Sosyal Medya

Mücahit Bilici: Takvanın tarihi

Fazla gergin buldukları zahidi beğenmeyen velayetin sarhoş aşıkları onları hizaya getirecek bir yeni takvalı yurttaş profiliyle karşılaştılar. Velayetin körlüğünü aşan, ama velayeti fıkhın/ilmin sınırları içinde tutarak sürdüren bir asfiya sınıfı ortaya çıktı. Asfiya, evliyanın kitaba ve şeriata tabi ve duyarlı yeni biçimi olarak hiyerarşideki yerini aldı. Başka bir ifadeyle, zühd ve velayet (zahitlik ve dervişlik) çatışması asfiya sentezi ile aşıldı.



Takva kelimesinin ne anlama geldiğini sorduğunuzda muhatabın eğitim ve arka plan durumuna göre iki ayrı cevap alırsınız. Birincisi şudur: Takva Allah korkusudur. Geleneksel anlaşılışı ve bidayetteki anlamı itibarıyla ulaşacağınız cevap budur: Allah korkusu. Kavramın temelinde yanlıştan, tehlikeden sakınma vardır. Daha sonra gelişen ve “medeni” ortamlarda hâkim olan anlam ise takvayı Allah’a dair korku yerine Allah’a dair şuur hali olarak tarif eder. Özetle geleneksel yerlerde takva Allah korkusu anlamına gelirken modern veya eğitimli ortamlarda takva kahir ekseriyetle “şuur” veya daimi “huzur” biçimini alıyor. Mesela, Amerika’da ortalama bir Müslümana takvayı sorarsanız “God-consciousness” cevabını alırsınız. Biraz selefilik etkisi olan çevrelerde ise “korku”yu esas alan anlamın vurgulandığını görürsünüz. Aslında geleneksel Batı dil ve kültüründe de “God-fearing” (yani Allah’tan korkan) manasında takva hali bir fazilet sayılıyordu. İlahi olana dair otorite tasavvuru değiştikçe insanların takva anlayışları da değişiyor. Takvanın (İslamdaki) tarihi de bu açıdan ilginç sayılır. (Buradaki argümanlar kronolojik bir iddiadan ziyade bir dönüşüm hikayesini bazı kavramlar üzerinden görünür kılmak içindir. Hatalarım olursa uzmanlar bağışlasın.)

Peygamber Efendimiz zamanında takva sahabelerin pratiğinde ifadesini bulan bir teslimiyet ve sadakat idi. Yani sahabeler için “nasıl iyi bir Müslüman olunur” sorusunun cevabı, Allah’a iman ve peygambere tabi olmak idi. Bu teslimiyet ve ittibaın Hz. Peygamber’in vefatından sonra devam edebilmesi için bir anlayış geliştirildi. Güneş ışıklarının güneş battıktan sonra bir enerji olarak etkisinin sürmesi nasıl mümkünse Hz. Peygamberin nuraniyetinin de temas etkisinin devam edeceği düşünüldü. Bu etki “Tâbiîn” ve “Tebe-i Tabiîn” gibi kavramsallaştırmalar ile sonraki jenerasyonlarda arandı. Ne var ki, araya zaman ve mesafe düştükçe Peygamber Efendimiz ile sahabelerin yaşadığı o canlı-kanlı olan karşılaşma ve etkilenme (insibağ) yahut hakikat kaynağı ile olan taze temas artık mümkün olmayacaktır.

Kur’an kitap biçimini aldığı gibi Peygamber Efendimize şahitliği ve teması anlatan rivayet birikimi de hadis ve sünnet formunu aldı. Zaman ve mekân hükmünü icra etmeye başlayacaktı. Kimi mezhepler (Hanbeli) törenin içinde yaşamaya devam ettikleri ve dolayısı ile taklidi yeterli buldukları için rivayetin etrafında şekillendiler. Kimi mezhepler de dışarıyla süren zamansal ve mekansal temasın doğal sonucu olarak taklitten daha fazlasına ihtiyaç duydular. Doğum yerinde “ehl-i hadis” olmak makul iken sınır boylarında “ehl-i rey” olmak makul oldu. Böylece eşit ölçüde hak olan farklı doğrular ortaya çıktı. İslam’da zamanla oluşacak konsensüsü yansıtan “ana cadde” ile bundan farklı düşünen yollar (mezhep ve tarikler) oluşacaktır. Bu yol ve yöntem birikmeleri zamanla dindarane yaşamada bir kıble sorunu ortaya çıkaracaktır. Kaos endişesine karşı regülasyon ihtiyacı kaçınılmazdır.

