Sosyal Medya

Makale

Önümüzdeki yirmi yılın din distopyası

Son birkaç yıldır sıklıkla dile getirilen fakat Türkiye’nin gündemleri arasında sürekli boğulan bir konu içeriği içten içten halk arasında kendisine karşılık buluyor: Din yorgunluğu. Başka bir ifadeyle dinin ve dini konu içeriklerinin insanlar nezdinde artık bir tür bıkkınlık ve umursamazlık rahtesine ulaşması, kişiye ve çevresine yönelik takdir ettiği manaların ve telkinlerin kasıtlı şekilde göz ardı edilmesi. İnsanların yavaş yavaş bu düşünceye sevk olmalarının birçok sebebi var elbette, bu yönelimin belirli bir sürecin sonucu olduğu ve akademik içeriklerle değil gayet de insanların pratik kaygılarına ve düşüncelerine dayandığı da malum. Yani sokak röportajında deist olduğunu iddia eden bir gence neden böyle düşündüğü sorulduğunda cevabı insanların dini pratik temsillerine yönelik oluyorsa bu bir tepkiselliği açığa çıkarıyor demektir. Peki insanları dine karşı böylesi bir tepkiselliğe iten sebepler neler? 

Muhtemelen bunun ardında kabaca iki alandaki sürecin gelişimi yatıyor. İlki doğrudan siyasetle ilgili. 90’lı yıllarda şahlanan siyasi İslam’ın en büyük sloganı, yönetimde ahlakın tüm kesimleri kuşatacak şekilde uygulanması ve Müslümanların alternatif olabilecekleri yönündeydi. 2000’li yıllarda başlayan Kemalist vesayetle çatışma ve refahın toplumun ekseriyetine yayılarak daha kuvvetli bir orta sınıfın üretilmesi bu düşünceyi kuvvetlendirdi. Müslümanların yönetimde alternatif ahlaki bir pratiği ortaya koyabileceği fikri, siyasi İslam düşüncesinin toplumun birçok kesimi tarafından bir uzlaşı altında benimsenmesine sebep oldu. Bundan on yıl önce bir kokona(!) IHH’nın Filistin kermesi için yufka açıyor, bir liberal vesayetle mücadelesinde siyasi İslam’ın söylemlerini paylaşıyordu. Hatta yeşil sol dahi bugün radikalleştiği konumdan ziyade siyasi İslam düşüncesinin sol ile uzlaşma ihtimaliyle aynı yıllarda boy gösteriyordu. Bu tür toplumsal uzlaşı çabaları ilmi tahlillere değil pratik bir göstergeye dayanıyordu: Müslümanların alternatif olabilme ihtimaline. Böylece siyasi İslam’ın sürekli dillendirdiği dini konu içerikleri tabana yayılmış ve kısa bir dönemde benimsenmiştir. Ananem siyasi İslam düşüncesine dair hiçbir ilmi izaha sahip olmaksızın bu söylemin bir parçası olan ümmet ve ümmeti kuşatıcı olmak fikrini benimseyerek Afrika’nın falanca ülkesinin falanca vilayetindeki sudan mahrum kalan insanlar için su kuyusu açma hayali kuruyor. Bunun örneklerini etrafımızdan çoğaltabiliriz. 90’lı yıllarda radikal konu içerikleri olan ve sadece belirli bir kesimin gündemini oluşturan Filistin, Bosna ve diğer Müslüman coğrafyalar bugün halkın ilgi alanı içerisinde. Şöyle bir yardım derneğinin etkinlik broşürünü elinize alın ve Allah’ın Filipinler’indeki bir kasabaya açılan yetimhanenin kimler tarafından ve nasıl finanse edildiğine bakın. Bunlar yufka açıp, el işi satan teyzeler, üç beş kuruşluk gelirlerini bir araya getiren gençler, yaşlılar. Sadece yurt dışı değil yurt içinde de Müslümanlara mal edilebilecek olumlu gelişmeler de benzer dini içeriklerin hızla popülerleşmesine ve tabanda sürekli kullanılan bir konu içeriğine dönüşmesine vesile olmuştu. Lafı uzatmadan denilmek istenilene gelirsek, dün dini konu içeriklerinin umulmadık şekilde insanlar arasında yaygınlaşmasının yegâne bir sebebi varsa bu kusursuz olmasa da temsiliyetin sağladığı Müslümanların alternatif olma ihtimalidir. Bugün ise bu siyasi temsiliyetin yurt içinde ve dışında kaybedilmesi bu konu hakkındaki dini içeriklerin yeniden sadece belli bir kesimin elinde radikalleşmesine ve insanların böylesi dini içerikleri göz ardı etmesine sebebiyet vermektedir. Yakın zamanda İslam coğrafyasına yönelik ilgi ve alakanın kaybı ve siyasi başlıklarda dile getirilen dini söylemlerin kabak tadı vermesi bu sürecin gelişimini ortaya koyuyor. Bir diğer ifadeyle dini konu başlıklarının popülerleşmesi siyasi bir ümide bağlı şekilde filizlenmişken muhtemelen aynı ümidin yitirilmesiyle de popülaritesini yitirecek gibi gözükmektedir. Zira insanlar için herhangi bir şeyin sahiciliği ve gerçekliği, temsiliyetinin ne derece ahlaki temellere dayandığına göre değişmektedir. 

