Sosyal Medya

Makale

Milliyetçiliğin Değişen Yüzü; MİKRO MİLLİYETÇİLİK

‘Bütün ideolojiler yaşadıkları çağın olaylarından ve gelişmelerinden etkilenerek oluşurlar. Milliyetçilik de modernliğin bir ideolojisi olarak modern tarihsel ve toplumsal koşulların etkisiyle ortaya çıktı. Modernliğin nesnel toplumsal koşullan ve değerler dünyası milliyetçilik söylemini üretti. Milliyetçilik, modernlik biçimiyle ulus-devletin bir ideolojisi olarak yapılanmıştı. Ulus-devletin kültürel ve politik bütünlüğü için önemli bir aidiyet kimliği olarak biçimlenmişti. Parçalanan imparatorluk kültür ve siyasetleri karşısında ulus-toplum ve ulus-devlet bütünlükleri üreterek kitlelere, topluluklara, cemaatlere ve milletlere yeni bir şemsiye sağlamaktaydı. Ancak milliyetçilik, her söylem gibi belirli koşullara bağlı olduğundan koşulların değişmesiyle birlikte o da değişmeye başlamaktadır. Çünkü yeni koşullar yeni politik, kültürel, ekonomik ve teknolojik gelişmelerle birlikte oluşmaktadır. Bunlar da milliyetçiliğin içinde inşa olduğu eski yapının parçalanması ve dolayısıyla milliyetçiliğin de paradigmal egemenliğinin kaybetmeye yüz tutması demektir. Son sözü en başta söyleyelim: Millet değiştikçe onu temel yorumlama kaynağı olarak gören milliyetçilik söylemi de değişecektir.’1

 

Milliyetçiliği değişime uğratan ‘millet’ kavramsallaştırmasındaki değişim, bizatihi millet kavramının yapısal değişiminden çok, millet kavramsallaştırmasının anlam yükünün değişimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulus-devlet, millet, ortak vatan, ortak ülküler, kader birliği, ortak doyum ve ortak doyum beklentisi, milli çıkar, fiziki ve siyasi sınırlar, coğrafya, yurttaş ve yurttaşlık ödevleri gibi birçok soyut anlamlandırmalar özellikle ekonomi politiğin değişimi ile farklı muhayyel içerikler kazanmaktadır. Hayal edilmişlik durumu burada önemli bir şifre anahtarıdır. Zira;

 

‘… Milliyetçilik, elde mevcut bulunan tarihî mirasın içindeki kültürler arasından seçici bir bakışla yeni kompozisyonlar oluşturur ve onları bütünüyle dönüştürür; ama her halükârda yararlandığı kaynak bu kültürel zenginliktir. Ölü diller yeniden canlandırılır, yeni gelenekler icat edilir, hayali bir geçmişe ait olan bazı saf semboller restore edilir.’2

 

Özellikle son çeyrek asırda modernizmin üretimi olan ulus-devlet önemli bir değişim ve dönüşüm geçirmektedir. Ulus-devletin değişimi ve dönüşümü beraberinde iç içe geçmiş olduğu milliyetçiliği de değişime uğratıyor. Daha anlaşılır bir ifade ile ulus-devlet ve milliyetçiliğin birbirlerini üreten anlam yükleri değişime uğruyor. Neo-liberalizim, neo-muhafazakârlık, küreselleşme ve postmodernizm süreçleri bu değişim ve dönüşümün nedenleri. Modernizmin bütüncül yaklaşımı postmodernizmin parçalı tutumu ile önemli bir eleştiriye uğruyor. Ekonomik etkinlikler artık ulus-devlet temelli değil; neo-liberal bir ekonomi anlayışın merkezinde ulus üstü bir mahiyete bürünüyor.

