Murat Sayımlar: Ulûl - Elbâb
Kur’an’da “Ulû’l-elbâb” kavramı, insanın sadece düşünme yeteneÄŸine deÄŸil, düşüncenin arınmış, derinleÅŸmiÅŸ, hakikate yönelmiÅŸ, hikmetle olgunlaÅŸmış ve ahlaki sorumlulukla birleÅŸmiÅŸ en yüksek formuna iÅŸaret eder. Bu kavramı yalnızca “akıl sahipleri” diye çevirmek mümkündür; fakat bu tercüme çoÄŸu zaman kavramın bütün derinliÄŸini taşımaz. Çünkü “lübb”, bir ÅŸeyin özü, iç hakikati, kabuÄŸundan ayrılmış saf cevheri demektir. Bu nedenle “Ulû’l-elbâb”, sadece aklı olanlar deÄŸil; aklını kabuktan öze, görüntüden hakikate, bilgiden hikmete, olaydan yasaya, duyumdan ibrete, inançtan ahlaka, ahlaktan sorumluluÄŸa ve sorumluluktan yeryüzünü imar edecek bilinçli bir kulluk ve halifelik misyonuna taşıyabilen insanlardır.
Kur’an’da insanların çoÄŸu için sıkça “bilmezler”, “akletmezler”, “şükretmezler”, “iman etmezler”, “yüz çevirirler” gibi ifadeler kullanılırken, bunun karşısında özel bir insan tipi olarak Ulû’l-elbâb öne çıkarılır. Bu, Kur’an’ın insanları sadece inanan-inanmayan biçiminde deÄŸil, aynı zamanda idrak düzeyi, hakikate açıklık, öğüt alabilme kabiliyeti, muhakeme derinliÄŸi, ahlaki emniyet ve sorumluluk taşıma kapasitesi bakımından da deÄŸerlendirdiÄŸini gösterir. Her insanın aklı vardır; fakat herkes aklını hakikatin hizmetine vermez. Herkes görür; fakat herkes gördüğünden ibret çıkarmaz. Herkes duyar; fakat herkes duyduÄŸunun en güzeline tâbi olmaz. Herkes yaÅŸar; fakat herkes hayatın iÅŸaretlerini okuyamaz. Herkes bilgi elde edebilir; fakat herkes bilgiyi hikmete, hikmeti ahlaka, ahlakı inÅŸaya dönüştüremez. Ulû’l-elbâb, bu ayrımın Kur’an’daki en seçkin karşılığıdır.
Ulû’l-elbâb insanı, varlığı yalnızca karşısında duran bir nesneler toplamı olarak görmez. O, varlığı Allah’ın ayetleri olarak okur. Kur’an’ın metin olarak bildirdiÄŸi ayetler ile yaratılışta sergilenen kevnî ayetler onun zihninde birbirinden kopuk deÄŸildir. Mushafın ayetleri hakikati lafız, hüküm, ölçü, emir, yasak, kıssa ve hikmet diliyle bildirir; kevnî ayetler ise aynı hakikati varlık, düzen, ölçü, denge, süreç, sebep-sonuç, canlılık, ölüm, rızık, dönüşüm ve yasa diliyle gösterir. Bu nedenle Ulû’l-elbâb, Kur’an’ı okurken hayatı, hayatı okurken Kur’an’ı ihmal etmeyen insandır. O, göklerde, yerde, denizlerde, canlılarda, bitkilerde, insan bedeninde, toplumların yükseliÅŸ ve çöküşlerinde, gece ile gündüzün dönüşümünde, yaÄŸmurda, toprakta, yıldızlarda, doÄŸumda, ölümde ve tarihin akışında Allah’ın ayetlerini görür. Fakat bu görme yalnızca estetik bir hayranlık deÄŸildir; bilgiye, hikmete, sorumluluÄŸa, üretime ve imara dönüşmesi gereken bir okuma biçimidir.
Bu bakımdan ilk inen vahiy, Ulû’l-elbâb perspektifinin en temel epistemolojik manifestosu gibidir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” Bu ilk emir, yalnızca yazılı bir metni okumayı deÄŸil; varlığı, insanı, hayatı, yaratılışı, olayları, iliÅŸkileri, sünnetullahı, fıtratı ve insanın yeryüzündeki misyonunu Allah’ın adıyla okumayı ifade eder. Henüz elimizde tamamlanmış bir kitap yokken gelen “oku” emri, insanın önce yaratılış kitabına yöneltilmesi gibidir. Fakat bu okuma bağımsız, kopuk, nefsin arzularına ve insan merkezli kibre teslim edilmiÅŸ bir okuma deÄŸildir. “Yaratan Rabbinin adıyla” okumaktır. Yani varlığı, onu var edenin adıyla; bilgiyi, onu mümkün kılanın adıyla; insanı, onu yaratanın muradıyla; tabiatı, onu ölçüyle düzenleyenin hikmetiyle; yeryüzünü, insana emanet eden Rabbin ölçüleriyle okumaktır.
