Sosyal Medya

Makale

Kur’an Okumalarında Galip Zihnin Oynadığı Rol

İnsanoğlunu tarih sahnesine çıkaran etkinin onun güvenlik ve özgürlük arayışı olduğu ifade edilir.[1] Tarih boyunca vahyin belirleyiciliğinde ortaya çıkan ilkeler bu güvenlik arayışına verilmiş en güzel cevaplardır. Bu anlamda vahyin son örneği olan Kur’an, insana onun güvenliğini tehdit eden her türlü bağ ve bağımlılıktan kurtulmanın yollarını gösterir. Ama buna rağmen tehlike devam eder. Hiç bitmez. İnsanın bu tehlikelere karşı kendisini savunabilmesi için vahyin uyarılarını takip eden bakış açısının sürekli olarak korunması ve tazelenmesi gerekir. Bitip tükenmeyen hak-batıl mücadelesinin çok önemli örneklerini veren Mekkî surelerin arka planı, bu sürekliliğin evrensel boyutunu canlı ve taze tutar. Müminler bu örneklerden hareketle kendi tarihsel kavgalarına katılır ve sonunda bu savaşı kazanmaya çalışırlar.

Mekkî ve Medenî sureleri birbirine bağlayan ortak nokta, vahyin gerçekleşme azmi, yani sözün gücüdür. Vahyin kendisini taşıyan güzel bir ahlak eşliğinde asla yenilmeyen bir olgu olması, onun mutlaka galip gelmesiyle aynı şeydir. Başka bir ifade ile Allah konuşmaya başladığında akan sular durur. Yorumlar şahlanır ve hepsi zaferle karşılaşacak bir sonu daha işin başında görürler. Mekkî surelerden yola çıkarak özellikle nüzul sırasına göre yapılan Kur’an okumalarında gözetilmesi gereken asgari şart, mücadele arka planını asla göz ardı etmemektir.[2] Kur’an okumalarının siyer ve İslam tarihi verilerinden destek almasının önemi de buradadır. Tefsir çabalarının nerdeyse tümünde ve genellikle sureyle ilgili bilgilerin başında onların Mekkî ya da Medenî olmasına değinilir. Ama bu özelliğin nasıl bir katkı yapmış olabileceği eksik bırakılır. Oysa bu bilgi, sureye bakış açısını tamamen değiştirir ve farklı okumalara yol açar. Zira arka planı değişen resmin verdiği mesaj da değişir ve değişmelidir de. Fakat bu farklı değerlendirmeler yerine mevcut tefsir /te’vil çalışmalarına damgasını vuran saik, yorum yapanların hemen hepsinde var olan galip zihindir.

İslam dininin mensuplarına kazandırdığı özgüven öylesine güçlü ve tabi oldukları sözün gücü öylesine etkilidir ki müslümanlar bir defa galip geldiklerinde bir daha asla yenilebileceklerini düşünememişlerdir. “Müminler her zaman galip gelir.” anlayışı, bütün yorumlama çabalarına haklı olarak damgasını vurmuştur. Sözün gücünün etkisi, bir süre sonra mücadele ortamında onu güzel ahlaklarıyla taşıyan kişilerin mağdur/mazlum olduğu anları unutturmuş, vahyin indiği sahanın tehlikelerini örtmüştür. Müminleri bazen tehdit eden bazen de tekliflerle yoldan çıkarmaya çalışan etkinin, sadece belli muhatapların alçakça saldırıları olmadığı/olmayacağı anlaşılamamıştır. Evet, Ebu Leheb ölmüş ama sermaye ve onun kazandırdığı güç başka ellere geçmiştir. Velid b. Muğire’ye vahyin önünde diz çöktürülmüş, fakat aynı şımarık ve küstah tavırlar farklı mecralarda hiç kaybolmamıştır. Müslümanlar, mağdur ve mazlum oldukları zamanlarda ellerinde bulunan değerlerle fetih hareketleriyle galip geldikleri dönemlerde ellerinde bulunan sermayenin gücü arasında yeterince fark üretmeye ve bunu yeni nesillere anlatmaya imkân bulamamışlardır. Saltanata dönüşen yönetim anlayışıyla birlikte kendilerini güçlü kılan ve başarıya götüren şeyin ne olduğunu anlamakta zorlanmışlardır.

