Sosyal Medya

Makale

İktidar, Din ve Devlet…

Her kavram kendi altında bir anlam kümesi oluştururken aynı zamanda bir başka anlam kümesinin de içinde yer alır. Yukarıdaki kavramlar da diğer kavramlar gibi bu çerçeveye haizdirler. O yüzden başlığa dini öne almadan iktidarı alma imkânını yokluyorum…

Müslümanlar tarihleri boyunca en büyük sorunu iktidar ve iktidar erkinin yönetiminde yaşamışlardır. Peygamber ve ilk iki halifeden sonra –elbette ki ilk iki halife döneminde de kısmi sorunlar yaşanmıştı- sorunlar başat unsur haline dönüştü. Ve ilk fikri ayrımlar da bu siyasal alanın kullanımından neşet etmiştir. Böylece Müslümanların tefrika ile ilk ilişkileri de bu siyasal alana tekabül ediyor. Bu kadar netameli bir konuyu içermesi bağlamında iktidar kavramının ve olgusunun neye tekabül ettiği üzerine yaklaşımlar geliştirmek elzem hale gelmektedir.

Evet, kavram ve olgu olarak meseleyi değerlendirmek iki farklı yaklaşımı öne çıkarmayı tazammun ediyor. Çünkü bir kavram olarak meseleye yaklaşmak ile bir olgu olarak meseleye yaklaşmak farklı durumları ve konumları oluşturur. Değerlendirme yaparken de farklılıkları öne çıkarır. Salt bir kavramı kavram olarak düşünmek ve kavramın etimolojik yapısı kadar diğer salt kavram olan kavramlarla ilişkisi önem kazanır. Yani kavramı kavram olarak düşündüğümüzde metafizik ilkelerle bağını da hesaba katarız. Böylece ideal olan ile reel olan arasındaki farkı da gözetmiş oluruz. Ama bir kavramı bir olgu olarak düşünmeye başladığımız zaman ise onun uygulamadaki yansıması ve bu yansıma üzerine biçimlenen toplumsallığı da hesaba katarız. Elbette ki bir kavramı hem içerik ve uygulama alanı olarak birlikte değerlendirmek de önemli sayılmalıdır. Ama hem bu kavramlar ve hem de diğer kavramlar üzerine bir mutabakat oluşmuyorsa bu onun bir kavram olarak veya olgu olarak düşünülmesiyle de ilişkili olduğunu hesaba katmalıyız. Tabi ki değerlendirme ölçütlerinin farklılığı da mutabakatı önleyen bir duruma işaret eder…

Bir tarihsel okuma gerçekleştirildiğinde tarih yorumunun hangi bağlam hesaba katılarak yapıldığı da ayrıca dikkate değer addedilmelidir. Çünkü tarihsel yorumu siyasal durum üzerinden yani iktidar üzerinden okuyorsanız farklı bir değerlendirme yaparsınız, sivil alan ve kültürel doku üzerinden okursanız farklı bir değerlendirmeye kapı aralarsınız. Peki, bu kadar yalın bir şekilde siyasi olan ile sivil olanı ayrıştırabilir miyiz? Evet, olgusal düzlemde bunu gerçekleştirme imkânımız doğuyor. Ve aslında her zaman toplumsal yapının kendisi ile iktidar arasında bir fark oluşuyor ve bu fark tarihçiler açısından önemli bir ayrımı da beraberinde taşıyor. Bu da ayrıca bir kavramı kavram ve olgu olarak yorumlama imkânını da içinde taşıyor.