İlk vahiyde Allah’ın kendisini “yaratan” vasfıyla öne çıkarması son derece derindir. Çünkü yaratmak, yalnızca yoktan var etmek deÄŸildir. Kur’anî perspektifte yaratmak; ölçü koymak, sınır belirlemek, denge kurmak, düzen oluÅŸturmak, potansiyel yerleÅŸtirmek, iliÅŸkiler ağı kurmak, varlıklar arasında hikmetli baÄŸlar inÅŸa etmek ve her ÅŸeyi bir kader, miktar ve amaç içinde var etmektir. Bu nedenle “Yaratan Rabbinin adıyla oku” emri, yaratılış sistemini oku, yaratılıştaki ölçüyü oku, yaratılıştaki dengeyi oku, yaratılıştaki hikmeti oku, yaratılıştaki potansiyelleri oku, yaratılıştaki emanet ve sorumluluk iliÅŸkisini oku anlamına gelir. Ulû’l-elbâb, bu okumayı yapabilen insandır. O, yaratılmış olanı Allah’tan bağımsızlaÅŸtırmaz; fakat yaratılmış olanın içindeki yasaları, iliÅŸkileri ve imkânları da ihmal etmez. Çünkü Allah’ın yaratması, insana yalnızca secde ve hayranlık deÄŸil, aynı zamanda öğrenme, anlama, keÅŸfetme, üretme ve imar sorumluluÄŸu da yükler.
Bakara suresi 179’da “Kısasta sizin için hayat vardır ey Ulû’l-elbâb” buyrulması, bu kavramın ilk önemli boyutlarından birini gösterir. Yüzeysel akıl, kısası yalnızca cezalandırma olarak görebilir. Fakat derin akıl, onun arkasındaki hayat koruyucu hikmeti görür. Burada Ulû’l-elbâb, olayın zahirinde kalmayan, adaletin toplumsal hayatı nasıl koruduÄŸunu fark eden insandır. Demek ki Kur’an’a göre derin akıl, sadece soyut düşünce deÄŸil; hukuk, adalet, caydırıcılık, hak, sorumluluk, can emniyeti ve toplumsal hayat arasındaki iliÅŸkiyi görebilen bir muhakemedir. Ulû’l-elbâb için hüküm, yalnızca emir deÄŸildir; hükmün ardındaki hikmet, hayatı koruyan ilahi ölçüdür. O, hükmü keyfî bir otorite beyanı olarak deÄŸil, varlık ve toplum düzenini koruyan rahmetli bir ölçü olarak kavrar.
Bakara suresi 197’de hac ibadeti baÄŸlamında “Azık edinin; azığın en hayırlısı takvadır. Ey Ulû’l-elbâb, bana karşı gelmekten sakının” buyrulur. Burada Ulû’l-elbâb, ibadetin dış formunu aÅŸarak özüne ulaÅŸabilen insandır. Hac yolculuÄŸunda maddi azık gerekir; fakat asıl azık takvadır. Yani derin akıl, ibadeti ritüele indirgemez. Onun insanı arındıran, disipline eden, sınır bilinci kazandıran, Allah karşısında sorumlu bir varlık haline getiren özünü görür. Böylece Ulû’l-elbâb’ın bir baÅŸka vasfı ortaya çıkar: O, ÅŸekil ile özü ayırır; fakat özü ihmal ederek ÅŸekli, ÅŸekli ihmal ederek özü de yıkmaz. İkisini hikmetli bir bütünlük içinde kavrar. Bu bütünlük, insanın ibadetle hayatı, takvayla davranışı, kullukla toplumsal sorumluluÄŸu birbirinden ayırmamasını saÄŸlar.
Bakara suresi 269’da “Allah hikmeti dilediÄŸine verir; kime hikmet verilmiÅŸse ona pek çok hayır verilmiÅŸtir. Bunu ancak Ulû’l-elbâb düşünüp anlar” buyrulur. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın bilgiyle hikmet arasındaki farkı kavrayan insan olduÄŸunu gösterir. Bilgi, ÅŸeylerin ne olduÄŸunu bilmek olabilir; hikmet ise onların yerini, deÄŸerini, sınırını, sonucunu, gayesini ve Allah’ın muradı içindeki anlamını kavramaktır. Bu nedenle hikmet, kuru bilgi deÄŸil; doÄŸru bilgi, doÄŸru ölçü, doÄŸru zaman, doÄŸru yöntem ve doÄŸru davranış bütünlüğüdür. Ulû’l-elbâb, bilgiyi zihinsel malzeme olarak biriktiren deÄŸil, onu hakikat ve amel bütünlüğüne dönüştüren insandır. Bu yönüyle hikmet, vahyin, aklın, tecrübenin, gözlemin, ahlakın ve sorumluluÄŸun bir merkezde birleÅŸmesidir. Ulû’l-elbâb’ın farkı da burada görünür: O, bilginin çokluÄŸuyla deÄŸil, bilginin doÄŸru yere yerleÅŸmesiyle kemale erer.