Bir diğer sebep ise siyasi gelişmelerden bağımsız düşünemeyeceğimiz, hızla popülerleşen ve tabiri caizse yakın zamanda çok para etmeye başlayan dini alanda söz sahibi olma ve tekel elde etme kavgası veren cemaatler, kurumlar ve kişilere dayanıyor. Fakat bu bir şahıs kavgası değil. Dini yorumlama kavgası ve yine bu kavga da ilmi ve akademik temellere değil (pratik gayelerle yönlendirilen ilmi ve akademik argümanlar olabilir) belirli bir rantın paylaşılması hususunda. Yakın zamanda hızla şişen orta sınıf Müslüman kesim, geleneğin temsiliyet tekelini elinde bulunduran kapalı cemaat ve tarikatların tekellerini kırmak, hızla çeşitlenip gelişen yeni ekonomik düzende yer kapıp bu gelişmelere bağlı olarak yeniden taksim edilecek toplumsal örgütlenmede daha iyi bir statü elde etmek için daha özgün ve yorum kontrolü elinde olacağı bir dini içeriği gündeme getirdi: Kuran. Gelenekten tevarüs eden kötü düşünce, pratik ve inançlar gösterilerek kullanışlı yeni argüman olan, dinin asli kaynağı Kuran sloganı ile bu orta sınıf daha fazla kazanmasını temin edecek esnek bir tevil kabiliyeti elde ediyordu. Kur’an herkes tarafından okunur söylemi herkes tarafından yorumlanabilir söylemini beraberinde getirdi ve yorumda otorite boşluğu basitçe ilmi, akademik bir yetkinsizliğe değil açıkça dini meşruiyetin ve tekel kavgasının yeni sebeplerinden birini doğurdu. Gerçekten de pratik ahlaki gayelere bağlı olarak Kur’an’ı kendi bireyselliklerine indiren kesimleri bir tarafa koyarsak yeni filizlenen bu Kur’an gündemi belirli cemaat ve STK’lar arasında dozajı tahkir, tehdit, tecrit ve tekfir seviyesine ulaşan yeni bir savaş argümanına dönüştü. İki tarafa da bakıldığında bu kavganın açıkça yeniden şekillenen toplumsal yapıda rol ve rant kapma kavgası olduğu görülebilir. Hz. Adem’in babası olduğunu söylemek, Kuran’da bilimsel tespitler olduğuna hükmetmek ve yine Kur’an’ı güncel konu içerikleriyle sürekli bağdaştırmak basitçe ilmi bir çabaya veya bir ihya faaliyetine değil açıkça hızla zenginleşen fakat kendi mahallesi içerisinde statüsünü elde edemediği gibi mahallesi dışında da rekabet imkanı bulamayan bu orta sınıf Müslüman kesimin rant kavgasında öne sürdükleri argümanlardır. Zira iki tarafın da ortaya koydukları eser ve çalışmalar incelendiğinde boş bir retorik, ilmi ve akademik yoksunluk ve salt slogan mahiyeti barındırdıklarını görmek için allame-i cihan olmaya gerek yok. Teolojik zevzekliği doğuran bütün bu rant kavgası, pratik ahlaki gayelere dayanması gereken dinin ve dini içeriklerin tekel kurmada işlevli bir argümana dönüşmesine sebebiyet veriyor; dinin yorumlanmasında en önemli olan unsurun, pratik temsiliyetin kaybedilmesine veya insanlar nezdinde olumsuzlanmasına yol açıyor. Kabul edilsin edilmesin, herhangi bir düşünce, din veya ideolojinin muhatabı nezdindeki sahiciliği, gerçekliği, hakiki oluşu onun icracısının yani onu yaşayanın temsiliyetinden bağımsız değerlendirilmez. Bu yüzden “gerçek İslam bu değil” söylemi basit bir kaçış sloganı. 