 

Postmodernizmin düşünsel planda, neo-liberalizmin ise ekonomik etkinler bağlamında mümkün kıldığı küreselleşme olgusu, ideolojik anlatıların meşruiyetini dolaysız olarak varlık nedenlerini önemli ölçüde erozyona uğrattı. Büyük ideolojik anlatıların baskısı altında kalan birçok alt varoluşlar ve alacakaranlıkta kalan görüngüler açığa çıktı, görünür bir hal aldı. Bu süreç dâhilinde postmodernizmin baskın karakteristiği olan ‘görünüyor olmak’ üzerinden oluşturulan yeni siyasal ve sosyal varlık iddiaları gündeme geliyor. Ulus-devletin oluşturmak zorunda olduğu bütünlükçü kamusal alan parçalanarak genişliyor, ulusal boyutta ve uluslararası ilişkilerde tek merkez fikri yerine gevşek ve çelişik merkezler fikri ortaya çıkıyor. Ulus-devlet için siyasal anlam ve içeriği yüksek ve yoğun olan yurttaşlık, yurttaşlık ödevleri, vatan, vatanseverlik, ulusal çıkar, ulusal sınır ve ulusal coğrafya fikri farklı anlam yükleri ile önemli değişime uğruyor.

 

‘Küreselleşme, toplumsal ve özellikle de ekonomik alanda ulus-devleti adeta işlevsizleştirmektedir. Bu sü­reçte ulus-devletin işlevleri azaldıkça, farklı toplumsal kesimleri bir arada tutan yapıştırıcı işlevi de azalmak­tadır. Yoksullaşma ve marjinalleşme karşısında artan dayanışma ihtiyacı, alt-kimlikleri ön plana çıkarmaktadır. Ulusal pazarın yerini uluslararası pazara bırak­tığı bir ortamda, ulus-devlet vatandaşlarının refahını sağlayacak temel işlevlerini yerine getiremediği; tam aksine uluslararası sermayenin çıkarına, onun işlerini yerine getiren bir ‘büro’ya dönüştüğü ölçüde; toplum içindeki farklı etnik-dinsel kimlikler için artık bu dev­lete bağlı olmanın da bir nedeni kalmamaktadır. Etnik kimlik, radikalleşerek etnik milliyetçiliğe sarkıp politik argümanlar geliştirerek bölgesel ve ulusal düzeyde bü­yük kaoslara yol açmaktadır… Günümüzde, hem merkez hem de çevredeki birçok toplumda dinsel ve etnik alt-kimlikler, kimi zaman dağılma veya ayrılma ile sonuçlanan huzursuzluk ve iç çatışmalara neden olmaktadır.’3

 

Ulusal çıkarlardan bireysel ve daraltılmış grup çıkarlarına, total ve blok yurttaşlık ve yurttaşlık ödevlerinden çerçevesi bireysel özgürlükler ile iyice belirlenmiş ve tahkim edilmiş olan anayasal yurttaşlığa, ulusal aidiyetten kozmopolitan içeriği yoğun dünya vatandaşlığına, ulus-devletlerin sınırsız egemenliklerini her geçen gün biraz daha daraltan ulus üstü kurum ve kuruluşların işlerlik ve erk kazanmasına, uluslararası ilişkilerde ideolojik ve statik ittifak arayışlarından, geçici ve gevşek koalisyon arayışlarına değin önemli değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır.

 

Bu değişim ve dönüşüm süreçleri, her önemli değişim ve dönüşümün doğasında var olan kaotik bir ortamı meydana metirmektedir. Gündemi meşgul eden ve daha da meşgul edeceğe benzer ‘mikro milliyetçilik olgusu’ bu kaotik ortamın hem bir ürünü hem de süreç dâhilinde ‘nasıl bir dünyada yaşanılacağına’ dair karar verme noktasında önemli direnç noktaları oluşturarak düşünsel ve eylemsel planda önemli sorunlara neden olmaktadır. Tarihsel arka planı ve süreçleri olan ya da olmayan fakat ya tarihsel arka plandan seçici bir üslupla ayıklanarak ön plana alınan ya da sahte bir tarihsellik ve inşa edilmiş sosyal taban marifetiyle garabet denilebilecek toplumsal değişim çıktıları ortaya koyabilmektedir.