Müslümanların tarih sahnesinden yönetici olarak çekilmek zorunda bırakıldığı son yüzyıllık zaman göz ardı edilirse mevcut tefsir/te’vil çalışmalarına ait eserlerin nerdeyse tamamı bu galip zihinle yazılmıştır. Yani, Kur’an’ı anlama çabaları, İslam dininin şu ya da bu şekilde yaşandığı, başta halifenin bulunduğu, şer’i hukukun uygulandığı, kadıların hüküm verdiği dönemlere aittir. Şüphesiz bu eserlerin hemen hepsi bir emek mahsulü ve değerlidir. Galip bir zihinle yazılıp okunmaları, içinde bulundukları çerçevenin onlara farkında olmadan dayattığı bir etkidir. Tefsirlerin çoğu kere birbirini takip veya taklit den tarafı -birkaç istisna dışında- son yüzyıl içinde yazılan eserleri de diğerlerinden ayırmayı mümkün kılan farklılıklardan yoksundur. Galip zihnin vardığı son nokta, zaferle içinden çıkılan son dönemlerin bakış açısını dondurarak bütün Kur’an’a sirayet etmesidir. Başka bir ifade ile Veda haccında çekilen Asr-ı Saadet resmi, Mekke devrinin acı ve ıstırap dolu yıllarını bir daha geri gelmemecesine kadrajın dışında bırakmıştır.

Galip zihinle okuma eğilimi, vahyin gerçekleşme azminin, yani sözün gücünün müslümanlara hediye ettiği özgüvendir. Fakat bu tavır, mağdur ve mazlum konumda Mekke’de canı burnunda mücadele eden müminleri anlamaya yardımcı olmaz. Hatta yanlış anlamalara yol açar. Bu hususta Kevser suresi iyi bir örnektir. Sure ile ilgili yorumlama çabaları, genellikle galip zihinle okumanın sonuçlarını içerir. Hâlbuki indiği dönem itibariyle ilk muhataplarının ondan ne anladığı ile galip zihnin elde ettiği bu sonuçlar arasında ciddi farklar vardır.

Surenin ayetlerine genellikle şu şekilde anlam verilir:

“Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.”[3]

Geleneksel yaklaşımda bu kısa surenin ayetleri arasında bir bağlam/uyum bulunmaz. İlk olarak Peygamber (sav)’e ‘Kevser’ verilmesi ile soyu kesik olmak arasında bir ilişki hemen hemen kurulamaz. Arada namaz kılmak ve kurban kesmek hususu da diğer ayetlerle bir bütünlük oluşturmaz. Kevser’in çok şey anlamı dikkate alınırsa mana “Biz sana çok şey verdik, öyleyse sen de şükür için namaz kıl ve kurban kes.” şeklinde olabilir ki bu yaklaşım kurban kesecek zengin kişileri ilgilendirir. Bunun dışında soyun kesik olması da, bütün soyları Allah’ın yarattığı düşünüldüğünde kınama konusu olabilecek bir şey değildir. Tartışmayı erkek çocukları yaşamıyor diye kâfirler başlatmış olsa bile bu meseleye dâhil olmak soysuzluğu kabul etmek anlamına geleceğinden uygun görülemez. Kâfir ve müşriklerin soylarının kesildiği ya da sonlarının geldiği onların davası/ideolojisi açısından da söylenemez. Galip zihin, Peygamber (sav)’e verildiği düşünülen hemen her şeyi, Medine’nin sonuna kadar gidip toplar ve ‘Kevser’ kelimesinin kapsamına dâhil eder. Böylece okuyucunun zihnini nimet-şükür dengesine oturtur. Oysa bu denge, Kur’an’ın pek çok yerinde defaten tekrarlanan bir olgudur.[4]