İktidar kavramının eril ve dişil boyutunu hesaba katmadan iktidar üzerine düşünmek neredeyse imkânsız olur. Çünkü iktidar eril olduğunda despotik bir yapı, otoriter bir konum ve totaliter bir özellik kazanır. Eril iktidar yıkıcı, sert ve haşin olur, affedici olamaz, ihanet yok edilmeyle cezalandırılır. Eril iktidarda insanîlik vasfı bulunmaz! Dişil bir iktidar ise yumuşak, kucaklayıcı ve kuşatıcı olur ama bu kuşatıcılığı otoriter değildir. Yani dişil bir iktidar merhamet ve şefkatle yoğrulur. Bir sevgi yumağı oluşturur ve bu yüzden de insanîboyutu öne çıkar. Affedicidir… Eksene aldığı konum yıkıcılık değil yapıcılık olur. Ama dişil iktidarın da yeri geldiğinde geçici de olsa bir sertlik ve yıkıcılık tabiatı vardır. Bunu daha çok cezalandırma veya anlamayı bir türlü gerçekleştirememe olgusunda gözlemleyebiliriz. O yüzden medeniyet perspektifinin kendisinin, iktidarı eril ya da dişil özelliklere taşıdığını bilmeliyiz. Yani kültürel doku ve bu kültürel dokunun kodifikasyonu, iktidarın eril ya da dişil yapısını belirler.

Erillik ya da dişillik bir parçalanmayı içinde taşır. Bu da metafizik bir ilke olarak yaratılış aşaması ile birlikte varlığın içinde bulunduğu konumu belirler. O yüzden ilahi iktidar böyle bir ayrımı taşımaz, tevhidi bir içeriği taşır. Ama insanî sahaya indiğinde mesele ikiye ayrılıverir, her şeyde olduğu gibi iktidar alanı da…

Böylece iktidar ile kültürel dokunun iç içeliğinin de ne’liğini ortaya koymuş oluyoruz… Böylece insan alanına yönelik iktidarın kaynağının bizzat insanla ilişkili olduğu ortaya konulurken aynı zamanda insanı aşan bir iktidar alanını belirleyen şey ise bizzat insan algısı, arzusu ve düşüncesi ile beraber oluşuyor. İşte insanî iktidar alanı, tanımlanacak düzeye bu şekilde geliyor.

İktidarın netameli bir konu olduğu ve her uygulama alanında eğer dizginlenemez bir konuma sahipse yıkıcı tarafı çok öne çıkabilir. Bu da insanın bizzat doğasının üzerinde bulunduğu zemini işaret eder. İnsanın sonsuzluğa yönelik arzusu ve bu arzuyu gerçekleştirme isteği iktidar gücü ile birleşince yıkıcı bir konum oluşturabiliyor. Burada iktidar ile din, düşünce ve felsefe arasındaki bağı da hesaba katmamız gerektiği ilzam oluyor.

İktidar ve din arasındaki bağ önemli ve bu önemi ortaya koyan şey ise dinîiktidarın dinin temel ahlâkî öğelerinden sıyrıldığı zaman nasıl bir yıkıcılık kazandığı Avrupa tarihindeki mezhepler savaşı öğreticiliğidir. Böylece dinler savaşı aslında bizzat dinlerin kendi aralarında olan bir savaşı değil din üzerine ikame edilmiş iktidarların savaşı olduğu tespiti önem arz edecektir.

Düşünce ile iktidar arasındaki ilişki ve mesafe her zaman tartışılmış ve iktidara belirli bir ahlâkî kriterlere uyma çağrısı hep olagelmiştir. Çünkü yıkıcılığı, olgusal düzlemde büyük bir karine oluşturmuş yegâne olgudur…

İktidar; bir insanın, klanın, grubun ya da topluluğun bir arzuyu gerçekleştirme adına harekete geçtiği ve bu hareketin önündeki engelleri kaldırma adına askerî, siyasi ve ekonomik gücü devreye koyması ve böylece kendi arzularının yaşadığı toplumun, ulusun ve insanlığın da arzuları olmasını sağlama aracıdır…

İktidar, bir arzuyu, bir iradeyi ve bir gücü içinde aynı anda taşıdığı zaman olguyu derinden etkileyebilir. İktidar kör bir gücü kullanacağı gibi aklî bir gücü de kullanabilir. Ve sonuçları da farklı olacaktır. İktidar en temelde bir güven ve sevgi üzerine kuruludur. Ancak çoğu zaman korku üzerine de bir iktidar oluşturulduğu bilinmektedir. Korku üzerine bina edilmiş iktidar korku ortadan kalktığı zaman çöker; sevgi ve güven üzerine bina edilen iktidar ise bu duyguları kaybettiği zaman yıkılır. Böylece bizim iktidar ve duygu arasındaki bağı da konu edindiğimiz ortaya çıkıyor. Çünkü iktidarlar ancak duygular üzerinden bir karşılık bulur.

