler.” (7 A’raf / 175, 176)

Sahip olduğu bütün değerlerin yerle bir edilmesine rağmen; tahrik olmayan ve tavır alamayan bu gibilerin, kendi haline bırakılması durumunda da sonuç değişmez. Bunlar itaat delisi ve güçlü hayranıdırlar. Yemekle donanmış bir masa, kariyerle sunulmuş bir makam ve bir maaş ikramiye, bunların vicdanını olabildiğince şekillendirilebilir. Hayat görüşlerinin sadece menfaatlerinin peşinde şekillendiği bu güruhun, hiç kemiği yoktur.

“İnsanlar arasında öyleleri var ki, “Biz, Allah’a inanıyoruz!” derler; ama Allah yolunda sıkıntıya düşünce insanlardan çektikleri eziyeti Allah’tan gelen bir ceza gibi, (hatta ondan daha korkutucu) görürler…” (29 Ankebut / 10)

Sonuç olarak, yukarıda anlatılan iki zayıf güruhun ortak özelliği, aklını kullanmayarak körü körüne tabi olmaları ve taklit etmeleridir. Bunlar; büyük saydıkları önderleri ve liderleri peşinde, doğru yolu kaybedenlerdir. Başlarına gelen her türlü musibetin faturasını ona kestiklerinden, Allah ile araları iyi değildir. Bakan ama görmeyen, duyan ama dinlemeyen, ilgisi ve dikkati belden aşağısıyla midesinden öteye geçemeyen, güdülesi insanlardır, onlar.

“Eğer (sınırsız zenginliklerin önlerine serilmesiyle) bütün insanlar (küfürde) tek bir (şeytani) toplum haline gelmeyecek olsaydı, (şimdi) Rahman’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten çatılar ve tırmanacakları (gümüşten) merdivenler ile donatırdık; Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. Ve (sınırsız ölçüde) altın? Ama bunların tümü, bu dünya hayatının (gelip geçici) zevklerinden başka bir şey değildir; hâlbuki Allah’a karşı sorumluluk duyanları öteki dünyada Rableri katında (mutluluk) bekler. Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet (Zikrimize karşı körlük edip yoldan çıkan o adam) bize geldiği zaman (kötü arkadaşına) der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık olsaydı (seni hiç görmeseydim); meğer ne kötü arkadaşmışsın sen!” Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir.” (43 Zuhruf / 33–39)

Zayıf ama namussuz

Fakir ama onursuz

Mazlum ama sorumsuz

Anlamış ama kabullenmiş

Fark etmiş ama kabuğuna çekilmiş

Taklit ederek kuyruk olan

Kimliği ve kişiliği olmadan

Ve göze batmadan yaşayan tipler

Başlarına gelen bütün musibetleri

Sorumlularını arayacakları yerde

Gaybı taşlayıp

Allah’a fatura ediverirler.

“Yoksa sen onlardan çoğunun (senin ulaştırdığın mesajı) dinlediklerini ve akıllarını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır, hayır, koyun sürüsü gibidir onlar: doğru yoldan hiç mi hiç haberleri yok!” (25 Furkan / 44)

Zalim kralların eğlencesi olmuş ve bu yüzden ilerlemiş yaşlarına rağmen ergenliklerini bir türlü atlatamamış zevk düşkünü bu insanlar için; dinlemek ve dinlediği şey üzerinde düşünmek ya da bakmak ve baktığını görmek, hiçbir zaman önemli olmamıştır. Bunlar dünyada mazlum olmalarına rağmen ahirette de memnun ve mutlu olamayacak kadar bedbahttırlar. Zira her ikisini de kaybederler.

“Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür…”  (17 İsra / 72)

Adalet istemek, insanca bir şeydir. Fıtri kabiliyetleri olgunlaşmamış birinin, mümin olmadan önce insan olması gerekir. Nitekim bütün yaşamsal ve olası teklifler, insani özellikler içerir. Sırf bu yüzden, Allah Resulü’nün arkadaşları için ;“ …Bizi güt demeyin…” (2 Bakara / 104) ayeti inmiş ve onlara insan olarak değerli oldukları hatırlatılmıştır.

 

Sevimli Olanlar

Bazıları ise şöyledir;

“Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabb’imiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur) ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” (4 Nisa / 75)

“Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur)…”

Yani;

“Lütfen yardım edin. Çocuklarım bana bakmıyor.”