Surenin indiği dönem ve zaman itibariyle Peygamber (sav)’e verildiği söylenen çok şeyin ne olabileceğini yakalamak anlamı bir hayli değiştirir. Zira bu aşamada Peygamber (sav)’in Hatice (r.anha) gibi müşfik bir eşi, Ebu Bekir (ra) gibi vefalı bir dostu ve daha da önemlisi vahyin rehberliği gibi sarsılmaz bir kılavuzu olduğunu düşünmek yerinde olur. Böylece mücadele içinde kişinin sahip olması gereken şeyler açısından ders/örnek almak mümkün hâle gelir. Peygamber (sav)’e karşı çocuklarının yaşamadığı ve bir gün davasını sürdürecek kimsenin bulunamayacağı şeklinde yapılan töhmete gelince bu konudaki rivayetlerin yaşandığını düşünmekte bir mahzur yoktur. Fakat surenin bu yüzden indiğini söylemek doğru olmaz. ‘Ebter’ kelimesi, sadece kesik demektir. Ona soyu kesik anlamı rivayetlerden hareketle verilir. Arka planda Rasulullah (sav)’ın ileri gelenleri rahatsız eden muhalefetinin bu şekilde devam etmesi hâlinde onun ve ona tabi olanların Mekke’de hiçbir hayra eremeyeceğine dair bir tehdit söz konusudur. Dolayısıyla ‘kesik’ olma durumu bir tehdittir ve hayır/başarı gibi gelecekte elde edilmesi umulan kazanımlardan kesilmeyi akla getirir. Kevser suresinin tehdit içeren bu arka planı, Mekke’de boykotun yakın bir süre sonra başlayacağına işaret eder. Siyer bilgileri bu yaklaşımı haklı çıkarır. Sure “Biz sana çok şey verdik. Öyleyse Rabbin için namazını kılıp zorluklara göğüs germeye devam et. Asıl hayırdan kesilecek olan onlardır. Biz sana yine çok şey vereceğiz” der. Burada elçinin surenin iniş zamanı ve şartları itibariyle kurban kesmekle ilgisi kurulamaz. Kurban ibadetinin en erken hicri 2. asırda başladığını herkes bilir. Nitekim devam da etmelidir. Ancak bu sure ile ilgisi yoktur.[5] Dikkat edilirse mücadele arka planı sureye bilinenden çok farklı bir anlam kazandırmaktadır. Ayrıca surenin ayetleri arasında gözetilmesi gereken uyum/ahenk de çok önemlidir. Nihayet bağlam denilen ve surenin anlam bütününde aranan bütünlük manayı kendi içinde koruyan bir kalkan gibidir ki bu anlamda daldan dala atlayan ve birbiriyle anlam akışı içinde bir bütünlük oluşturmayan manalardan kaçınmak gerekir.[6]

Kevser suresi, vahyin takipçilerinin herhangi bir tehdit veya teklifle yolundan çevrilmek istenmesi hâlinde işlev görür. Bütün hayrın Rabb’in elinde olduğunu hatırlamaya yarar. Dolayısıyla namaz ve sabırla zorluklara karşı direnmeyi salık verir. Zira vahyin rehberliğini kendine ölçü edinen kişiler Allah’ın kendilerine çok şey bağışladığını bilirler. Bu nedenle yine ve tekrar vermeye devam edeceğinden asla ümitlerini kesmezler. Buna göre surenin indirildiği aşamada konunun muhatapları mağdur ve mazlumdur. Galip ve zengin değildir. Sonuç itibariyle surede âdeta Allah’a itaat ettiği için kimsenin kaybetmesine izin verilmeyeceği taahhüt edilir. Tehditle mağdur edilen sözün gücüyle eyleme devam etmelidir. Bu şekilde kulun sâlih amel taşıyan fiilleri sürekli hâle getirilmeye çalışılır. Görüldüğü gibi mücadele arka planı sureye baştan aşağıya farklı bir anlam yükler.

Allah’ın kendi yolunda zor zamanda direnenleri sonunda mutlaka hayra çıkaracağı anlayışı mazlumlar adına Mekke’nin konusudur.[7] Nimet-külfet dengesi içinde şükretmenin gereği ve önemi ise Medine’ye aittir. Bu durumda Kevser suresi, İslam’ın bir şekilde yaşandığı ve söz konusu tehditlerin bulunmadığı zamanlarda galip zihnin etkisi altında mana kazandığında okuyucuya verdiği mesaj bütünüyle değişir. O hâlde sözün gerçekleşme gücüyle muhataplarının mazlum konumu birbirine karıştırılmamalıdır. Onlar bu söze inandıkları, yani güvendikleri için mazlum ve mağdur bir durumdan kurtulup galip gelmişlerdir. Fakat mücadele içinde ödedikleri bedeller ve direnme hikâyeleri özellikle Mekke döneminde yaşanan eziyet ve işkencelerin anlama bilinenden farklı bir içerik kattığı/kazandırdığı unutulmamalıdır.