Âl-i İmrân suresi 7’de muhkem ve müteÅŸabih ayetler baÄŸlamında “Bunu ancak Ulû’l-elbâb düşünüp anlar” buyrulur. Bu ayet, derin aklın bilgi karşısındaki ahlakını gösterir. Kalbinde eÄŸrilik bulunanlar, müteÅŸabih olanın peÅŸine fitne çıkarmak için düşerler. İlimde derinleÅŸmiÅŸ olanlar ise “Hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Buradan anlaşılır ki Ulû’l-elbâb, sadece karmaşık meseleleri anlayabilen zeki insan deÄŸildir; aynı zamanda bilginin sınırını bilen, tevazu sahibi, metni kendi arzusuna göre eÄŸip bükmeyen, hakikati manipüle etmeyen insandır. Derin akıl, burada ahlaki emniyetle birleÅŸir. Çünkü akıl, hevaya teslim olduÄŸunda hakikati açıklamaz; hakikati kendi çıkarına göre kullanır. Bu sebeple Kur’an’ın övdüğü akıl, yalnızca keskin akıl deÄŸil; arınmış, emniyetli, takvalı ve hakikate teslim olmuÅŸ akıldır.
Âl-i İmrân suresi 190’da göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün deÄŸiÅŸiminde Ulû’l-elbâb için ayetler bulunduÄŸu bildirilir. Hemen ardından 3/191’de bu insanların ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrettikleri ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşündükleri belirtilir. Bu baÄŸlam, Ulû’l-elbâb’ın kozmik tefekkür insanı olduÄŸunu gösterir. Onlar için evren sessiz ve anlamsız bir madde yığını deÄŸildir. Varlık, Allah’ın kudretini, hikmetini, düzenini, ölçüsünü ve gayesini gösteren bir ayetler bütünüdür. Onlar tabiatı yalnızca kullanmaz; okur. Olayları yalnızca tüketmez; anlamlandırır. Hayatı yalnızca yaÅŸamaz; üzerinde düşünür. Fakat burada tefekkür yalnızca içsel bir hayranlık halinde kalmaz. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünmek, aynı zamanda yaratılışın yasalarını, düzenini, ölçüsünü, iÅŸleyiÅŸini ve insana sunduÄŸu imkânları anlamayı da gerektirir. Bu nedenle Ulû’l-elbâb, kitabî ayetlerle kevnî ayetleri birlikte okuyabilen, bu okumadan hem iman derinliÄŸi hem de bilgi sorumluluÄŸu çıkarabilen insandır.
Kur’an’ın göklere, yere, denizlere, daÄŸlara, hayvanlara, bitkilere, yaÄŸmura, geceye, gündüze, yıldızlara ve insanın kendi nefsine bakmayı emretmesi tesadüf deÄŸildir. Bu çaÄŸrılar yalnızca “bak ve etkilen” çaÄŸrısı deÄŸildir; “bak, düşün, anla, ölçüyü kavra, yasayı keÅŸfet, hikmeti bul, emaneti fark et, sorumluluÄŸunu üstlen” çaÄŸrısıdır. Denizlerde gemilerin yüzmesi, rüzgârların yön deÄŸiÅŸtirmesi, bulutların sevk edilmesi, yaÄŸmurun indirilmesi, toprağın diriltilmesi, bitkilerin çeÅŸitlenmesi, hayvanların insana hizmet edecek ÅŸekilde yaratılması, gece ve gündüzün düzenli deÄŸiÅŸimi, gök cisimlerinin belirli hesaplarla hareket etmesi, insanın kendi bedenindeki düzen ve ruhundaki derinlik; bütün bunlar hem imanî tefekkür hem de bilimsel keÅŸif alanlarıdır. Ulû’l-elbâb bu alanları ikiye bölmez. Bir yandan bunlarda Allah’ın ayetlerini görür; diÄŸer yandan bu ayetlerin içerdiÄŸi düzeni bilimsel bilgiye dönüştürerek insanlığın hayrına kullanır.
