Mücahit Bilici: Cemaatler ve Devlet: Din ile Siyaset ayrılabilir şeyler mi?
Hazmı zor olan gerçeği baştan söyleyelim. Din ile devlet tam olarak birbirinden ayrılamıyor. Çünkü aynı fonksiyonu görüyorlar: İrşad.
Cemaatlerin yükseliş ve düşüşleri neye binaendir? Çeşitli dini gruplar belli bir eşiğe vardıktan sonra neden devletin radarına yakalanıp zamanı geldiğinde tasfiye ediliyorlar?
Hazmı zor olan gerçeği baştan söyleyelim. Detaylara fırsat oldukça değiniriz. Din ile devletin birbirinden ayrılması bana göre imkânsız. Biliyorum, bizim çağdaş laik duyarlılık ve dini siyasetten tenzih eden manevi safiyet beklentilerine uymayan bir tespit. Hazmı o yüzden zor. Fakat benim gördüğüm şu: Din ile devlet tam olarak birbirinden ayrılamıyor. Çünkü aynı fonksiyonu görüyorlar: İrşad. Devlet işinin idare kısmi ve dinin ilim bürokrasisi otonomize olup iki ayrı alan hissi verebilir. Ama normatif olmak noktasında din ile devlet aynı fonksiyona hizmet eden iki teşebbüsü ifade ediyor. Tarih boyunca da örtüşme, ayrışma (rekabet) ve ez(il)me şeklinde oyun teorisinin dört ihtimalini de yansıtan tecellileri olmuştur bu gerçeğin.
Devletin din ile örtüşme ve rekabetinin arkasında devletin dünyada tanrı rolünü oynaması var. Devletin bu dehÅŸetengiz özelliÄŸi ÅŸu veya bu devletin, ÅŸu veya bu yöneticinin keyfi tercihi deÄŸil, bizzat devlet kurumunun fıtratında olan birÅŸey. Siyaset, insana irade verilmesi ve imtihan alanının açılması için Tanrı’nın dünyada bıraktığı boÅŸluÄŸun insanlar tarafından doldurulmasının adıdır. Devlet de bunun kurumsal ifadesidir. Devlet eskiden ÅŸahıs-devlet olduÄŸu için devletin başındaki ÅŸahıs tanrılaÅŸtırılırdı. Firavun dediÄŸiniz mesela tanrılaÅŸtırılmış bir kral idi. Yeterince terfi edilemeyen saltanatlarda ilahlık oluÅŸamıyordu. Ama uzun süreli ve istikrarlı bir hakimiyetin “ilahi”leÅŸme ihtimali artıyordu. Fetih ve imparatorluklar ilahileÅŸtirmeyi zorunlu kılıyordu. Avrupa’da krallara “İlahî selahiyet” veren haklar (“divine right of kings”) veya bizim coÄŸrafyada sultanlara tanrının gölgesi (“zıllullah”) gibi sıfatlar atfettiren gerçeklik budur.
Kral veya sultan ya Tanrının bizzat tecellisi ya da inayet ve takdiriyle bu yetkiyi kullanan biri olarak görülürdü. Zira hayat ve ölüm veya adalet gibi ölümcül konularda hüküm veren mercinin bisiklete binen kıytırık bir Danimarkalı olması insan ruhunun kabul edebileceği bir şey değildi. Sadece ilahî olan bir takdir, kader olmaya layık idi. Kralın veya sultanın yüceliği sadece bir otorite meşrulaştırıcı operasyon değildi. Aynı zamanda gelen kararın itaate layık bir yükseklikten geliyor olması için de gerekliydi.
Bir gariban beÅŸer, Tanrı’nın tahtına oturduÄŸu zaman şüphesiz o makamı dolduramayacak, orada aciz görünecekti. O insanın o makamda oturaklı görünebilmesi için, yani onun aczinin görünmezleÅŸtirilmesi için onun büyütülüp ilahîleÅŸtirilmesi gerekiyordu. Yani o makam o fani insana ilahi özellikler atfedilmesini gerektirdiÄŸi için onları kaftan, saray ve ordularla beÅŸerî cesametin ötesine çıkarmak gerekirdi. Sultanların ve kralların kıyafetleri, kavukları, taht ve sarayları onları düz bir insan olmaktan çıkarmak Tanrı yedeÄŸi olarak fotoshop’lamak içindi. Bu ÅŸahsın keyfi deÄŸil makamın gereÄŸiydi. Özetle, takdir makamını bir kader olarak üstlenmek zorunda kalan kral/sultanlar ölümsüz gibi davranmak zorunda olan ölümlüler idi. Bu yüzden kral ve sultanların (Kantorowicz’in tabiriyle) iki bedeni vardı: biri beÅŸerî/ÅŸahsi, biri temsili/ilahi. Biri fani iken diÄŸeri baki sayılırdı. (Devlet dilinde rastalanan “ebediyyen payidar kalacaktır” yahut “devlette devamlılık esastır” gibi ibareler bu gerçekliÄŸin sızıntılarıdır).