Modern çağda ortaya çıkan tüm asla dönüş ve arınma çabaları başlangıçtaki takvayı sonraki zamanlarda yakalama çabalarıdır. Selefizmin, mesela, fikri temeli budur. Pratik uygulamaları ise iki kanat doğurmuştur: Geçmişi sonraki eklentilere karşı koruduğunu düşünen bir gelenekçi muhafazakarlık ile geleneğin yozlaşmalarından sıyrılıp orijinal geçmişe gidebileceğini düşünen modern reformculuk. Bunların ikisi de selefisttir. Her ikisi de usulünce Müslüman olmada İslam tarihinde uzunca bir süre bir sapma yaşandığı kanaatindedir.

Biz yine de başa dönelim ve takvanın yolculuğuna bakalım.

Bu dünyada ama mütevazı imkanlar içinde adanmış bir hayat yaşadıklarına inanılan sahabeler, İslam devleti zaman ve mekânda genişledikçe yerlerini yönetici elit ve konfor sınıflarına bıraktılar. Buna popüler dilde Emevî yozlaşması deniliyor. (Bu yozlaşmanın Emevîlerle mi yoksa devlet ve imparatorluk haline gelmeyle mi ilgili olduğu sanki tartışmaya açık gibidir.) Yine de bu yozlaşmaya hem Arapların diğer milletlerden üstün olduğu fikri hem de mülkiyet ve hakimiyetin getirdiği dünyevileşme hali dahildir. İşte bu rehavet dalgasına karşı 7. Yüzyılın sonlarında bir tepki hareketi ortaya çıktı. Bir kısım insan yokluk, sadelik ve takvayı esas almak üzere bu konfor toplumundan kendilerini ayrıştırdılar. Bir terk hareketi başlattılar. Topluma rest çekmek suretiyle kendilerini toplumdan çektiler. Bu harekete “zühd” hareketi deniliyor. Böylece zahitlik (asceticism) doğdu. Zahit Allah’tan korkan, yasaya itaat eden, taşkınlıktan ve günahtan ciddi olarak çekinen insan modelidir. (Bu konuda “Zahit kimi ta’n eyler?” başlıklı yazıma bakabilirsiniz.)

İslam’daki bu solcu hamleye daha sonra komünist bir devam ve alternatif geldi: Tasavvuf. Allah korkusu yerini Allah sevgisine bırakmaya başladı. Bu İslam tarihinin hippileri diyebileceğimiz aşk yolunun yolcuları, (“havf û reca abdalı” olan) zahidleri yüzeyde, kabukta kalmış ve öze inememiş acemiler görüp ta’n ettiler. Kimsenin hakkına girmeyeyim diyen zahidi, her şey hakk (“hak’tan ayân bir nesne yok”) diyerek şoka uğrattılar. Sınavı geçmek için çırpınan Zahid ile (ders çalışıp sınıfta kalmaktan korktuğu için) epey bir dalga geçtiler. Dersi iptal edip sevgiliyle sohbete çevirdiler. Ortalık biraz karıştı. Ta ki İmam Gazali ve ondan sonraki toparlayıcı kimi abiler çıktı ve bu iki çizgiyi (yasaya itaat endişesi ile yasa dahil sınır tanımayan aşk enerjisini) birleştiren bir tarihi sentez yaptılar. Bu trafik düzenlemesi sonrası takva artık ortalama her mümin için daha tanımlanmış, kurumsal olarak takibi yapılabilir bir hal aldı. Ortodoksi oluştu.