Bu nokta, halifelik misyonuyla doÄŸrudan baÄŸlantılıdır. Kur’an’ın insana yüklediÄŸi halifelik, yalnızca yeryüzünde bulunmak ya da yalnızca temsil iddiası taşımak deÄŸildir. Halifelik, Allah’ın yarattığı yeryüzünü O’nun koyduÄŸu ölçülere, sınırlara, hikmete ve adalete uygun biçimde imar etme sorumluluÄŸudur. İnsan, yeryüzünde başıboÅŸ bırakılmış bir tüketici, yaÄŸmacı, bozucu ve keyfî davranan bir varlık deÄŸildir. O, Allah’ın ayetlerini okuyarak, yaratılıştaki ölçüleri keÅŸfederek, varlıkların hakikatini anlayarak, tabiatın emanet olduÄŸunu bilerek, adalet ve merhametle davranarak, bozgunculuk yapmadan imar etmekle yükümlüdür. Ulû’l-elbâb, halifeliÄŸin bu bilgi, hikmet, emanet ve sorumluluk boyutunu kavrayan insandır. O, yeryüzünün kendisine mutlak mülk olarak deÄŸil, emanet olarak verildiÄŸini bilir. Bu yüzden üretir ama tahrip etmez; kullanır ama israf etmez, yönetir ama zulmetmez; keÅŸfeder ama kibirlenmez, güç elde eder ama ilahlaÅŸtırmaz.
Mâide suresi 100’de “Pis ile temiz bir olmaz; pis olanın çokluÄŸu hoÅŸuna gitse bile. Ey Ulû’l-elbâb, Allah’tan sakının ki kurtuluÅŸa eresiniz” buyrulur. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın çoÄŸunluk, bolluk, yaygınlık ve cazibe karşısındaki ayırt edici bilincini gösterir. Kur’an burada çok önemli bir ölçü koyar: Çok olan doÄŸru olmayabilir; yaygın olan temiz olmayabilir, güçlü olan haklı olmayabilir; cazip olan hayırlı olmayabilir. Derin akıl, nicelik tarafından büyülenmez. Sayının, gücün, modanın, pazarın, propagandanın ve sosyal kabulün arkasındaki mahiyeti sorgular. Bu ayet günümüz dünyası açısından son derece sarsıcıdır. Çünkü modern insan çoÄŸu zaman deÄŸeri görünürlüğe, doÄŸruluÄŸu yaygınlığa, baÅŸarıyı büyüklüğe, iyiliÄŸi kabul görmeye, hakikati çoÄŸunluk kanaatine baÄŸlamaktadır. Ulû’l-elbâb ise çokluÄŸa aldanmadan temiz olanı, hak olanı, meÅŸru olanı, kalıcı olanı seçebilen insandır. Onun ölçüsü kitle psikolojisi deÄŸil, hakikattir; pazar deÄŸeri deÄŸil, tayyib oluÅŸ; güç dengesi deÄŸil, adalettir.
Yusuf suresi 111’de nebi ve resullerin kıssalarında Ulû’l-elbâb için ibretler bulunduÄŸu bildirilir. Burada derin aklın tarih okuma biçimi ortaya çıkar. Sıradan zihin kıssayı hikâye olarak okur; Ulû’l-elbâb ise kıssadan sünnetullahı, insan tabiatını, imtihan biçimlerini, sabrın sonuçlarını, ihanetin akıbetini, takvanın koruyuculuÄŸunu ve Allah’ın olayları nasıl yönettiÄŸini çıkarır. Kur’an kıssaları geçmiÅŸin anlatısı deÄŸil, insanın deÄŸiÅŸmeyen hakikatlerini gösteren aynalardır. Ulû’l-elbâb bu aynada kendini, çağını, toplumunu ve sorumluluÄŸunu görür. Resuller ve nebiler, yalnızca tarihî ÅŸahsiyetler deÄŸil; hakikatin, sabrın, tebliÄŸin, adaletin, mücadelenin, teslimiyetin ve insan inÅŸasının örnekleridir. Onların hayatları, Ulû’l-elbâb için insanın nasıl eÄŸitileceÄŸini, toplumun nasıl dönüştürüleceÄŸini, batılla nasıl mücadele edileceÄŸini, hakikatin hangi bedellerle taşınacağını gösteren ilahi eÄŸitim metinleridir.
Ra’d suresi 19’da “Rabbinden sana indirilenin hak olduÄŸunu bilen kimse, kör olan gibi olur mu? Ancak Ulû’l-elbâb öğüt alırlar” buyrulur. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın hakikati görme kapasitesini körlük karşıtı bir idrak olarak tanımlar. Buradaki körlük gözün deÄŸil, basiretin körlüğüdür. İnsan bazen verileri görür fakat hakikati göremez. Bazen ayetleri duyar fakat çaÄŸrıyı iÅŸitmez. Bazen bilgiyi bilir fakat kendine uygulamaz. Ulû’l-elbâb ise hakikati gördüğünde ondan kaçmaz; öğüt alır. Bu yüzden Kur’an’da öğüt almak, bilgi edinmekten daha yüksek bir mertebedir. Çünkü öğüt alan insan, bilginin kendisini deÄŸiÅŸtirmesine izin veren insandır. Bu deÄŸiÅŸim yalnızca zihinsel kanaat deÄŸiÅŸikliÄŸi deÄŸildir; insanın kararlarını, iliÅŸkilerini, ahlakını, üretimini, yönetimini ve toplumsal konumunu yeniden düzenleyen bir dönüşümdür.
