Sosyal Medya

Abdulaziz Tantik: Vahiy ve Akıl



“Objektif” olarak tanımlanan bir filozofun ÅŸu sorunun sorulması halinde ne cevap verileceÄŸi sorulursa: “Neden vahiy gereklidir? İnsan aklı neden tek başına yeterli deÄŸildir?”

Bu soruya cevaben:

İnsan aklı sınırlıdır. Tarih boyunca insan aklı, tek başına insanlığı kurtuluşa götüren, bütün insanları mutlu eden ve hayatın bütün alanlarını kapsayan tam bir sistem kuramamıştır. Akıl, önemli ve vazgeçilmez bir araçtır; ancak nihai rehberlik konusunda eksik kalmaktadır. Çünkü akıl, zamanın şartlarına, kültürlere, menfaatlere ve bireysel sınırlılıklara bağlıdır.

Nitekim modern dönemde de pek çok düşünce hareketi ortaya çıkmıştır. İnsan hakları, özgürlükler, hukuk düzeni ve bireyin haklarının korunması gibi kavramlar bu arayışın ürünüdür. Bunlar kazanım gibi görülse de, insanın varoluşunu bütünüyle anlamlandıran nihai bir çerçeve sunamamıştır. Son Gazze olayları, bu kavramların tamamen sınırlı bir zeminde geçerli olduğu ve dış dünyada tamamen içinin kof olduğunu ve bittiğini ilan etmeye zemin oluşturmuştur.

Tarih boyunca ortaya çıkan bütün felsefi sistemlere bakıldığında dikkat çekici bir gerçek görülmektedir: İnsan aklı büyük bir potansiyele sahip olmakla birlikte, tek başına mutlak hakikate ulaşma konusunda sınırlıdır. İnsan düşüncesi çok farklı sistemler üretmiş, derin analizler yapmış ve hayatı anlamlandırmaya çalışmıştır. Ancak bu çabaların hiçbiri, insanlığın üzerinde ittifak ettiği kesin ve kuşatıcı bir hakikat çerçevesi ortaya koyamamıştır.

Nitekim tarihsel süreç incelendiğinde, felsefi sistemlerin Tanrı hakkında kesin ve ortak bir bilgi ortaya koyamadıkları görülür. Her düşünür ve her ekol, Tanrı tasavvurunu farklı şekillerde yorumlamış; bu da insanlığın ortak bir bilgi zemininde buluşmasını zorlaştırmıştır. Aynı şekilde ölüm sonrası hayat konusunda da net, bağlayıcı ve bütün insanlığı tatmin eden bir açıklama ortaya konulamamıştır. Ölümün ötesine dair sorular, çoğu zaman varsayımlar ve yorumlar düzeyinde kalmış, kesinlik ifade eden bir bilgiye dönüşememiştir.

Bunun yanında varlık türleri arasındaki ilişkinin mahiyeti de tam anlamıyla çözülememiştir. İnsan, tabiat, canlılar ve evren arasındaki bağın nihai anlamı konusunda farklı görüşler ortaya atılmış; fakat bu görüşler arasında tam bir bütünlük ve kesinlik sağlanamamıştır. Bu durum, insan aklının değersiz olduğunu değil; aksine sınırlı olduğunu gösterir. Çünkü insan, öğrenen ve arayan bir varlıktır; fakat aynı zamanda zaaf ve eksiklik taşıyan bir varlıktır.

İşte bu nedenle insan, her zaman kendisinden üstün bir rehberliğe ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, insanın zayıflığından değil; hakikati tam olarak kavrama arzusundan doğar. İnsan, kendi imkânlarıyla birçok doğruya ulaşabilir; ancak nihai ve mutlak hakikatin tamamına ulaşabilmesi için ilahi bir yönlendirmeye muhtaçtır.

Bu noktada vahiy, insanın yolunu aydınlatan ilahi bir rehber olarak ortaya çıkar. Vahiy, insan aklını devre dışı bırakan bir unsur değil; aksine aklı doğru istikamete yönlendiren bir kılavuzdur. İnsan aklı ile vahiy arasında bir çatışma değil, bir tamamlayıcılık ilişkisi vardır.

Sonuç olarak denilebilir ki insan, bilgi arayışında yürüyen bir yolcudur. Bu yolculukta akıl ona düşünme gücü verir; fakat yolun yönünü ve nihai hedefini gösteren ışık vahiydir. Bu yüzden vahiy, karanlıkta yol gösteren bir nur gibidir.

Bu noktada mesele üç temel unsur etrafında toplanmaktadır:

Birinci temel unsur: İnsan…

İnsanın kim olduÄŸu, deÄŸeri, amacı ve sorumluluÄŸu doÄŸru tanımlanmalıdır. İnsanın ‘külli’ varlığını tanımlamadan, ölüm sonrasına dair derinlikli bir bakış geliÅŸtirmeyen bir bakış nakıs ve anlam dışılığı mümkün kılacaktır.