İktidarın farklı yansımaları olacaktır. Siyasi iktidarın üzerinde bulunduğu zemin toplumsal mutabakat ve toplumsal sözleşmedir. Meşruiyetini de bu çerçeve içinde anlamlandırır. Sivil alanda iktidar ise daha çok ahlâkîgüzellik ve toplumsal yarar üzerinden temellendirilir. Yani kişi, kurum veya toplum, diğerlerine karşı sevgi, saygı ve paylaşım üzerine bir ilişki kurarsa güven oluşturur ve karşılığında bir sevgi halesi oluşturur. Bu da beraberinde bir iktidar alanı oluşturur ama bu iktidar alanı ahlâkî yücelikle ilişkili bir alana tekabül eder. Böylece iktidar dediğimizde onlarca farklı anlam katmanlarında, iktidar alanları olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin; ebeveyn, çocukları üzerine iktidar sahibidir, patron işçileri üzerine iktidar sahibidir, mahalle muhtarı mahalleli üzerine bir iktidar sahibidir, hoca talebeleri üzerine bir iktidar alanına sahiptir vb. gibi çok farklı iktidar alanları dillendirilebilir.

Bu noktada iktidar ve insan ile insan halleri arasındaki ilişkiyi düşünmeye başlayabiliriz… Çünkü insan halleri diye tanımladığımız şey, insanın bilgisi, arzusu, iradesi, sevgisi, nefreti, buğzu, kini, tutkusu, bencilliği, paylaşımcılığı ve sahip olduğu değeridir. İnsan, kendi kimliğini ve kişiliğini, ahlâkî yapısını bu yukarıda dillendirdiğimiz insanî hallerinden besler. Ve bu beslenme ile iktidar alanını kuşatır ve onu kullanıma yönelir. Sonuçları da bu kullanımla ilişkilidir. O zaman insanı insan kılan öz ve bu özü ortaya çıkaran din alanını da iktidar üzerine belirleyici bir konum olarak düşünebiliriz. Çünkü din bu insanî halleri sınırlayan, uygulama alanı açan ve onları ilişkiler ağında tanımlayan bir özellik taşır. Yoksa insan muhakkak eğer din sahibi değilse bunu başka türlü halletme yoluna gider. Tarihte de bunu işaret eden durumlar söz konusudur zaten!

Yani iktidarın kullanımında meşru ya da gayrimeşru tanımını yaptıran şey değerdir; dinî ilkelerdir… Böylece biz iktidarın iyi ya da kötü kullanımı, iyi, daha iyi, kötü ve daha kötü kullanımlarını da hesaba katmış sayılırız. Ve bunu belirleyen şeyin kendisinin de ‘anlam’ olduğunu belirtmiş oluyoruz. Böylece bir iktidar alanını eleştiriye tâbi tutarken hangi kıstaslara sahip olacağımızı da belirlemiş oluyoruz.

Salt iktidar alanı olarak iktidarın ayartıcı bir tarafının olduğu gözlerden saklanamaz! İktidar bir gücü kullanıma sunar ve böylece kişiyi ayartır. Çünkü kişi iktidar sayesinde dilediğini yapar hale gelebiliyorsa, ona bu imkân bahşediliyorsa o da onu dilediği gibi kullanma hakkı olduğunu düşündüğünde mesele bir sorunsal alana dönüşüveriyor. İktidar salt kendi başına bırakıldığında veya iktidar sahibini sonsuz bir söz hakkına sahip kıldığında bir tiran oluşturduğunu da bilmelisiniz… Ayrıca iktidar bizzat sunduğu güç ile insanı ayartan bir özelliğe sahip olduğunu söylemiştik; bu durumun kendisi de bizzat insanın önemli bir hasleti olan kötülüğe yönelik eğiliminde yatmaktadır. Ve hem nefsin iğvası ve hem şeytanın ayartıcılığı hesaba katılırken aynı zamanda insanın bir imtihan üzere olduğu da unutulmamalı!