İbrahim suresi 52’de Kur’an’ın insanlara bir bildiri olduÄŸu, onunla uyarılmaları, Allah’ın tek ilah olduÄŸunu bilmeleri ve Ulû’l-elbâb’ın öğüt almaları için indirildiÄŸi ifade edilir. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın vahiy karşısındaki konumunu gösterir. Kur’an herkes için bir bildiridir; fakat ondan derin biçimde öğüt alabilenler Ulû’l-elbâb’dır. Çünkü vahiyden yararlanmak yalnızca onu duymaya deÄŸil, ona karşı iç açıklığa, ciddiyete, teslimiyete ve sorumluluk bilincine baÄŸlıdır. Kur’an’ın amacı insana sadece bilgi vermek deÄŸil; onun varlık anlayışını, Allah tasavvurunu, insan kavrayışını, hayat düzenini, ahlakını, iliÅŸkilerini ve yeryüzündeki misyonunu yeniden kurmaktır. Ulû’l-elbâb bu yeniden kuruluÅŸ çaÄŸrısını iÅŸitebilen insandır.
Sâd suresi 29’da “Bu, sana indirdiÄŸimiz mübarek bir kitaptır; ayetlerini tedebbür etsinler ve Ulû’l-elbâb öğüt alsın diye” buyrulur. Burada kavramın Kur’an’la iliÅŸkisi daha da netleÅŸir. Kur’an, sadece okunacak bir metin deÄŸil, üzerinde tedebbür edilecek bir kitaptır. Tedebbür, bir ÅŸeyin sonunu, arka planını, baÄŸlantılarını, sonuçlarını ve derin anlamını düşünmektir. Ulû’l-elbâb, Kur’an’ı lafızda bırakmayan; ayetlerin hayata, nefse, topluma, tarihe, tabiat düzenine, bilgi üretimine, ahirete ve imar sorumluluÄŸuna bakan yönlerini düşünen insandır. Bu nedenle Kur’an ile Ulû’l-elbâb arasında zorunlu bir iliÅŸki vardır: Kur’an derin düşünmeye çağırır; derin akıl Kur’an’dan öğüt alır. Fakat bu öğüt, pasif bir etkilenme deÄŸil; hayatı Allah’ın ölçülerine göre yeniden inÅŸa etme iradesidir.
Sâd suresi 43’te Hz. Eyyûb baÄŸlamında, Allah’ın ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdiÄŸi, bunun Allah’tan bir rahmet ve Ulû’l-elbâb için bir öğüt olduÄŸu bildirilir. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın musibet, sabır, kayıp, imtihan ve ilahi telafi iliÅŸkisini okuyabilen insan olduÄŸunu gösterir. Sıradan zihin musibeti sadece acı olarak görür. Ulû’l-elbâb ise musibetin içinde sabrı, sabrın içinde olgunlaÅŸmayı, olgunlaÅŸmanın içinde rahmeti, rahmetin içinde ilahi terbiyeyi görür. Bu, acıyı romantize etmek deÄŸil; acının insanı nasıl inÅŸa edebileceÄŸini ve Allah’ın rahmetinin bazen uzun imtihan süreçlerinden sonra nasıl tecelli ettiÄŸini kavramaktır. Ulû’l-elbâb, hayatın yalnızca kolaylık dönemlerinde deÄŸil, kırılma, kayıp ve sınanma dönemlerinde de ayetleri okuyabilen insandır.
Zumer suresi 9’da “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Ulû’l-elbâb öğüt alırlar” buyrulur. Bu ayet, bilginin deÄŸerini ortaya koyar; fakat aynı zamanda bilgiyi öğüt alabilme kabiliyetiyle iliÅŸkilendirir. Kur’an’a göre gerçek bilgi, insanı Allah karşısında daha sorumlu, daha mütevazı, daha dikkatli, daha ahlaklı ve daha bilinçli kılmalıdır. EÄŸer bilgi insanı kibirli, sorumsuz, acımasız veya manipülatif hale getiriyorsa, o bilgi hikmete dönüşmemiÅŸtir. Ulû’l-elbâb’ın bilgisi, insanı hakikate yaklaÅŸtıran bilgidir. Bu nedenle kevnî ayetlerin okunmasıyla elde edilen bilimsel bilgi de ahlaki baÄŸlamından koparılamaz. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, tıp, mühendislik, matematik, sosyal bilimler ve diÄŸer bilgi alanları, Allah’ın yaratışındaki ölçüleri, iliÅŸkileri ve yasaları okumaya vesile olabilir. Fakat bu bilgi, takvadan, adaletten, emanetten ve merhametten koparsa, imar aracı olmaktan çıkıp ifsat aracına dönüşebilir.