Bu arada Firavun örneÄŸini uzakta ve mazide düşünmeye eÄŸilim gösterecekler için daha yakın tarihte mesela Åžah İsmail’den hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar, dünyevi baÅŸarılarıyla doÄŸru orantılı olarak ilahileÅŸmeye teÅŸebbüs etmiÅŸ veya kendini mecbur hissetmiÅŸ pek çok hükümdar vardır. Ufukların efendileri, sahibkıranlar…
Modern çaÄŸda devlet ÅŸahıs-devlet olmaktan çıkıp kurum niteliÄŸi kazanınca, insanlar da memur/görevli konumuna düştüler. Åžahıslarda vehmedilen o kudsiyet artık ana/yasalarda veya kurumlarda aranmaya baÅŸlanacaktı. Eskiden suçlar krala karşı suçlar iken bu dönemde suçlar (kamuyu temsilen) devlete karşı iÅŸlenen suçlara dönüştü. Devlet gerçek bir ÅŸahıs olmaktan çıkıp manevi bir ÅŸahıs oldu. Gerçek ÅŸahıslar ya Avrupa’da yolsuzluk yapmıyor göründüğü ve bisiklete bindiÄŸi için faziletli sanılan içi boÅŸ memurlara dönüştüler ya da Asya veya Afrika’da ÅŸahsen hükmettikleri için diktatör, güçlü lider, mesiyanik önder gibi olduÄŸundan büyük makamlar atfedilen manevi makam sahibi devlet baÅŸ(kan)larına dönüştüler. Bir açıdan modern devlet ilahi olmadan manevi olmaya çalıştı. Machiavelli bu geçiÅŸte modern siyasete ebelik yapmak istedi. Saltanatın o eski canavarlığı (beÅŸerîliÄŸi aÅŸan gariplikleri) perde çekilince insanlara çok çirkin göründü. Halbuki o sadece, Tanrı’nın alemde bıraktığı boÅŸluÄŸu doldurmak için yapılan siyasetin ilahilik olmadan yapılması durumunda sakîl görünse de nasıl olması gerektiÄŸini gösterdi.
Klasik devlet ilahileşme eğilimi gösterirken, klasik dinde de devletleşme eğiliminin ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela herhangi bir tarikata bakarsanız belli bir noktadan sonra şeyhin kutb-u azam olarak kainata hükmettiğini, uzay mekiğinin cıvataları ile oynayabildiğini yahut dünya liderlerine karşı kainat imamlığı ile ortaya çıkabildiğini görüyoruz. Dini gruplardaki manevi hakimiyetin dünyevi hakimiyete akıntı veya sızma yapması da her zaman bir kötücül özel çabanın sonucu değil başta belirttiğimiz ama kabul etmekte zorlandığımız gerçeklikle ilgiliydi: Din ve devletin hakiki anlamda ayrışması mümkün değil. Ya biri iki fonksiyonu da görecek (Vatikan yahut Sovyetler) ya da biri ötekine tabi kalacak (kendine laik diyen çoğu devlet aslında dine hükmeder).