İkinci temel unsur: YaÅŸam…

Hayatın anlamı, yönü ve nihai hedefi belirlenmelidir. Sadece maddi düzen deÄŸil, ahlaki ve manevi istikamet de açıklığa kavuÅŸturulmalıdır. Hayat dediÄŸimiz ÅŸeyin anlamının tam bir antropolojisi inÅŸa edilmeden yola çıkılmaz, çıkıldığında neler olduÄŸunu da gözlemlemiÅŸ bulunuyoruz…

Üçüncü temel unsur: İliÅŸkiler…

İnsanın diÄŸer insanlarla, toplumla, tabiatla ve nihayet Allah ile olan iliÅŸkisi dengeli ve adil bir ÅŸekilde düzenlenmelidir. Barışık bir kiÅŸilik ile hayatın barışıklığını inÅŸa edecek bir düzlem olmazsa olmazı olmalıdır insanın…

Bu üç noktayı doğru ve bütüncül bir şekilde belirleyen bir rehberlik olmadan, insan aklı tek başına kalıcı ve evrensel bir düzen kurmakta zorlanmaktadır. İşte bu nedenle vahiy, aklı iptal eden değil; aksine onu tamamlayan, yönlendiren ve sınırlarını aşan bir ilahi rehberlik olarak görülmektedir.

Silm (barış), hayatın nirengi noktası olduÄŸu kadar hayatın özgürlük ve sorumluluk ikilemini tek zeminde buluÅŸturan büyük bir duygusal gücü açığa çıkarmak için gerek ÅŸarttır.  Buradaki silm kavramı, sadece çatışmanın olmaması anlamına gelen bir barış deÄŸil; insanın hayatının bütün alanlarını kuÅŸatan kapsamlı bir barış anlayışını ifade etmelidir. Silm, insanın kendisiyle barışık olması, Rabbiyle barışık olması, diÄŸer insanlarla barışık olması ve tabiatın içindeki bütün varlık türleriyle barış içinde yaÅŸaması anlamına gelir. Bu anlayış ile insan, sahip olduÄŸu güç ve imkânları keyfi biçimde kullanamaz olacaktır. En küçük bir canlıya bile sırf gücü yettiÄŸi için zarar verme hakkına sahip olmadığını bilecektir. Bir karıncayı ayağının altında ezme imkânına sahip olmak, onu ezme hakkına sahip olmak anlamına gelmez. İnsan her durumda adalet çerçevesi içerisinde hareket etmek zorundadır.

Burada insan ilişkilerini belirleyen ikinci temel ilke adalettir. Adalet çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi herkesi eşitlemek demek değildir. Adalet, bir şeyin hakkı ne ise onu vermektir. Her varlığa, her insana ve her ilişkiye Allah tarafından verilmiş olan hakkın korunması ve gözetilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir; herkese hak ettiği şeyi vermektir. Her şeyi eşitlemeye çalışmak çoğu zaman düzeni bozabilir ve içinden çıkılmaz bir hale yol açabilir. Bu yüzden adalet, ölçüyü ve dengeyi koruma sorumluluğudur.

Üçüncü temel ilke ise insanın imtihan içinde olduğu gerçeğini unutmamasıdır. İnsan bu dünyada bir imtihan içindedir ve bu imtihan gerçeği dikkate alınmadan sağlıklı bir toplumsal düzen kurulamaz. Bu nedenle insan, başkalarını zorlayarak bir inanca sokamaz, baskı yoluyla bir düşünceyi kabul ettiremez. Zorbalıkla iyilik oluşturulamaz. Çünkü zorlamak hem barışı hem de adaleti zedeleyen bir davranıştır. İnsan ilişkilerinde esas olan, şefkat, merhamet, yakınlık ve muhabbetle kurulan bir ilişkidir. Bu ilişkilerin en güçlü yolu ise örnekliktir. İnsanlar çoğu zaman bir düşünceyi sözlerden önce, o düşüncenin temsil edildiğini gördüklerinde benimserler. Güzel bir temsil, güzel bir ahlak ve tutarlı bir davranış, insanları doğal olarak etkiler.

İnsan hayatının bir imtihan olduğunu unutmamak, aynı zamanda insana ahrete dönük bir bakış kazandırır. İnsan sadece bu dünya ile sınırlı bir varlık değildir. Bu dünyada yaşadıkları, yaptıkları ve tercihleri, ahirette karşılık bulacaktır. Orada bir hesap vardır ve insan bu hesapla yüzleşecektir. Bu bakış açısı, insanın hayatını daha sorumlu, daha dikkatli ve daha anlamlı yaşamasını sağlar. Sadece dünya ile sınırlı bir hayat anlayışı ise insanın varlık alanını daraltır; yabancılaşmaya, yozlaşmaya ve anlam kaybına yol açabilir.

Cesaret, insanın kendisi ile yüzleÅŸmesini baÅŸaran cesur insanların gerçekleÅŸtirdiklerinde ortaya çıkandır… Hayatı kolaylaÅŸtırdığı gibi insana anlam verici bir zeminin inÅŸası içinde gerek ÅŸarttır…

Abdülaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.