Galip zihin, zaman içerisinde muhataplarını da kaybetmiştir. Örneğin Kâfirun suresinin ilk ayeti “De ki: Ey kâfirler!” şeklindedir. Surenin indirildiği aşamada, yani risâletin ilk yıllarında bununla kastedilenler Peygamber (sav)’in birinci derecede yakınlarıdır. Zira bu sure mücadelenin tam ortasında Mâun suresinin hemen arkasından indirilmiştir. Surede kâfir olarak nitelenenler, Mâun suresinde kendince namaz kılma gösterileriyle gündeme gelen müşriklerdir. Onların yetim ve yoksulu yok sayması dini, yani hesap vermeyi yalanlamaları anlamına gelir. O dönemde müşrikler, Mekke’nin dindar yüzüdür. Nüzul sırası itibariyle Kâfirun suresinde ilk defa bu müşriklere kâfir denilerek gerçek müminlerle müşrikler arasındaki farkın ortaya konulması ve Müslümanların rahatlaması sağlanmıştır. Son ayette “O hâlde sizin dininiz size, benim dinim bana” denilirken vurgulanan nokta mağdur ve mazlum bir konumda sadece kendi inancını yaşama isteğidir. Onların yetim ve yoksula rağmen Allah’a yaklaşma iddiaları ve dindarlıkları tamamen bir gösterişten ibarettir ve bundan kimse hazzetmez. Zira iman-küfür yaklaşımının kulluk çerçevesinde oturduğu merkez farklıdır ve bu açıdan müşriklerin dinî yaklaşımı asla kabul edilmemelidir. Oysa galip zihinde mücadele ortamı yok olur ve muhataplar buharlaşır. Düşman ve kâfirler İslam toprakları dışına çıkar. Bazen Ehl-i Kitap olur bazen de hiç görünmez.[8]

Kâfirun suresi, mutlaka Mâun suresiyle beraber okunmalıdır. Böylece yetim ve yoksulları dikkate almayan, yoksullar açısından insanlar aç ve açıktayken; yetimler açısından da kişiler arasında eşitlik ve adalet sağlanmadan ortaya çıkan her türlü ibadetin, yani Allah’a yaklaşma iddiasının gösterişe dönüşme tehlikesi açığa çıkar. İndirildiği dönemde Mâun ve Kâfirun sureleri Mekke ileri gelenlerinin dindarlıklarını çürütmüş, müşrikleri inanç ehli olmaktan çıkarmış ve ‘Doğru söylüyorsanız yetim ve yoksullarla ilgilenmelisiniz’ diyerek samimiyetin ölçüsünü ortaya koymuştur. Artık kimsenin din adına, dindarlık adına başkalarını kandırmasına izin verilmemiştir.

Mâun ve Kâfirun suresinde dile getirilen yetim ve yoksullarla ilgili sorumluluklar surenin indirildiği dönem itibariyle Mekke’nin ileri gelen yöneticilerine aittir. Bu şekliyle sureler, bir nevi sistem sorgulaması yaparlar. Çünkü yetimlerin ihtiyacı olan eşitlik ve adaletle yoksulların doyurulmasının teşvik edilmesi hususu -surelerin indiği zaman itibariyle- Peygamber (sav) de dâhil olmak üzere Mekke’de inanan üç beş kişinin yapabileceği bir iş değildir. Yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmaya teşvik etmemek toplumsal boyutlu sorunlardır. Sorunun bütün toplumu saran bir kalkışmaya/çözümlemeye ihtiyacı vardır. Hâlbuki galip zihnin bu surelerden çıkardığı sonuç, yetimlere sahip çıkmak ve yoksulları doyurmaktır. Oysa Mekke’nin bütün ileri gelenlerinin bazı gün ve gecelerde bu türden infak gösterileri yaptığını bilmeyen yoktur. Meseleyi sistem sorgulamasından basit ahlakî bir göreve indirgemek yöneticiler eliyle işlenen suçları temize çıkarmaya ve sorumlulukları saklamaya yarar. Buna göre bir yerde insanlar, ardı arkaları yok diye adaletten üstüne düşen payı alamıyor ve orada yoksulluğun yok edilmesi amaçlanmıyorsa o yerde muhtemelen ciddi sorunlar, zalim yöneticiler veya gösteriş yapan müşrikler vardır. İşte bu ithamlardan kurtulmanın yolu sorumlulukları doğru dürüst üstlenmek olmalıdır.