Böylece anlıyoruz ki aslında Müslümanların iktidar meselesi üzerine ne kavram olarak ve ne de olgu düzeyinde bir ilgileri yoktur…

İnsan, insanın tabiatı ve insan ilişkileri, iktidarın belirleyiciliğini tanımlar. Bir insan iktidar iken bir diğer insan ona muhalif olabilir ve böylece iktidar çatışması kaçınılmaz kılınır. Çünkü insan değerden bağımsız bir ilişki ağı oluşturabilir. Ancak oluşturulan bu ilişki ağı total ve otoriter bir karakter arz eder. Bu yüzden insanı ilgilendiren her konu iktidarı da ilgilendirir hale geliyor. Böylece insanın tanımlanması aslında bir iktidar tanımı olarak da belirlenebilir. Bu yüzden insan üzerine yapılan tanımların dikkatle takip edilmesi ve sonuçlarının ne olacağının iyice düşünülmesi şarttır. Bu şart insanlık adına önemlidir. Yoksa bugün insanlığın defalarca yok edilebilmesini sağlayan nükleer silah sanayinin varlığı aşikârdır.

İktidarı total bir kavramdan dinin anlam kümesinin bir alt anlamı haline dönüştürmek ancak iktidarı belirli bir alana sabitleme imkânı bahşeder. Ancak insanın imtihan üzere oluşu yine de insanın ahlâkî bir açmaza düşmesini imkân dâhiline koysa dahi onu dizginleyebilecek bir vasatın da varlığını kaçınılmaz kılar.

Din, insana hem dünya ve hem de öte dünyada yani ahrette mutlu ve bahtiyar oluşunun çağrısıdır…

İnsan, din sayesinde kendi özünü kavrar ve kendi kimliğini oluşturur. Böylece insan barış ve esenlik bildirisini ancak dini öğelerden hareketle tanımlar. Din, insanın Allah, kâinat ve insanlar ile ilişkilerini belirleyerek insanlık tarihindeki anlamlı yerine oturtur. Din Allah’ın varlığa müdahil oluşunun göstergesidir. Din bu anlamı ile de ilişkilerin niteliğini belirleyen ilahi düsturlardır. Din, insanı ve hayatı kuşatan bir değerler dizgesi ortaya koyarak insanı bütün ef’allerinden sorumlu tutarak ona dünyadaki yerini, amacını ve hedefini belirler.

Fakat din ile iktidar birlikte gündemleştiğinde dinin kutsallığından hareketle insan değerler dizgesini bir tarafa bırakarak iktidarı kendi keyfi arzusuna göre kullanmaya çalışabilir. Bunun çok soft uygulamaları da vardır. Yani her türlü meşrulaştırımı devreye koyarak iktidar alanını betimler ve böylece önündeki bütün engelleri de kaldırmış olur. Hem de dinden kaynaklı bir engel kaldırma olduğu için kişiye büyük bir güç kattığını da ayrıca belirlemek yerinde olacaktır.

Aslında insan ve değer ya da kavram arasındaki ilişki; buna ahlâkîyapıyı da ekleyebiliriz; ince bir çizgi ile ayrışabiliyor. Bunun için erdemli insanlar fark ve farkındalık üzerine çok kafa yoruyorlar. Çünkü o ince çizgiyi çoğu zaman niyet belirliyor. Ama niyet bile o kadar soft bir ilişki ağına takılabiliyor ki kişi Allah rızasını kazandığını sandığı bir zamanda tam tersi olarak ilahî rızadan fersah fersah uzaklaştığının farkında bile olamaz! En büyük zulümler aslında hakikat uğruna işlenen cürümlerde saklıdır. Yani kişi hakikat adına yaptığı şeyin zulüm olduğunun bilincine eremez zaten! Bu büyük yıkımı ise tarihte onlarca örnekle anlamlandırabiliriz. İnsanın yaptığı şeyin hata olduğunu fark etmesi o hatayı düzeltmesini de mümkün kılar. Ama yaptığı şeyin hata olduğunun bilincinde değilse ondan kurtuluşunun da imkânı kalmaz! O yüzden bu çok tehlikeli bir durumdur. Hâlbuki din kişiyi sürekli bir teyakkuz haline davet eder ve kendisini, niyetlerini, hareketlerini ve davranışlarını kritik etmesini ister…