“Param yok. Tedavi olamayacak mıyım?”

“Sokakta kaldım. Sesimi duyan kimse yok mu?”

Halkının yanlışlara ve haksızlıklara duyarsızlaşıp -farkında olsun ya da olmasınlar- seyirci kalarak bir nevi zulme ortak olduğu toplumlarda bu haykırışlar, çok farklı şekillerde olabilir. Kur’an yaklaşımında; olası tek makbul zayıflık içinde bulunan bu insanların cihadı, asgari şikâyet etmektir. Zulmü dile getirmek ve çığlık atmak. Böylece, işlenen suçlara ortak olmaktan kurtulurlar. Nitekim Allah, kötü sözle bağırmayı, sadece zulme uğrayanlar için hoş görmüştür. Sıkışan her toplumda olduğu gibi çaresizlikleri, onları bir kurtarıcı beklentisine sokmuştur. Kurtarıcılarının, yanı başlarında yaşayan müslümanlar olduğunu bilmeden!

Allah katında, tek sevimli mustazaflar, bunlardır. Bunların imkânları olmadığı halde, zulümden şikâyet edebilecek kadar kişilikleri oturmuştur. Kurtulmak istemeleri, onların olup-bitenin farkında olduklarını gösterir. Zayıf ama onurludurlar. Fakir ama gururludurlar. Örneğin; Kur’an’da, Firavun’un hanımı Asiye; zayıf, mazlum, mağdur ama onurlu ve kurtulmak isteyen insanlar için iyi bir örnek olarak anlatılır. Kocasını, onun yaptıklarını ve yaşadığı toplumu sorgulayan biri olarak…

“Hakikati inkâra şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek getirmektedir: onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikâhı altında idiler, ama kocalarına ihanet etmişlerdi ve bu iki kadına (Hesap Günü): ‘Haydi bütün öteki (günahkâr) lar ile birlikte ateşe girin!’ denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır! İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun’un karısını örnek getirmiştir ki o: ‘Ey Rabbim!’ diye yalvarmıştı, ‘Senin katında cennette benim için bir ev inşa et, beni Firavun’dan, yaptıklarından ve şu zalim halkın elinden kurtar!’ “ (66 Tahrim / 10, 11)

İnsanın bağlandığı bütün geçmişinin, adalet beklentisine feda edilebilmesi kolay olmadığı için, zalim bir halkın elinden kurtulmak şuuru; ırk, dil, kültür ve tarih bilincinin üstündedir. Bu şuur, adaletin olmadığı yerde sahip olunan diğer her şeyin, anlamını ve değerini yitirdiğini gösterir.

Bu çağrıyı duyanların ise; bir şeyler yapmak için, kurtarıcı beklemeye hakları yoktur. Onlar için hiçbir mazeret, sürekli olarak insanın sadece kendisini düşünerek toplumunun sorunlarına ilgisiz kalmasını haklı çıkaramaz. Aksi takdirde zulmedenlerle aynı kötü sonuçları paylaşırlar. “Nitekim hiç kimse; bütün suçunun, statü olarak kendisinden üstte bulunan kimselerin verdiği emirleri, körü körüne yerine getirmek olduğu mazeretine sığınamaz.”(Esed)

“(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” (8 Enfal / 25)

İnsanın yaptığı bütün iyilikler, kendisi içindir. Dünyada mevcut bulunan imkânların, insanlar arasında adil olarak paylaşılması halinde herkese yeteceği düşüncesinden hareketle; Allah’ın kimseye borçlu kalmayacağı da kesindir. Nitekim Kur’an’da, servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir güç haline gelmesinin yasaklandığını da biliyoruz. .

Havariler demişlerdi ki: ”Allah’ın yardımcıları bizleriz.” (61/14)

Allah’ın yardımcısı olmak (3/52)

Allah’ın sadaka kabul etmesi (9/104)

Allah’a borç vermek (2/245)

Allah yolunda sarf etmek (8/60)

Malları ve canları satın alması ( 9/111)

Beşte bir ganimeti alması (8/41)

Bütün bunlar, kimsesiz, yoksul ve mazlum insanlar içindir.

Tıpkı bunun gibi;

Allah’a eza etmek (33/57)

Allah’a hainlik etmek (8/71)

Allah’a savaş açmak (ribâ)

Yine peygamberlerle beraber onlara yapılan haksızlıklara karşılık gelir.