 

‘Modern zamanlarda toplumların bütünlüğü kolektif toplumsal kimliklerle sağlanmaktaydı. Bu kimlikler büyük ölçekli çerçeveler biçiminde modernliğin sanayileşme, kapitalizm, kentleşme ve ulus-devletin egemenliği olgularıyla üretilmişti. Ancak küreselleşmeyle beraber ulusal kimliğin zayıflaması, bu toplumsal kimliğin dağılması anlamına gelmektedir. Post-modernliğin kültürel dünyasında çoğullaşan kimlikler karşısında ulusal kimliklerin geleneksel yapılandırıcı ve birleştirici güçleri tükenmektedir. Ulusal kimlikler geçmişteki bütünleştirici anlama artık sahip değildir. Nihayetinde kimlik, değişen yeni post-modern toplum koşullarında yeniden inşâ olmakta, oluşmakta ve icat edilmektedir. Bu nedenle yeni kimlikler etrafında çeşitli siyasetler oluşarak siyasi düzene bu çerçevede muhalefet edilmekte ve çeşitli taleplerde bulunulmaktadır. En yaygın biçimleriyle kadın, din, çevre, insan hakları ve etnisite etrafında oluşan bu kimlikler, yeni küresel kamusal alan içinde çalışmaktadırlar. Öte yandan ulus politikalarının tekil kültür siyaset projeleri, etnik/kabilevi, bölgesel ve lokal kimlikleri çoğunlukla bastırmış, dışlamış ve görmezlikten gelmiştir. Çünkü "öteki uluslar" karşısındaki politik rekabete karşı topyekûn birlik için bu homojenlik zorunlu olarak algılanmıştır. Yerel olanın ve etnikliğin merkezde varlığına izin verilmemiştir. Bu siyasi gelişmeleri meşrulaştıran modernlik teorisi de etnisiteyi toplumsal ilerlemenin modern dönem aşılması gereken bir geri aşaması olarak algılamıştır.’4

 

Hareketlenen salt dinsel ve etnik alt kimlikler değil elbette. Yerel yönetim taleplerinin artması ve bu taleplerdeki yönetsel içeriğin yoğunlaşması, cinsiyet temelli farkındalıklar oluşturmaya yönelik feminist ve üçüncü cins hareketlerinin ivme kazanarak itiraz ve taleplerinin örgütlü bir hal alması, özellikle mega kentlerde farklı sosyalleşme hareketlerinin ortaya çıkarak cemaatvari dar grupların oluşması ve bu dar grupların kendilerince bağlayıcı normlar üretmeye başlaması, sosyal dayanışmaya dayalı basit ve yatay klasik hemşehri örgütlerinin daha organize bir hal alarak diğer farklı şehirlerin hemşehri örgütleri ile çelişik ve çatışık bir mahiyet arz eden önemli baskı grupları haline dönüşmesi, spor kulüpleri etrafında kümelenen fanatik grupların genişlemesi, siyasallaşması ve toplumsal bir taban bulması, hayvan hakları ve çevre örgütlerinin aktivist kapasitelerinin gelişerek ideolojik sayılabilecek indirgemeci bir bakış açısı kazanması gibi sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik, psikolojik ve sosyal psikolojik etki ve etmenlerin harekete geçirdiği oluşumlar mikro milliyetçilik olgusu dahilinde sayılabilir.