Bu konuda son bir örnek de Süleyman (as)’ın kabul edilen şu duasıdır:

“(Süleyman,) ‘Ey Rabbim! Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı (kimseye lâyık/nasip olmayacak bir mülk/hâkimiyet) bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen çok lütuf sahibisin!’ demişti.”[9]

Süleyman (as)’ın duasının “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” kısmı anlaşılır gibi değildir. O’nun sahip olmak istediği bu mülke kendisinden sonra neden kimsenin ulaşmasını istemediği hususu kapalıdır.

Elmalılı Süleyman (as)’ın “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” içerikteki duasının “Ya Rab! Beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin. Yani benim hâlime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu gibi kimse onu benden çekip alamasın” şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler ve bunun ‘dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman’a olurdu’ denilsin de kimsenin dünya saltanatına rağbeti kalmasın, şeklinde güzel bir anlam oluşturduğunu nakleder. Buna göre Süleyman (as) fani olan dünya mülkünü değil, ahiret mülkünü istemektedir.[10]

Râzî ise ayette geçen mülk kelimesiyle ilgili şu çıkarımlarda bulunur:

a) “Mülk” kudret anlamındadır. Buna göre ayetin manası, “Benim onlara muktedir olmamın, peygamberliğimin ve risâletimin doğruluğuna delâlet eden bir mucize olabilmesi için, beni, benden başka hiçbir kimsenin asla kadir olamayacağı birtakım şeylere muktedir kıl” anlamındadır. Bu izahın doğru olduğunun delili bu ifadenin hemen peşinden gelen şu ayettir. “Bunun üzerine rüzgârı O’nun emrine verdik ki O’nun direktifi ile istediği yöne doğru kolayca essin.” Buna göre duada “Hiç kimsenin muarazada bulunamayacağı bir mülk” den bahsedilmektedir.

b) Süleyman (as) hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlar ve Rabbinden, kendisinden başkasına intikal etmeyen bir mülk vermesini talep eder. Buna göre anlam, “Benden başkasına geçmeyen bir mülk ver.” demektir.[11]

c) Onları yapmaya ve yerine getirmeye kadir olduğu hâlde, dünyanın hoş ve leziz şeylerinden kaçınmak, yapmaya kadir olamadığı hâlde onlardan kaçınmaktan çok daha zordur. Süleyman (as) sanki “Ey Allah’ım, mükâfatımın daha tam ve daha üstün olabilmesi için, kendilerini yerine getirebilme imkânım olduğu hâlde onlardan kaçınabilmem için, bana beşerin sahip olduğu şeylerden tamamen uzak ve onlardan üstün olan bir mülk ver.” demek istemiştir.

d) Bazı kimseler şöyle demişlerdir: Hazır ve mevcut olduğu için dünyanın hoş ve leziz şeylerinden uzak durabilmek, çetin ve zor bir iştir. Ahiretin saadetleri ise, ileriki bir zamanda olacaktır. Şimdiden var olanın, sonradan olacak olanla değiştirilmesi zordur. Süleyman (as), dünyalık elde etmenin, Mevlâ’ya hizmet etmeye mani olmadığının halk tarafından anlaşılması için, “Ya Rabbi bana beşerin sahip olduğu mülklerin en büyüğü olan bir mülk ver ki, böylece ben, onları yapabilme imkânına sahip iken, onlardan son derece uzak kalabileyim” demek istemiştir.[12]

e) Dünyayı elde edemeyenlerin kalpleri, daima bunlara asılı kalır. Onlar dünyada büyük mutlulukların ve faydalı şeylerin bulunduğunu zanneder. Süleyman (as), “Ey izzet ve ululuğun Rabbi, bana, mülklerin en büyüğünü ver. Böylece, insanlar, o mülklerin hallerinin en mükemmeline vakıf olabilsinler de, bu durumda akıl, bunlarda da bir fayda bulunmadığını anlasın; kalp, bunlardan yüz çevirsin, bunlara iltifat etmesin, Allah’a kullukla meşgul olup dünya ile ilgili şeylerle iştigal etmesin ve nefis böylece itminana ersin” demek istemiştir.