Ne zaman ki dini akımlar/gruplar/tarikatler manevi kuvvetlerini maddi dünyaya yansıtmak isteseler devletin otoritesince radara yakalanırlar ve kulakları çekilir. Mesela Niyazi-i Mısrî müritleri ile küffara karşı savaşıp ÅŸehit olmak istediÄŸinde o sırada sefer üzere olan devlet bundan dolayı sevinmedi. Aksine endiÅŸelendi ve peÅŸindekileri tasfiye edip onu Limni adasına hazin bir sürgüne gönderdi. Tasavvufa ÅŸeriatı ve siyaseti yedirme kabiliyeti yüksek olan NakÅŸilik dini otorite ile devlet otoritesi arasında iki taraf için kazançlı bir pragmatizm geliÅŸtirdi: İslamı korumak için devlete tabi olmak, iÅŸbirliÄŸi yapmak. Ancak bunun spesifik cemaat veya tarikatlarda nasıl tecelli edeceÄŸi ampirik bir konu. Kürdistan’da mirlikler yıkılıp otorite boÅŸluÄŸu oluÅŸtuÄŸunda daha önce ekseriyetle mirlere tabi olan medrese uleması ve tasavvuf ÅŸeyhleri, siyasi otoriteyi de üstlenmek zorunda kaldılar. Kürt isyanları olarak bilinen muhtelif dini ve siyasi hareketlerin liderlerinin hep (Åžeyh Said örneÄŸindeki gibi) ÅŸeyhlerden olması bu sebepledir. Denebilir ki Kürt medrese geleneÄŸinin bu politik serazadlığı, bölge ulemasını da daha liberteryen bir çizgide tutmuÅŸtur. Bu, memleketin diÄŸer bölgelerinde bilakistir. Bugün Türkiye’de ister soft ister hardcore selefilik olarak tanımlanabilecek kimi cemaat veya grupların muhaliflik kabiliyet veya gözükaralıklarının arkasında böyle bir etos teÅŸhis etmek mümkün. Dindar modernleÅŸmesinin kültürel varoÅŸlarında Kuytul veya Bayuncuk gibi kiÅŸisel karizmalarına ilaveten kamu nazarında daha cesur ve itaatsiz durabilen kimi dini figürlerin da arkasında devlete nispetle Kürtlükten neÅŸet eden bu anarÅŸist etos var denebilir. Çünkü bazan din aynı zamanda devlettir ve bazan devlet aynı zamanda dindir. Bu model, mesela, Kafkasya’daki Müslümanlar için de dile getirilebilir (Åžeyh Åžamil).
Bir tarafta kudsiyet kazanmak isteyen devlet otoritesi, öbür tarafta dünyaya hükmetmek isteyen dini otorite. Bu gerilim hep bir rekabete sebep olmuÅŸtur. Mesela ikinci binyılın yenileyicisi büyük devrimci sıfatına ilkin bir sultan olan Ekber Åžah’ın sahip olmak istediÄŸini ancak son tahlilde NakÅŸibendiliÄŸin büyük üstadı İmam-ı Rabbani’nin bu unvanı elde ettiÄŸini görüyoruz: Müceddid-i Elf-i Sani. Benzer ÅŸekilde mehdi veya mesih beklentilerinin hem dini hem de politik liderler için (Trump dahil) sözkonusu edilmesi yine bu iki alanın inkar edilemez örtüşmesinden kaynaklanıyor.
Politik otorite ile dini otoritenin kafa kafaya gelip çarpışması bir kaza değil her toplumda normatif yenilenmenin (yani değerlerin siyasete tercüme edilme sürecindeki) gecikme veya pürüzlerin sonucudur. İdeal bir demokrasi hem devletsizlik hem de din devleti olmak demektir. Politik bir otorite tam hakimiyetini ancak ve ancak dinsel bir hakimiyete de evrilerek kazanabilir. Hakiki bir dini otoritenin dünyevi sonuçlar ortaya koymayacağı düşünülemez.
Bu çelişki ve gerilimi çözmek için dini hareketlerin topluma ve dolaylı olarak devlete oksijen pompalayıp, kendilerini bizzat oraya koymaması gerekir. Fakat dine/oksijene hizmet ediyoruz diye oksijen kastıyla kendilerini/çıkarlarını devletin yerine koyduğu zaman dini hareketler, devletlerin kıskançlık ve rekabetini celbederler. Modern alanların özerkleşmesi (idarenin teknikleşmesi, dinin vicdanileşmesi) bize bir çatışmasızlık izlenimi verse de son tahlilde normatif irşad fonksiyonları dolayısı ile din ile devletin yolları birbirlerine mutlaka düşer. Dinin dini hakikatlerin izzetini koruduğu, siyaseti toplum üzerinden ahlakîliğe ve erdeme icbar ettiği ama siyasetin kirine ve cazibesine dini kaptırmadığı bir mesafe iki taraf için de doğru olan gerilimli konumlanmadır. Bunun mutlak bir teorik çözümü yoktur, belağatin konusudur.
(Türkiye’de dini cemaatlere topluca topografik bir bakış da baÅŸka bir ilginç konu olurdu. Yani cemaatlerin bir ekosistem olarak ortaya çıkış dinamikleri, modernlikle iliÅŸkisi ve devletle raksı nasıl anlaşılmalı vs. Bu yazı yeterince uzadığı için burada bitirelim.)
Mücahit BİLİCİ
https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/cemaatler-ve-devlet-din-ile-siyaset-ayrilabilir-seyler-mi-246423/

Henüz yorum yapılmamış.