 

Mikro milliyetçilik bağlamında ‘Yerel Yönetim’ fikri adeta yeniden keşfedilmektedir. Yerel yönetim olgusu ve yerellik paradigması küreselliğin bir aksi sedası gibidir ve karmaşa karşısında neredeyse ütopik bir anlamlandırmaya karşılık gelmektedir. Ütopya salt düşünsel bir ürün değil; ütopik bir kurgu, çok yönlü, çetrefil, içinden çıkılamaz sorunlar, zorunluluklar yumağının artık çözüm umudunu kaybettiği anlarda ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ütopya, yürürlükteki mevcut sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapı ve ilişkileri adeta sıfırlayarak kurgusal yeniden bir üretim gerçekleştirmektedir. Özellikle modernizm ve endüstriyalizmin çıktıları ile boğulan kentlerde rahat bir yaşama kavuşmak ve anlamlı birliktelikler kurmak için yürürlükteki bütünsel ilişkilerden yalıtılmış mekân oluşturma fikirlerinin tarihsel süreç içerisinde geliştirilmiş olduğu bilinmektedir.

 

Günümüzdeki yerel yönetim anlayışının önem kazanmasının ve mikro milliyetçi akımların revaç bulmasının art alanında; merkezi ve otoriter imparatorluk çağı ile ulus-devlet örgütlenmesinin “vatan” kavramsallaştırması dâhilinde mekân farklılıklarını eşitlemesinin getirmiş olduğu olumsuzluklarının derin etkilerini görmek pekâlâ mümkündür. Kendi kendine yeten ve kendi olarak kalmaya işaret eten yerel yönetim (Polis), kendisini bütün içinde erimiş olarak hissedenlerin, siyasal varoluş umudunu hala beslemeye devam etmektedir. Zira mikro milliyetçilik olgusunda ‘yerel’; her şeyin yerli yerinde olduğu, iktidar ve siyasal ilişki ve düşüncelerin aleni olduğu bir mekâna işaret etmektedir.

 

‘Ulus-devlet bir yandan bireyleri geleneksel cemaat bağlarından koparmayı amaçlarken; diğer yandan da ulusun tanımında ‘geleneksel’ bir kimliğe atıfta bulunmaktadır. Ulus-devletin ortaya çıktığı ilk gün­den beri var olan bu temel gerilim, son yıllarda ulusal sınırları zayıflatan ve geçirgenleştiren ‘küreselleşme’ yönündeki eğilimlerle giderek daha da derinleşmek­tedir. Bir yandan daha önceden var olup da bu za­mana dek bastırılmış azınlık kimliklerinin yeniden ortaya çıkması; öte yandan ulus-ötesi kitlesel göçler, bugüne kadar bütünlüklü oldukları öne sürülen ulu­sal topluluklar içinde farklı kültürel kimliklere sahip çok sayıda alt cemaatin oluşmasına yol açmıştır. Her tür farklılık ve çeşitliliği içeren merkezî ulus-devletlerin güçlü kültürel kurumlarca üretilen ve korunan kültürleri ve ulusal kimlikleriyle birlikte zayıflamasının, daha küçük milliyetçiliklere eşi görülmemiş bir fırsat sunduğu aşikârdır. Kültürel küreselleşmenin “bir tüketim kültürü” ya­ratarak, toplumları homojenize etme etkisinin dışın­da ve ona tamamen ters olan ikinci etkisi, mikro-mil­liyetçilik akımlarını ve yerel kültürleri güçlendirmesidir. O halde küreselleşme süreci hem kültürel ho­mojenleşme, hem de kültürel farklılaşma süreçlerini içermektedir.’5

 

Diğer taraftan, değişim ve dönüşümlerin sonucunda mevcut güç bloklarının çözülmesi ile birlikte ortaya çıkan yeni siyasal aktörlerin iktidarı ya da iktidar arayışları sürecinde ortaya koymuş oldukları eylem ve söylemlerine karşılık, eskiyi savunanların daha doğru bir ifade ile kaotik ortamdan bir şekilde rahatsız olan ya da kaotik ortamın nereye savurulacağı noktasında derin endişeleri bulunan farklı kesimlerin tepkici eylem ve söylemlerini daha da saflaştırarak ve yoğunlaştırarak ortaya koymaları da mikro milliyetçilik kavramı kapsamında zikredilebilir. Bu bağlamada önemli ‘bütünleşmeci’ hareketler ortaya koyabilmiş Avrupa Birliği ülkelerinde ortaya çıkan ayrışmacı, aşırı sağcı ve ırkçı sosyal ve siyasal söylemlerin elle tutulur bir biçimde yükseliyor olması, eski paradigmaların mevcut olana ve mevcut olanın nerelere evrileceğine dair derin şüpheler, güvensizlikler barındırmaktadır.