Kurtubî’ye göre “benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak” ifadesi kimsenin istemeyeceği anlamındadır. Buna göre sanki o kendisinden sonra herhangi bir kimsenin böyle bir dilekte bulunmamasını böyle bir duanın kabul olunmamasını istemiş gibidir. Yine onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdindeki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindi. Ayrıca peygamberler Allah nezdindeki konumlarına delil gösterecekleri özel bir yerlerinin olmasını arzu ederler. Bundan ötürü Peygamber (sav) namazını kesmek isteyen ifriti yakalayıp Allah da ona bu imkânı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak istemiş, ama sonra kardeşi Süleyman (as)’ın: “Rabbim bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver” dediğini hatırlamış ve o şeytanı küçülmüş bir durumda serbest bırakmıştır. Yani Peygamber (sav), şeytanların Süleyman (as)’ın emrine verilmesinin onun bir özelliği olduğunu ve bunun kendisinden sonra kimseye verilmemesi gerektiğini, onun duasının kabul edilmiş olduğunu bilir ve buna uygun hareket eder.[13]

Mevdudî, “Şu bir gerçektir ki, bu bölüm Kur’an’ın en müşkül yeridir ve kesinlikle sarih bir şekilde tefsir edilemez” dedikten sonra muhtemel gördüğü şu açıklamayı yapar:

“Hz. Süleyman’ın “Rabbim beni affet ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir saltanat ver” şeklindeki duasını İsrailoğullarının tarihi ışığında değerlendirirsek şayet, Hz. Süleyman’ın, kalbinde oğlunun tahta geçmesi arzusunu taşıdığını ve bu muhteşem saltanatın zürriyeti boyunca devam etmesini istediğini anlarız. Bu arzu ve istek kendisi için bir fitne (imtihan) olduğu için Allah onu uyarmıştır. Nitekim Hz. Süleyman’ın veliahdının, büyüdüğünde kıymetsiz biri olduğu ortaya çıkmış ve babasının saltanatını devam ettirememiştir. Hz. Süleyman’ın tahtı üzerine bir cesedin bırakılması muhtemelen şu şekildedir: Hz. Süleyman önce mirasını (saltanatını) bu ehliyetsiz, kabiliyetsiz ve hiçbir özelliğe sahip olmayan oğluna bırakmak istiyordu. Dolayısıyla Hz. Süleyman bu isteğinden vazgeçti ve bu saltanatın kendisi ile birlikte son bulmasını, nesiller boyunca devam etmemesini Allah’a dua ederek talep etti. İsrailoğulları tarihinden de, Hz. Süleyman’ın kendi yerine geçmesi için kimseye vasiyette bulunmadığı ve herhangi bir tavsiye de yapmadığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. Süleyman’dan sonra devletin ileri gelenleri onun oğlunu tahta çıkarmışlar ve kısa bir süre içinde İsrailoğullarına bağlı 10 kabile Kuzey Filistin’de ayrı bir devlet kurmuştur. Beytü’l-Mukaddes’de ise sadece Yahuda kabilesi kalmıştır.”[14]

Mevdudî’nin bu açıklamasının gerekçeleri tartışılabilir. Hatta bu te’vilin bağlamdan onay alıp almadığı da söz konusu edilebilir. Fakat bu yorumun saltanat eleştirisi açısından Emevî, Abbasî veya Osmanlı hanedanları içinde yapılabileceği düşünülebilir mi? Kur’an okumalarında bu ve benzeri çıkarımların sistem eleştirisi şeklinde algılanması ve yeterince üzerinde durulması mümkün olmamıştır. Eğer mümkün olabilseydi, babadan oğula geçen saltanatın zayıflık ve zaaflarından kurtulmanın yolları çok önceleri İslam dünyasında tartışılıp bulunabilir ve belki de adil bir yönetimin nasıl olabileceğinin en güzel örnekleri biz müslümanlar tarafından dünyaya sunulabilirdi.