Zumer suresi 18’de “Onlar sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın hidayet ettiÄŸi kimselerdir ve iÅŸte onlar Ulû’l-elbâb’ın ta kendileridir” buyrulur. Bu ayet, kavramın en merkezi tanımlarından biridir. Ulû’l-elbâb, duymadan reddeden, anlamadan savunan, körü körüne baÄŸlanan veya peÅŸin hükümle yaÅŸayan insan deÄŸildir. O, sözü dinler; deÄŸerlendirir, ayıklar; ölçer, tartar; en güzeline uyar. Burada derin akıl, seçici ve ahlaki bir muhakeme olarak karşımıza çıkar. Fakat bu seçicilik keyfi deÄŸildir. Ölçüsü Allah’ın hidayeti, hakikat, takva, adalet ve hikmettir. Ulû’l-elbâb, hakikati kimden geldiÄŸine göre deÄŸil, hakikat oluÅŸuna göre deÄŸerlendirebilecek bir olgunluÄŸa sahiptir. Bu özellik, bilimsel bilgi, sosyal tecrübe, tarihsel birikim ve farklı kültürlerin üretimleri karşısında da önemlidir. Ulû’l-elbâb, faydalı olanı alır, zararlı olanı ayıklar, hakikate uygun olanı deÄŸerlendirir, hevaya ve batıla hizmet edeni reddeder.
Zumer suresi 21’de Allah’ın gökten su indirmesi, onu kaynaklara yerleÅŸtirmesi, onunla farklı renklerde ekinler çıkarması, sonra onların kuruyup sararması ve çerçöp haline gelmesi anlatılır; bunda Ulû’l-elbâb için öğüt olduÄŸu bildirilir. Bu ayet, derin aklın tabiat olayları üzerinden hayatın faniliÄŸini, deÄŸiÅŸimini, döngüsünü ve insanın geçiciliÄŸini okumasını gösterir. Ulû’l-elbâb için yaÄŸmur sadece meteorolojik bir olay deÄŸildir; hayatın Allah’a baÄŸlılığının iÅŸaretidir. Ekinin yeÅŸermesi sadece biyolojik süreç deÄŸildir; diriliÅŸin, rızkın ve rahmetin göstergesidir. Sararıp çerçöp olması ise dünyanın faniliÄŸini, güzelliÄŸin geçiciliÄŸini ve ahirete yönelme gereÄŸini hatırlatır. Fakat bu ayet aynı zamanda suyun, toprağın, bitkinin, kaynakların, döngülerin ve ekolojik dengenin okunmasını da içerir. Böylece tefekkür, çevre ahlakına; gözlem, tarım bilgisine; ibret, sürdürülebilir imara; nimet bilinci, şükür ve sorumluluÄŸa dönüşür.
Mü’min suresi 54’te Musa’ya verilen hidayet ve İsrailoÄŸullarına miras kılınan kitap baÄŸlamında bunun Ulû’l-elbâb için bir hidayet ve öğüt olduÄŸu bildirilir. Bu ayet, Ulû’l-elbâb’ın vahiy tarihini, nebi ve resullerin mirasını ve ilahi rehberliÄŸin sürekliliÄŸini kavrayan insan olduÄŸunu gösterir. Onlar dini parçalı, dönemsel ve kopuk bir bilgi gibi görmezler. Allah’ın insanlık tarihi boyunca gönderdiÄŸi rehberliÄŸin bütünlüğünü, nebi ve resullerin aynı hakikate çağırdığını, kitabın insanı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için indirildiÄŸini fark ederler. Bu fark ediÅŸ, onları köksüzlükten kurtarır. İnsanlık tarihini yalnızca iktidarların, savaÅŸların, ekonomik mücadelelerin tarihi olarak deÄŸil; hak ile batılın, hidayet ile dalaletin, adalet ile zulmün, tevhid ile ÅŸirk düzenlerinin mücadelesi olarak okumalarını saÄŸlar.
Talâk suresi 10’da “Ey iman eden Ulû’l-elbâb, Allah’tan sakının; Allah size bir zikir indirmiÅŸtir” buyrulur. Burada dikkat çekici olan, hitabın “iman eden akıl sahipleri”ne yönelmesidir. Bu, iman ile derin aklın birbirinden kopuk olmadığını gösterir. Kur’an’a göre sahih iman aklı iptal etmez; aklı arındırır, yönlendirir ve derinleÅŸtirir. Aynı ÅŸekilde gerçek akıl da imanı zayıflatmaz; imanı bilinç, takva ve sorumlulukla güçlendirir. Ulû’l-elbâb, iman eden fakat düşünmeyen insan deÄŸil; düşünen, sakınan, öğüt alan ve vahyin çaÄŸrısına göre hayatını düzenleyen insandır. Onun imanı, hayatın bütün alanlarını kuÅŸatan bir bilinçtir: ibadeti, ahlakı, aileyi, hukuku, ekonomiyi, bilimi, sanatı, yönetimi, üretimi ve tabiatla iliÅŸkiyi içine alır.