 

Bizi ve coğrafyamızı ilgilendiren önemli bir husus ise ‘tarihsel gecikme’ ve geç modernleşme’ olgusudur. Bu olgu Türkiye’yi ve Türkiye’nin içerisinde bulunduğu hinterlandı ile birlikte oldukça geniş bir coğrafyayı betimleyen Ortadoğu bölgesini yaşamsal sayılabilecek önemde yakından ilgilendirmektedir. Modernleşme, özü gereği bir ulus-devletin hakemliği altında hâkim bir sınıfın belirleyiciliği ile cereyan etmek zorunda olan bir süreçtir. Ortadoğu’yu oluşturan yapay (Pakistan, Irak, Suriye, Ürdün, Libya vb.) ya da doğal devletlerin (Türkiye, Iran, Mısır, Afganistan) dayanmış oldukları inşacı bürokratik sınıfları modernleşmeyi başaramadılar. Bu güçlerin karşısında yer alan geleneksel unsurlar da dar siyasal çerçeveleri nedeniyle karşıt öneri sunamadılar ve dolaysız olarak siyaset bu çoğrafyada topyekûn bir krize girdi.

 

1973 Yılındaki büyük petrol krizi ile başlayan 1980’li yıllarda ortaya çıkan neoliberal ekonomi politiği ile devam eden Batı Dünyasının ulus-devlet bazlı hegomonik güç ve yetenek kaybı, hammadde, enerji ve ucuz işgücü kombinasyonundan oluşan üretim dinamiğinin hatırı sayılı bir büyüklükte Avrasya’ya kayması ile birlikte zirve yapmıştır. Güç merkezi, Avrupa Atlantik hattından Avrasya’ya kayma sürecine girmiştir. Avrasya güç merkezinin nirengi noktasını da Ortadoğu’nun tabii coğrafyası oluşturmaktadır. Özelde Türkiye’de, genelde ise İslam dünyasında bu güç merkezi kayması neticesinde ulus-devlet olgusu yükselecek olup, Batı izleğinde politik insanın bu coğrafyalarda da boy göstermesine yol açarak dinsel, etnik ve kültürel milliyetçiliğin yol açtığı çelişki ve çatışmalar derinleşecektir.

 

‘Milliyetçiliğin küresel biçimleri iki söylem biçiminde karşımıza çıkmaktadır: Birincisi tepkici, radikal, karşıt ve çatışmacı. İkincisi küreselleşmenin ulusal değerleri ve örgütlenmeleri aşıcı tutumlarına karşı savunmacı. Bu bağlamda klasik "ulus milliyetçiliği" ve etnik milliyetçilik karşılıklı bir etkileşim içinde birbirlerini tetikleyerek çeşitli sorunlara yol açmaktadırlar. Milliyetçiliğin radikalleşmesiyle etnik çoğulculuk tehdit unsuru haline gelmekte ve çatışma potansiyelleri çoğalmaktadır. Etnik milliyetçilik de çeşitli şiddet eylemlerine yönelerek ulusal satıhta ihtiyaç duyulan istikrar ve düzeni bozmaktadır. Küresel dünyanın bütün coğrafyalarında etnik şiddet, milliyetçilik talepleriyle insanları, toplumları, kültürel ve sosyolojik dokuları paramparça etmektedir.’6

 