Sonuç olarak (Ek):

Süleyman (as)’ın bu teklifi kabul edilmiş ve kendisine olağanüstü bir güç verilmiştir. O’nun talebinin ilk kısmı makul olmakla beraber son kısmı düşündürücüdür. Kendisinden sonra kimseye verilmemesini istemesi oldukça ilginçtir. Kabul edilmiş bir talep olarak bu durumda konunun bize örnek olabilecek tarafı da anlaşılamamaktadır. Bu ayetle ilgili olarak yapılan tefsirlerin Peygamber (sav) devrinde nasıl bir fonksiyon icra ettiği de açık değildir. Bu durumda bugüne dair söylenebilecek bir şey de yoktur. Hâlbuki Mevdudî’nin yorumladığı şekilde ve tabiri caizse ilk anda ‘bencil’ bir talep gibi gözüken fakat muhtemelen bilinçli bir öngörüyü dile getiren bu yaklaşımın çok daha farklı değerlendirilmesi mümkündür. Süleyman (as), kendi yaşadığı dönemde Tevhid’i hâkim kılmak istemiş ve talep ettiği bu iktidar gücünü bu yönde kullanmıştır. Ancak kendisinden sonra bu gücün babadan oğula kötü ellere geçmemesi için böyle söylemiş olmalıdır. Saltanata dayalı bir yönetimin zaman zaman kötü yöneticiler elinde oldukça olumsuz sonuçlara yol açtığı bilinmektedir. Süleyman (as)’ın endişesi, kendisinden sonra bu gücün intikal edeceği kişilerin ehliyeti ve ahlakıyla ilgili olabilir. Herhâlde bu sebeple, “Benden sonra kimseye verme.” demiştir. Bu açıklama, doğru ya da yanlış olabilir. Nitekim sonuçta bir yorumdan ibarettir. Ancak gücün onu doğru dürüst kullanamayacak kimselerde bulunmamasına dair bir yönetim eleştirisi olarak saltanatı mahkûm eden böylesine bir yorumun, hâkim veya galip zihnin belirleyici olduğu dönemlerde yapılabilme imkânı yoktur.[15]

 

Kaynaklar

Kur’an-ı Kerîm Meali.

Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, (11 Eylül Konuşmaları), Küre Yay., İst., 2002.

Kurtubî, El-Câmi’u Liahkâmi’l-Kur’an, C. I-XIX, Buruc Yay., İst., 2003.

Mevdudî Tefhîmu’l-Kur’an, C. I-VII, İnsan Yay., İst., 1990.

Râzi er-Fahruddîn, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu’l-Gayb), C. I-XIII, Huzur Yay., İst., 2008.

Şimşekçakan Musa, Sözün Gücü (Vahyin Rehberliği), Nüzul Sırasına Göre İlk Yirmi İki Surenin Bağlamı ve Anlamı, Düşün Yay., İst., 2011.

Yazır Elmalılı Hamdi, Hak Dîni Kur’an Dili, C. I-IX, Çelik-Şura Yay., İst., 1993.

Not: Bu yazı, Ek kısmı hariç Bilge Adamlar Dergisi’nin “İnsanlığın Hayat Kitabı Kur’an” başlıklı 34. sayısında Kur’an Okumalarında Galip Zihnin Oynadığı Rol” adı altında yayınlanmıştır.

 

[1] Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, s. 37.

[2] Buna göre iman, takva, sabır, tevekkül, sâlih amel, yetim yoksul gibi olumlu ya da küfür, şirk, tuğyan, müstekbir, müstağni, mele, mütref gibi olumsuz kavramların etkilerinden bağımsız bir okuma asla gerçekleşemez. Gönderilen elçilerden ve helak edilen kavimlerden bahsedilirken de aynı mücadelenin tartışmasız devam ettiğine şahit olunur.

[3] Kevser suresi, (Diyanet Meali).

[4] Kevser suresiyle ilgili olarak pek çok ayrıntı burada biliniyor olmalı zannıyla okuyucuyu sıkmamak adına kasıtlı olarak ihmal edilmiştir. Mesele sadece arka plan ve okuma farkı açısından ele alınmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi isteyenlerin tefsir kitaplarına müracaat etmesi gerekebilir.