Bütün bu ayetler birlikte okunduÄŸunda Ulû’l-elbâb’ın çok boyutlu bir insan modeli olduÄŸu görülür. Bu insan tipi, epistemolojik olarak hakikati arar; ontolojik olarak varlığı Allah’ın ayetleri olarak okur; ahlaki olarak takvayı merkeze alır; toplumsal olarak temiz ile pisi, hak ile batılı, çok ile doÄŸruyu ayırır; tarihsel olarak nebi ve resullerin kıssalarından ibret çıkarır; psikolojik olarak nefsin ve hevanın bilgi üzerindeki bozucu etkisine karşı dikkatli olur; iradi olarak sözün en güzeline uyar; manevi olarak zikri ve tefekkürü hayat biçimi haline getirir; medeniyet düzeyinde ise bilgiyi imar, adalet, merhamet, üretim ve hayır ekseninde kullanır.
Ulû’l-elbâb’ın en önemli vasıflarından biri, kabuÄŸu aÅŸabilmesidir. İnsanların çoÄŸu olayların kabuÄŸunda yaÅŸar. Görür ama düşünmez; duyar ama anlamaz, bilir ama deÄŸiÅŸmez; inanır ama teslim olmaz, yaÅŸar ama ibret almaz. Ulû’l-elbâb ise olayların iç mantığını, ahlaki çaÄŸrısını, ilahi iÅŸaretini ve sonuçlarını görür. Onun için ölüm, sadece biyolojik son deÄŸil; hesap bilincidir. Rızık, sadece ekonomik imkân deÄŸil; emanet ve şükür sebebidir. Güç, sadece iktidar deÄŸil; sorumluluktur. Bilgi, sadece üstünlük deÄŸil; hikmet ve kulluk vesilesidir. Toplum, sadece kalabalık deÄŸil; imtihan alanıdır. Tabiat, sadece hammadde deposu deÄŸil; Allah’ın ayetleriyle dolu bir emanet alanıdır. Kur’an, sadece okunan metin deÄŸil; hayatı inÅŸa eden ilahi ölçüdür.
Bu kavramın günümüz açısından en önemli tarafı ÅŸudur: Modern dünya bilgi üretmekte çok baÅŸarılıdır; fakat hikmet üretmekte aynı baÅŸarıyı gösterememektedir. Veri çoÄŸalmış, fakat idrak zayıflamıştır. İletiÅŸim artmış, fakat anlam derinliÄŸi azalmıştır. Uzmanlık geliÅŸmiÅŸ, fakat bütüncül kavrayış parçalanmıştır. İnsan çok ÅŸey bilmekte, fakat bildiklerinin hayat, ahlak, sorumluluk, adalet, fıtrat, emanet ve ahiret ile iliÅŸkisini kurmakta zorlanmaktadır. Bilim, yaratılışın ayetlerini okuyabilecek büyük imkânlar üretmiÅŸ; fakat bu imkânlar çoÄŸu zaman Allah bilincinden, ahlaktan ve hikmetten koparıldığı için insanlığı daha adil, daha merhametli, daha dengeli ve daha huzurlu kılmaya yetmemiÅŸtir. Kur’an’ın Ulû’l-elbâb çaÄŸrısı, tam da bu kopuÅŸa karşıdır. Bu çaÄŸrı, aklın yeniden hakikatle, bilginin hikmetle, düşüncenin takvayla, tefekkürün amel ile, imanın sorumlulukla, bilimin emanet bilinciyle ve insanın halifelik misyonuyla birleÅŸmesi çaÄŸrısıdır.
Bu nedenle Ulû’l-elbâb, sadece bireysel bir fazilet tipi deÄŸildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün ve medeniyet inÅŸasının da kurucu insanıdır. Hakikate uygun bir hayat, kalabalıkların refleksleriyle deÄŸil, derin idrak sahibi insanların örnekliÄŸiyle kurulur. Toplumda çoÄŸunluk çoÄŸu zaman alışkanlıkların, korkuların, menfaatlerin, taklitlerin ve propagandanın etkisiyle hareket eder. Böyle bir vasatta Ulû’l-elbâb, hakikati ayakta tutan bilinç merkezidir. Onlar çokluÄŸa aldanmaz, güce teslim olmaz, modaya kapılmaz, kirlenmiÅŸ olanın yaygınlığı karşısında temiz olanı savunur, nebi ve resullerin kıssalarından ibret alır, Kur’an üzerinde derinleÅŸir, kevnî ayetleri okur, sözün en güzeline tâbi olur ve hayatı Allah’ın ölçüleriyle yeniden kurmaya çalışır.