Tüm bunların yanı sıra Allah’a kurban kesmek, oruç tutarak hâlden anlamak veya zekât vermek de, bu insanlara yapılacak yardımlarla ilgilidir. Hatta cihad dediğimiz olgu dahi, bir anlamda onların esaretine ve ezilmişliğine son vermek için gösterilen gayretin adıdır. Başkalarının basit görüşlü ayak takımı dediği bu fakir, zayıf ve mazlum insanlar, Allah’ın kendilerine bu kadar sahip çıktığını ve iyilik ya da kötülük olsun onlara karşı yapılan her türlü davranışı, kendisine yapılmış saydığını keşke bilselerdi. Allah ile çaresiz ve yoksun bırakılmış insanlar arasında öylesine yakın bir ilişki vardır ki, bu yüzden halk arasında; “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.” denilmiştir.

“Fakat Biz istiyorduk ki, yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana çıkalım…” (28 Kasas / 5)

Nitekim Kur’an’ın; insanların küçümsenmeden, aşağılanmadan adam yerine konmaları ve insanca yaşamaları için gösterdiği yolda günahtan uzak durmaya çağırmasının sebebi, günahın sahibinde oluşturacağı suçluluk hissidir. Zira bu his, kişiliği parçalayıp boyun eğmeyi beraberinde getirecektir.

“Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış (fasık) bir kavim idiler.” (43 Zuhruf / 54)

Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı düşünüldüğünde “Allah için” demek; insanlar için, mazlumlar için ve özellikle mustazaf denilen zayıf, yoksul ve haklarından yoksun bırakılmış kimseler için demektir. Üstelik; “.…Allah’a ve insanlara karşı taahhütlerine (sadakatle) bağlanmadıkları sürece…” (3 Al-i İmran / 112) ayetinde; insanların himayesinin, Allah’ın vereceği güvenin yanı sıra gelmesi de, bu ilişkinin önemini açıkça ortaya koyar.

“Allah, rızık konusunda kiminizi, kiminizden üstün kılmıştır. Fakat üstün kılınanlar, gözetimleri altında bulunanlara, kendileriyle eşit olurlar diye rızıklarını vermezler. Bile bile Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (16 Nahl / 71) ayetinin gösterdiği gibi, nankörlüğün inkâra bu kadar yakın durduğu en önemli saha, “emek” alanıdır. İnsanın üstünlük iddiasının, kıskançlık ve korkuyla nasıl bir hak gasbına yol açtığı ortadadır. Allah’ın emeğini göz ardı ederek inkâr yolunu inatla sürdürenlerin, insanların emeğine saygı duyması, pek mümkün gözükmemektedir. Dahası insanın emeğini sömürmek, beraberinde Allah’ı ve nimetlerini inkâr anlamına da gelir. Böylelikle toplumlar, ciddi bedeller öderler. Hâlbuki “Âdemoğulları” demek; “İnsanlar, eşittir.” demektir. Eğer bir menfaat söz konusuysa, bu herkesin faydalanacağı şekilde olmalıdır. Sanal ve sahte başka İlah edinmemeleri talebi, insanların gerçek özgürlüğü yakalayabilmesi içindir. Gücün sadece Allah’a ait kılınması ve bütün güç gösterilerinin yasaklanması, insanlar arasındaki eşitlik ve adaletin tesisi için zaruridir. Allah’ın samimiyeti, ortadadır. Kendisi için hiçbir şey istemez. Hâlbuki sahte Tanrıların kullarından beslendiği gibi, asılsız güç iddialarının yalancı sahipleri de halktan beslenirler. Bütün sahtekâr önder ve liderler gibi… Zira tarihte; Tanrılara sunulan yiyecek ve içecekler, bugünün çıkarcı emperyal “İnsan Tanrı” ları nezdinde, refah ortamına dönüşmüştür.

“De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka dost mu tutayım?…” (6 En’am / 14)

Resuller de, hiç bir karşılık beklemeden aynı samimiyeti ortaya koymuşlardır. Kur’an’da hepsi için belirlenen ortak söz şudur: “Ben sizden bir ücret istemiyorum.”

Tanrısız bir anlayışta, kurban da olmaz. Bu durumda; vatan için, ezilen halklar için, emeğin hakkı için vb. tabelaları ellerinde tutanlar, sonuçta kime ve niçin kurban olduklarını yani arka bahçede semirmiş bir takım “İnsan Tanrılar” ın çıkarlarının olmadığını söyleyebilmelidirler.