[5] Kevser Suresi, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü (Vahyin Rehberliği), Nüzul Sırasına Göre İlk Yirmi İki Surenin Bağlamı ve Anlamı.

[6] Garip olan Kevser suresinin yaşanmış, yan, bizzat gerçekleşmiş olmasına rağmen onunla ilgili tefsirlerin başka mecralara yönelmesidir. Kevser suresi, risâletin ilk dönemlerinde indiğinde, müminler mücadele içinde sıkıntı çekmektedirler. Fakat Medine döneminin sonlarında, yani kısa sayılabilecek bir süre sonra Rablerinin sözüne inanıp hayrın onların eline geçtiğine şahit olmuşlardır. Allah, elçisine verdiklerini devam ettirmiş sözünü tutmuş ve onları uçurumun kenarından almıştır. Bu gerçekleşmiş/yaşanmış tarih itibariyle surenin ne ifade ettiği ile ilgili bir tartışmanın olmaması gerekir.

[7] Burada Kasas suresinin 5. ayeti hatırlanmalıdır. “Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.”

[8] Kâfirun suresinden hareketle illa da muhatapları içerde aramak ve ardından yöneticileri küfürle suçlamak şüphesiz bir aşırılıktır. Fakat kâfir ve müşrikleri muhatap alan ayetler, benzer hatalara düşmemek adına Müslümanlara ait dersler de içerir. Bu sureden hareketle baskı altında dahi Allah’tan başka hiçbir güce kulluk edilmemesi ve gösteriş yapan müşriklere benzememek adına adalet ve infak duygusundan asla kopmamak gerektiği açıktır.

[9] Sad suresi, 35. ayet. Ayetin devamı bu duanın kabul olduğunu göstermektedir.

[10] Bu hususta “Her kim Ahiret ekimi isterse ona ekinini artırırız, her kim de dünya ekimi isterse ona da ondan veririz amma ahirette ona hiç nasip yoktur.” (Şura suresi, 20. ayet. ) ayeti gereğince kendisine daha fazlası verildiği belirtilmiştir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 239.)

[11] Râzî’nin burada dile getirdiği ve Süleyman (as)’ın hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlamasıyla ilgili yaklaşımından onun babadan oğula intikal eden saltanat sorgulaması yaptığını söyleyebilmek mümkün gözükmemektedir.

[12] Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 19, s. 83, 84.

[13] Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 15, s. 92, 93; Bu yaklaşım şeytanları, cinlerden onların da en azından o dönem için görülür kılınmasından bahseder ki bu açılardan konunun tartışmalı olduğu unutulmamalıdır.

[14] Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 5, s. 72.

[15] Süleyman (as)’ın yaşadığı dönemde yönetim şekli açısından babadan oğula geçen bir saltanat eleştirisi yapmak veya böyle bir konunun o dönemde sorgulanabileceğini düşünmek zordur. Yani modern dönemlerin sorunlarını geçmiş dönem içinde aramak ve bulmak için zorlama yorumlara sarılmak elbette doğru değildir. Fakat evrenseli yakalamak için ortak paydaların tespit edilmesi de bir zarurettir. Süleyman (as)’ın duası, “benden sonra” kaydıyla büyük bir gücün kendisinden sonrasına intikalinin doğuracağı sorunlarla ilgilidir. O’nun yaşadığı çağda kral olduğunu da herkes bilir. Buna göre kendisinden sonrası için onun kanından ya da tayin edeceği birinin yerine geçeceğini düşünmekten daha doğal bir şey olamaz. Buna göre elbette kendisinden sonra bu gücü kullanacak ehil kimselerin bulunmaması, onun topyekûn bir sistem sorgulaması yaptığı anlamına da gelmeyebilir. Fakat her hâlükârda mesele bir gücün kötü elllerde kullanılmasının doğruracağı sonuçlarla ilgilidir. O hâlde bu yaklaşımda modern ve geleneksel yorumlar arasında tercih yapma veya birini diğeri yerine kullanma söz konusu değildir. Nihayet bu yorum da bu hususta söylenebilecek son sözü söylemiş sayılamaz.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');