Kur’an’ın resuller eliyle gerçekleÅŸtirdiÄŸi inÅŸa süreci de bu açıdan okunmalıdır. Resuller yalnızca bilgi aktaran elçiler deÄŸildir; insanı uyandıran, arındıran, öğreten, hikmeti gösteren, hakikate ÅŸahitlik eden ve toplumları ilahi ölçülere göre yeniden inÅŸa eden rehberlerdir. Kur’an’da resullerin görevleri tilavet, tezkiye, talim ve hikmet öğretimi olarak zikredilir. Bu dört görev birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan insan tipi doÄŸrudan Ulû’l-elbâb insanıdır. Tilavet, insanı vahyin çaÄŸrısıyla buluÅŸturur. Tezkiye, insanın nefsini, niyetini, arzusunu ve davranışlarını arındırır. Talim, ona kitabın bilgisini kazandırır. Hikmet ise bu bilginin hayatta doÄŸru yerde, doÄŸru ölçüyle, doÄŸru amaçla kullanılmasını saÄŸlar. Böylece insan sadece bilen deÄŸil, arınan; sadece arınan deÄŸil, anlayan; sadece anlayan deÄŸil, hikmetle davranan; sadece davranan deÄŸil, yeryüzünde hakikatin ÅŸahidi ve taşıyıcısı haline gelen bir varlık olur.
Bu çerçevede Ulû’l-elbâb, Kur’an’ın ideal mümini olmanın ötesinde, Kur’an’ın ideal halifesi olarak da görülebilir. O, göklere ve yere bakarken yalnızca Allah’ın kudretini görmez; Allah’ın yaratışındaki ölçüleri, ilkeleri, iliÅŸkileri, kanunları ve potansiyelleri de görür. Denizlerdeki düzeni, yeryüzündeki kaynakları, canlıların çeÅŸitliliÄŸini, insan bedeninin inceliklerini, toplumların iÅŸleyiÅŸini, tarihin ibretlerini ve tabiatın döngülerini Allah’ın ayetleri olarak okur. Sonra bu okumayı bilgiye, bilgiyi hikmete, hikmeti ahlaka, ahlakı üretime, üretimi imara ve imarı da kulluk bilinciyle insanlığın hayrına dönüştürmeye çalışır. Onun tefekkürü yalnızca hayranlık deÄŸildir; bilgi üretir. Bilgisi yalnızca hâkimiyet arzusu deÄŸildir; sorumluluk üretir. SorumluluÄŸu yalnızca bireysel dindarlık deÄŸildir; adalet, merhamet, emanet, üretim ve ıslah eksenli bir hayat kurma iradesi doÄŸurur.
Sonuç olarak Kur’an’daki Ulû’l-elbâb kavramı, insanın ulaÅŸabileceÄŸi en yüksek bilinç mertebelerinden birini ifade eder. Bu mertebede akıl, sadece hesap yapan bir araç deÄŸil; hakikati arayan, hikmeti kavrayan, ibret alan, takvayla sakınan, kevnî ve kitabî ayetleri birlikte okuyabilen ve insanı ahlaki sorumluluÄŸa taşıyan arınmış bir idrak merkezidir. Ulû’l-elbâb, aklı kalpten, bilgiyi ahlaktan, imanı düşünceden, ibadeti hayattan, tefekkürü sorumluluktan, bilimi hikmetten, halifeliÄŸi kulluktan ayırmayan insandır. Kur’an’ın inÅŸa etmek istediÄŸi insan tipi büyük ölçüde budur: gören, düşünen, öğüt alan, ayırt eden, sakınan, şükreden, hikmetle davranan, yaratılışı Allah’ın adıyla okuyan, yeryüzünü emanet bilen ve hakikati hayatın merkezine yerleÅŸtirerek onu bilgiye, ahlaka, adalete, üretime, imara ve medeniyete dönüştüren insan.
Belki de bu nedenle Kur’an, “insanların çoÄŸu bilmezler”, “insanların çoÄŸu akletmezler”, “insanların çoÄŸu şükretmezler” derken insanlığın önüne Ulû’l-elbâb modelini koymaktadır. Çünkü yeryüzünün imarı, hakikatin korunması, adaletin inÅŸası, bilginin hikmete dönüşmesi ve insanın fıtratına uygun bir hayatın kurulması, ancak hakikatin özüne ulaÅŸabilen, Allah’ın ayetlerini hem kitapta hem yaratılışta okuyabilen, aklını arındırmış, kalbini diri tutmuÅŸ, iradesini sorumlulukla güçlendirmiÅŸ bu insanlar eliyle mümkün olacaktır.
Murat SAYIMLAR

Henüz yorum yapılmamış.