Mikro milliyetçilik kendisini daha çok ‘şiddet ve ötekileştirici’ bir dille ifade ediyor. Coğrafyamızda yaşanan etnik, mezhebi ve meşrebi çatışmaların temelinde yatan ana neden; şiddet ve ötekileştirmeciliğin bir ifade biçimi olarak genel kabul görmesi. Bu durumun tarihsel arka planında, kendisini ifade etmesine izin verilmeyen, görmezlikten gelinen, değersizleştirilen, sosyal ve siyasal hayatın dışında tutulan unsurların birikmiş hınçları yatmaktadır. Post modernitenin ‘görünüyor olmanın doyumu’ ile açığa çıkan ifade biçimleri nihayetinde şiddet evrilmekte ve belirli bir düşünsel haklılaştırma süreçleri ve bu haklılaştırma süreçlerine karşı koyan unsurlar şiddeti üzerimize boca etmektedir.

 

‘Küreselleşen dünya da hiç beklenmeyen bir biçimde çevresel ve yerel unsurları görmezlikten gelmenin biriktirdiği "hınç ve öfke"yle yeniden geriye döndü. Çoğul kimlikler ve çok-kültürlülük söylemleri sosyal bilimciler tarafından hem doğan çatışmaları bertaraf etmek için bir çözüm olarak geliştirildi hem de bu kimliklerin icadına belli katkılar sağladı. Feminizm, din/dinsel cemaatler, çevre hareketleri... küresel kamusal alanın yeni kimliklerini oluştururken etnisite de buna eşlik etmektedir. İnsanlar dinsel cemaat kimlikleri ve cinsiyet kimliklerinden daha çok etnik orijinlerini sorgulamakta ve keşfetmektedirler. Aynı gelişme sürecinde radikal milliyetçiler de insanları ve toplulukları açıklamada etnik orijinleri öne sürerek "bizden" ve "onlardan" söylemini geliştirmektedirler. Küreselleşmenin ürettiği çeşitlilik söylemi ve uydu teknolojisinin geliştirdiği küresel kamusal alan farklı etnik kimliklerin temsilini kolaylaştırmıştır.’7

 

Kıssadan hisse kabilinde söylenebilecek son söz olarak belirtmeliyim ki; sömürgeci güçler coğrafyamızda husule gelmiş ve gelmekte olan mikro milliyetçiliklerin haklılaştırma süreçlerini ve karşıtlıklarını manipüle etmektedirler. Emperyal emellerini ancak açığa çıkan yeni yerel unsurların dinamiği ile yürürlüğe koyabilen Batı, bölge devletleri ile ittifak kurabilme kabiliyetini kaybetmiştir. Zira sömürgeci politik, klasik müttefiklerinin beklentilerini karşılayabilecek güçten yoksundur artık. İslam Dünyasında açığa çıkan mikro milliyetçi çatışma alanlarını sahih bir ümmet anlayışı üzerinden analiz etmek, mevcut türbulansın ölümcül bir kaza ile sonuçlanmasını önleyebilecektir. Sahih ümmet anlayışından kastım; ister etnik, bölgesel, mezhebi ve tarihsel haklılaştırma çabalarına taraf olmayarak vahiy ve onun pratiği sünnetin işaret etmiş olduğu ‘bireysel ve toplumsal varoluşa’ taraf olmaktır.

 

DİPNOTLAR:

1 Yıldırım, Ergün, Küreselleşen Dünyada Milliyetçilik, Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:9, Sayı:38, Ankara, 2006, s. 181.

 

2 Gellner, Ernest, Millet Nedir?, Makale, (Derleme: Milletler ve Milliyetçilikler, Derleyen: Mümtaz’er Türköne) Etkileşim yayınları, İstanbul, 2012, s. 87-88.

 

3 Selçuk, Senem Sönmez, Dünden Bugüne Milliyetçilik: Küresel Dünyada Yükselen Sesler, Makale, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, http://www.anadolu.edu.tr/sites/default/files/files/2012-03-09.pdf (Erişim Tarihi: 21.11.2014)

 

4 Yıldırım, a.g.m.,

 

5 Selçuk, a.g.m.,

 

6 Yıldırım, a.g.e.m.,

 

7 Yıldırım, a.g.m.,

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.