Görüldüğü gibi; aksine güç gösterisinde bulunan bu yalancı odakları besleyenler, onlara kuyruk olan insanlardır. Ne yazık! Peşinden koştukları ve yardımlarını umdukları şeye kendilerinin güç kattıklarını bilmeden…

“(O sahte Tanrılar) kendilerine yardım edemezler. Tersine kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir (onları besleyip, korumaktadırlar).” (36 Yasin / 75)

İnsanın yalnızlık hissi, öylesine güçlüdür ki onu bastırmak için elinden tutacağını umduğu her şeye sıkıca yapışır ve abartır. Aşkını, parasını ya da ümidini birdenbire somut bir objede odaklayarak yoğunlaşır. Bu, tersinden kendine tapınma hastalığıdır ve bir nevi insanın kendisiyle yaptığı rabıtadır. Çünkü yöneldiği şeylerin neredeyse hepsinin altında, kendi resmi saklıdır.

Zayıflık ve zavallılık, sadece maddi imkânsızlıklarla oluşmaz. Şahsiyet noksanlığı ya da kişilik kaybı denilen durumlarda da bu marazı çokça görebilirsiniz. İçimizdeki bu zavallı hasta insanlardan bir kısmı; “Hem sizden hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen, (ama) kötülük eğilimi ile her karşılaştıklarında kendilerini gözü kapalı ona kaptıran başkalarını(n da var olduğunu) göreceksiniz…” (4 Nisa / 91) ayetinde anlatıldığı gibi, çift yönlüdürler.

Bazıları ise; “Kalplerinde hastalık bulunanların: «Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların (Yahudi/ ve Hiristiyanlarrın) işine yarayan bir tavır sergilemekte yarıştıklarını görebilirsin.” (5 Maide / 52) ayetindeki gibi yaltaklanmayı âdet haline getirmişlerdir. Bunlar, yalnızca içlerinde aramaları gereken şeytanı, kötü bir değer olmaktan çıkarıp Allah ile savaşan “Şer Tanrısı” konumuna sokanlardır. Nitekim şerrin Allah’a izafesi, sırf bu zavallıların oyuna gelerek çareyi başka yerlerde aramalarına engel olmak içindir.

“O halde sen Allah yolunda savaş çünkü sen, yalnızca kendi nefsinden sorumlusun- ve müminleri ölüm korkusunu yenmeleri için teşvik et! Allah, hakikati inkâra kalkışanların gücünü kırmaya muktedirdir; çünkü Allah iradesinde güçlü ve cezalandırmasında şiddetlidir.” (4 Nisa / 84)

Krallar bir ülkeye girdiğinde her şey tersine döner. Sorgulanamazlık, zalimlerin vasfı olur. Adalet, biter. Zihinsel (kalbî) hastalıklar, çoğalır. Vicdanlar, körelir. Herkesi ölüm korkusu sarar. Bu durumda; şeytanlar, insanların onurunu kapıp kaçırır. Güçsüz ve mazlum insanlar, şikâyet etmeyerek yeryüzünde haksız yere böbürlenenlere koruyucu bir kalkan olunca da; artık ne İbrahim ne Musa ne de Muhammed’in sesi duyulur. Bir Samiri çıkar, hepsini kandırır. Neleri varsa alır. Ellerindeki serveti toplayıp yine ona taptırır.

“Nice peygamber, arkasında Allah’a ram olmuş birçok insanla birlikte (O’nun yolunda) savaşmak zorunda kaldı: Onlar, Allah yolunda çektikleri sıkıntılardan dolayı ne korkuya kapıldılar, ne zayıf düştüler ve ne de kendilerini (düşman önünde) küçük düşürdüler, zira Allah sıkıntılara göğüs gerenleri sever.” (3 Al-i İmran / 146)

İsyan etmiş tehdit almış

Korkmuş dağa kaçmış

Bir mağarada uyuya kalmış

Ashab-ı Kehf’ten biri kadar olabilseydim

Hiç değilse

Mahmur gözlerle bile

Onurum kurtulacaktı

Belki de uyandığımda

Dünya şu anki dünya olmayacaktı.

 

Not: Konu içinde geçen ayetlerin tefsirine yönelik kurgular, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamak adına yapılan bize ait beşeri yorumlar olarak görülmelidir. Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 1. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.