Fazla gergin buldukları zahidi beğenmeyen velayetin sarhoş aşıkları onları hizaya getirecek bir yeni takvalı yurttaş profiliyle karşılaştılar. Velayetin körlüğünü aşan, ama velayeti fıkhın/ilmin sınırları içinde tutarak sürdüren bir asfiya sınıfı ortaya çıktı. Asfiya, evliyanın kitaba ve şeriata tabi ve duyarlı yeni biçimi olarak hiyerarşideki yerini aldı. Başka bir ifadeyle, zühd ve velayet (zahitlik ve dervişlik) çatışması asfiya sentezi ile aşıldı (aufhebung).

Zamanla ulema sınıfı ve medreseler yeni denklemde yerlerini aldılar. Takva Cumhuriyetinde tarikatlar kurumsal bir disipline girdiler (girmeyenler hep oldu ama girmenin hukuki altyapısı oluşturuldu). Molla Kasımlar gerektiğinde Yunus’un kulağını çekebildiği gibi artık hem molla hem şeyh/sufi olmak mümkün olabilecekti. Tasavvuf çizgisi felsefi (İbn Arabi) ve estetik (Mevlâna) gibi hayran bırakan meyveler verdi. Vahdetül Vücud doktrini ile birlikte takva, Allah korkusunu geride bıraktığı gibi, Allah’a dair şuuru da geride bıraktı. Takva şuur’u terk etmek, varlığı terk etmek, vücuttan çekilmek (fena) olarak anlaşıldı. Dünya bir imtihan yeri olmaktan çıkıp bir ‘fena gülzarı’, bir sürgün yeri olarak terk edilecek bir yer halini aldı. Aşk, korkuyu, mesafeyi ve dünyayı tasfiye etme eğilimindeydi.

İslam’ın bu medeniyetsel-emperyal konforu içinde filizlenen ve uzun süre tedavülde kalan bu “fena”cı çizgi birkaç asır sonra “hiç-çilik” ima eden bir yaklaşım olarak sorgulanmaya başlandı. Daha Avrupalılar gelip silahlarıyla Müslümanları dürtmeden veya talan etmeden önce, Müslümanlar zamanın değiştiğini hissettikçe takva konusunda “daha dünyalı” olma lüzumu ile cebelleşmeye başladılar. Bu, bazan bidatlarla savaş adı altında bir tür “tasaffi” (arınma) çabasıydı; bazan da bizzat geleneğin tasfiyesi biçimini kazandı. Selefizm bir komplo aracı haline gelmeden önce bir kısım Müslümanın modern zamanlara dair bir kıpırdama çabası olarak doğdu. Avrupa ve sömürgecilik olmadan başlayan kimi tecdid çabaları, kolonyalizmin heyula gibi çökmesi ile kirlenip görünmez hale geldi. Organik bir Müslüman modernliğine dair erken tecrübe ve müstakbel potansiyel, Avrupa sömürgeciliğinin tahakküm şartları altında artık tasavvur edilemez hale geldi.

Hikâyenin devamına burada fazla girmeyeceğim. Modern çağda İslam artık bir dinden ziyade bir medeniyet ve bir kimlik halini almaya başlayacaktır. Kolonyalizm İslam’ı kimlikleştirdiği gibi onunla Müslümanların hukuku için mücadele eden İslamcılık da bu kimlik siyasetini derinleştirmek zorunda kaldı. İslam’ın taşıyıcıları bir ideolojinin partizanları, bir kimliğin taşıyıcıları olarak modernlik meydanına dahil olabildiler. İslam’ın kimlikleşmesi, Müslüman dindarlığının (takvasının) aktivistleşmesine yol açtı. Özetle İslam’dan anladığımız, İslam’ın kimlikleşmesi oranında çoraklaştı. Bundan sonrası günümüzün dindarlıktan ne anladığımız hikayelerine geliyor ki o ayrı bir yazı konusu olur. Yine de şununla bitirelim: Modernleşmek için bir bedel elbette ödenecekti. Bugün artık modernliğin tam ortasında kimlikleşmede zirveyi, sekülerleşmede beklenmedik bir dibi bulan Müslümanların bugün için takvanın (yani bu zamanın ihtiyaçlarına cevap olabilecek sahih bir dindarlığın) nasıl bir şey olması gerektiğini düşünmek zorunda kaldığı bir noktadayız.

Mücahit BİLİCİ

 

https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/takvanin-tarihi-249141/

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM