M. Ali Akbulut: İran'ı Anlama Metodu (2)
Kısa bir hatırlatma yaparak ekonomik sorunları anlamaya çalışmak istiyoruz:
Protesto eylemleri 27 Aralık'ta başlamıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu, 29 Aralık'ta ABD'ye giderek Trump ile görüştü ve yılbaşını onunla geçirdi. 30 Aralık'ta ise İran'daki protesto eylemleri şiddete dönüşmeye başladı. Hem Netanyahu hem de Trump, İran'daki göstericileri tahrik ve teşvik eden açıklamalarda bulundu. Bu destek demeçleri, protestocuları yönlendiren bir strateji izlenimi yarattı. Bu hatırlatmanın ardından İran ekonomisini anlamaya çalışalım.
Aslına bakılırsa İran ekonomisinin üç ana ayak üzerine oturduğunu görürüz:
A. Kamu sektörü,
B. Özel sektör,
C. Kooperatifler.
Kooperatifler de kendi içinde ikiye ayrılır:
a. Üretim Kooperatifleri: Daha çok vakıf kurumlarının oluşturduğu bu kuruluşlar, mutfak ürünleri başta olmak üzere, orta ölçekli sanayide tüketim malları üretimi yapar.
b. Tüketim Kooperatifleri: Bazı kamu kuruluşları, çalışanları, cami cemaatleri ve mahallelilerin bir araya gelerek ucuz ürün temin etmek amacıyla oluşturduğu mağazalardır.
İran, zengin doğal gaz ve petrol rezervleri nedeniyle petrol ihracatına bağlı bir ekonomiye sahiptir. Petrol ve petrol ürünlerindeki ana sanayi kamunun elindedir. Ülke bütçesi, petrol ve petrol ürünleri ihracatından sağlanmaktadır. Vergilendirme düşük, sübvansiyonlar ise güçlüdür. Enerjinin yanı sıra gıda ürünlerinde de ciddi sübvansiyon uygulamaları vardır. 2000'li yılların ortalarında başlayan özelleştirme politikası kapsamında, kamuya ait işletmelerin hisseleri halka arz edildi.
Özelleştirme politikaları, ülkeye yönelik ambargoları aşmak için de önemli bir eşik oldu. Çünkü ABD'nin 1979'da başlayan İran'a yönelik ithalat yasağı, zamanla geniş bir ekonomik kuşatmaya dönüştü. Özelleştirme politikası, bu yaptırımları etkisiz hale getirmede önemli bir rol oynadı.
ABD'nin 1979'da başlayan ithalat yasağı, 1989'a kadar devam etti; ancak çeşitli yollarla etkisiz hale getirildi. 1990'da yaptırımlar, İran'a ait petrol ve petrol ürünlerini de kapsayacak şekilde genişletildi. 1990'ların ortalarında AB de bu yaptırımlara destek vermeye başladı. 2000'li yıllara gelindiğinde, ABD ve AB'nin İran'a yönelik yaptırımları İranlı kurum, kuruluş ve şahısları da hedef alacak şekilde genişledi. 2004 ve sonrasında ABD ve Avrupalı müttefikleri, yaptırımlarına BM'yi de dahil etmeye başladı. BM, insan hakları gerekçesiyle İran'a yaptırım kararları aldı. 2006 ve sonrasında ise, bu kez UAEA devreye girerek İran'ın nükleer faaliyetlerini bahane gösterdi ve yaptırımların kapsamı daha da genişledi.
Ekonomik yaptırımlar, mal ithalatıyla başlayıp, hem ithalatı hem de ihracatı kapsayacak hale geldi. Kullanılan gerekçeler de çeşitlendi; insan hakları, nükleer faaliyetler, askeri harcamaların artışı ve bölgesel politikalara müdahale gibi ekonomik olmayan alanlara kaydırıldı.
Yaptırımlar, 2006 sonrasında İran'ın kendisi değil, İran'la ticaret yapan ülkeleri de kapsayacak şekilde genişletildi. Ekonomik çemberin daraltılması ve ambargo gerekçelerinin çeşitlendirilmesi, İran'ı ekonomik olarak zor duruma soksa da, İran her adımda kazandığı tecrübelerle ülkedeki sanayiyi geliştirdi, üretime ağırlık verdi. İthal edilen birçok ürün artık yerli üretilmeye başlandı. Temel ihtiyaç maddelerinden beyaz eşyaya kadar birçok ürünün büyük kısmı içeride üretilir hale geldi, hatta ihraç edilmeye başlandı. Otomotiv sektöründe kendi yerli markalarını geliştirdi.
Ülke altyapısı konusundaki faaliyetlerinde uluslararası konsorsiyumlar oluşturdu. Ancak bazı stratejik alanlarda, uluslararası şirketler bünyesinde İsrail'in varlığı tespit edilince, bu projeler yerli firmalar üzerinden yürütülme yoluna gidildi. Türk firmalarından Turkcell ve TAV'ın telekomünikasyon ve havaalanı inşaatı alanındaki varlıkları, idari yetersizlikler gerekçe gösterilerek sona erdirildi. Batılı ülkelerin İran'da altyapı projelerine katılmasına ise sıcak bakılmadı. Altyapı projeleri daha çok yerli firmaların da içinde olduğu konsorsiyumlarla yürütüldü.
İran, çok yönlü yaptırım kararlarına karşı, "Şib-i Ebu Talib" anlayışı içinde güvenli yollar bularak, yaptırımları aşmanın kapılarını araladı. "Direniş ekonomisi" adını verdiği, emperyalist dünyanın her hamlesine karşı yeni taktik ve politikalar geliştirdi.
Ülke içindeki ekonomik durum, tüm baskılara rağmen kendi kendine yeterli hale gelmeye başlamış, ürün temin etme ve mal satma yolları bulunmuştu.
Elbette geçen süreç kolay olmadı. Fakat alınan her yaptırım kararı aşılmış, her ambargo delinmiş, ülke içindeki sanayi geliştirilmiştir. Telekomünikasyon, uydu teknolojisi ve genel olarak günün teknolojilerine ayak uydurma konusunda, başta otomotiv sektörü olmak üzere, yedek parça, demir-çelik ve maden gibi alanlarda da ciddi başarılar kaydedildi. Bu başarılardan bazıları dünya ölçeğinde rekabet gücüne sahip olsa da, birçoğu ülke ihtiyacını karşılayacak düzeydedir.
İran, kendisine yönelik yaptırımlara karşı direnme ile eş güdümlü olarak, İslam Devrimi'nin temel ilkelerini koruma, bölgesel ve küresel ekonomiyle ortak hareket etme çabalarını sürdürmektedir. Bu mücadele kapsamında Çin, Hindistan ve Rusya ile ayrı ayrı ekonomik ilişkiler geliştirdi. Bölgesel ve uluslararası ekonomik organizasyonlara üye olma yolunda çaba göstermekte; BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyelikleri, küresel ekonomiyle eş güdüm çabaları olarak görülmelidir.
Fakat İran'ın ekonomik kuşatmayı aşma çabalarına karşı ABD ve AB'nin taktikleri de değişti. 2009 sonrasında yeni bir taktik izlenmeye başlandı. Özellikle ülke içinde yönetim ile halk arasındaki güveni zedelemeye yönelik adımlar atıldı.
Ambargolarla İran'ın anti-emperyalist çizgisinde değişiklik olmayınca ve bağımsız siyasetler izlemeye devam ettikçe, bu kez yaptırım ve ambargolarla birlikte ülkeyi iç sorunlarla meşgul etme yoluna gidildi. Sebep olarak da ekonomik nedenler gösterilmeye çalışıldı. 2009, 2017, 2019, 2021 ve 2022 yıllarında yaşanan olaylar, ekonomik sebeplerden insan hakları gibi konulara evrilmeye çalıştırıldı ve sosyal olaylar bastırıldı. İlk Trump yönetimi döneminde, ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri Türkiye Ticaret Odası'nı ziyaret ederek İran'a yatırım yapılmaması talebinde bulundu. Bu talepler, İran'da yatırım yapan firmaların da ambargo kapsamına alınacağı tehdidine kadar vardı. Körfez ülkeleri de benzer baskılara maruz kaldı. Irak bu baskılara direnmiş olsa da ticarette ciddi bir gerileme yaşandı. Halkbankası dosyası da, Trump yönetiminin ekonomik baskılarının bir yansımasıdır.
Ortam yatıştı; ancak ABD emperyalizmi İran'dan istediğini alamadı, İran da ekonomiyi toparlayacak gücü kaybetmeye başladı. Çünkü Körfez ülkeleriyle olan ekonomik ilişkiler daralmış, Türkiye ile ticaret hacmi istenilen düzeyin oldukça altına düşmüştür. Yurt dışında yüz milyarlarca doları olan İran, bu parayı ekonomiye kazandıracak imkandan yoksun bırakıldı. Doğal olarak enflasyonda artış ve istihdamda düşüş hızla kendini gösterdi.
İran gibi yaptırım uygulanan ülkelerde kayıt altına alınmış bir ekonomiden bahsetmek zordur, hatta neredeyse imkânsızdır. Dolayısıyla İran'da kayıtlı ekonomi ile kayıt dışı ekonomi iç içe geçmiş durumdadır. İran'la ticaretin bankacılık sistemi yerine sarraflar üzerinden yapılıyor olması da ekonomik sorunlardan biridir.
Güvene dayalı ticaret anlaşmalarının yetersizliği, iki ülke arasındaki ticaretin önemli sorunlarından birini oluşturuyor. Yakın ve sınır komşusu olmasına rağmen Türkiye ile İran arasındaki ticaret istenilen düzeyde gerçekleşemiyor. İran'ın Türkiye, Irak, Kuveyt, Katar, BAE, Bahreyn, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerde milyarlarca doları bulunuyor; ancak bu kaynakları ülke ekonomisine kazandıramıyor. Uluslararası baskılar ve ABD tehditleri sürekli bir engel oluşturuyor.
Bu baskı ve tehditleri dikkate almadan, sadece ülke içindeki ekonomik yönetimin zayıflığına odaklanarak gelişmeleri değerlendirmek yetersiz olur. Eleştirmekten çok, anlayarak ve ders çıkararak bakmak gerekir.
M. Ali AKBULUT

Henüz yorum yapılmamış.