Bu iki eğilimin dışında insanların gerçekçi ihtiyaçları, arzuları veya korkularını dini argümanlar etrafında evirip çeviren, söz gelimi geçim sıkıntısı, platonik aşk, cinsellik, gelecek kaygısı, anlam karmaşası gibi gençlerin veya belirli insanların yüzleştikleri problemleri bir arabesk müzik edasıyla hafifletme yoluna koyulan Menzilvari fakat daha modern, teknik, yol ve yöntemleri kullanan bir kesim de var. Sıklıkla sosyal medyada görebileceğimiz bu tipler, özellikle gençlerin paylaştığı bu problemleri, sözlü anlatımı daha etkileyici kılacak el, kol ve mimikler kadar modern iletişim araçları vasıtasıyla da ele alıp bir nevi bir kesimin gerçekliklerinin damarına basıyor. Elbette bunu yaparken de dini argümanları kullanıyorlar. Zira Batı’da yaygın olduğu üzere yeni nesil nasıl tanımlanırsa tanımlansın bir tür “spirituality” yani ruhi tatminlik ve derinlik ihtiyacı hissediyor. Böylesi durumdaki bir insanın gayet profesyonelce kurgulanmış şekilde “Aşk neden can yakar”, “Benden vazgeçme ya Rab”, “Başlarım senin aşkına” veya “Fesleğen; bir olana meftun o kızın hikayesi” gibi kitapları eline alması veya sürekli bir motivasyon aracı olacak milyon tıklamalı Youtube kanallarına abone olması aynı şeyi ifade eder. Bahsi geçen kitapların milyon sattığı bir ülkedeyiz. Bu, bir ihtiyacın ziyadesiyle dini argümanlar vasıtasıyla karşılandığını buradan da deli gibi bir paranın ve sosyal rantın döndüğünü gösteriyor. Fakat bu durum ne zamana kadar devam edebilir? Tabi kişinin gözünün önündeki perdeler kalkıncaya yani ihtiyaçlarının gerçeklikleri sahici şekilde kendi varlığını tehdit eder vaziyete gelinceye kadar. 

Maalesef öyle görünüyor ki din ve dini içerikler farklı kesimler için de popülerleşen bir rant argümanına dönüşmüş vaziyette. Bu durumun uzun vadedeki karşılığı doğal bir tepkiselliğe, insanların dine yönelik ilgilerini yitirmelerine sebebiyet vereceğini söylemek bir kehanet olmaz. Bu bir kaza, bir yanlış anlama, anlaşılmama veya bir iletişim problemi, aynı dili kullanmama ya da bir jenerasyon problemi de değil. İslam’ın kıymetinin, yüceliğinin ve sahiciliğinin bizim üzerimizde tezahür edecek örnekliğinden başka bir şey olmadığını fark ettiğimizde maalesef vakit çoktan geçmiş olacak.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.