Dini reddedenler, dini kabul edenler diye ikiye ayrılır insanlar… Dini kabul edenler de ikiye ayrılır; mümin ve münafık… İşte münafık dindarlık kisvesi altında her türlü melaneti yapar ve kendini de hala dindar addeder ve toplumda da bu hasleti ile bilinmesini ister. Çünkü bu durum onun çıkarına uygundur. Ama müminlerin münafıkları tanımlayacakları kıstasları da belirlendiği için onları tanımak aslında kolaydır. Ve bu öyle bir hastalıktır ki aslında her insanda mevcut bulunacak bir nebze olguya sahiptir. O yüzden büyük sahabeler bile bende bir münafıklık var mı tereddüdü yaşamışlar ve böylece kendilerini sığaya çekmekten çekinmemişlerdir.

Yani temel ilke; iyiliğe yönelene iyilik kapıları açılır, kötülüğe yönelenlere de kötülük kapıları açılır. İnsan iyilik ve kötülüğü bizzat kendisi isteyeceği için çok dikkatli olmakla imtihan edilecektir. Bu durum bizi aslında insanın sahip olduğu devletin ne olduğuna taşıyacak ve böylece siyasal bir devletin nüvesini de işaret etmiş sayılacaktır.

Devlet kavramı iktidar kavramının nüvesini taşıdığı gibi onu bir adım öteye taşıyarak onu bireysellikten toplumsallığa kişisel iktidardan kurumsal iktidara taşımanın ölçütüdür. Yani iktidar öznelliğini nesnelliğe ancak devlet olma hali ile taşıyabilir. Bunu hiç unutmamak lazım! Kur’an devlet kavramını bir kez ve onu tek elde toparlanmayan dağıtılıp paylaşılması gerektiği ikazını içererek kullanır…

Tarihsel süreçte devlet kavramı daha çok bir ülke ya da bir kişinin, ailenin ve oligarkın iktidarı anlamında kullanılmıştır. Modern kullanımı ise ancak ulus devletin devreye girdiği Fransız devrimi ile başlamıştır. Modern ulus devlet hegelyen bir kullanımla kutsallığı içinde taşıyan ve insanı, toplumu aşan bir yapı olarak ortaya konulmuştur. Böylece toplumsal tin devlet aygıtında somutlaştırılmış ve kutsanmıştır. O yüzden devlet adına yapılan şiddet meşru sayılmıştır. Hatta devlete karşı yapılsa bile o şiddet bir devrimle ya da darbe ile neticelenirse yine bir meşru zemin taşımaktadır. Çünkü o şiddet karşı şiddet dahi olsa devleti kurtarmaya yönelik olduğu için meşruiyet zemini kazanır.

Devlet bu biçimi ile ceberut bir olguya dönüşür. Modern kültür bireyin özgürlüğü üzerine kurulu olduğu savına sahiptir. Ancak bu modern birey aynı zamanda devleti elinde tutan azınlık iktidarının yegâne sahibidir. Bu yüzden onun adımları ve özgürlüğü ile devlet arasında bir muhalefet oluşturmaz! Ancak birey olamayan ve batı kültürü dışında kalan kültürlerin insanları özgürleştirilmeleri gereken sınıfına girerler ve böylece onların özgürlüklerinin bedeli sıkı bir eğitimle disipline edilerek biçimlendirilmeleridir. Böylece tam özgürleşme için mevcut özgürlüklerini devlete hibe etmelidirler. Bu yalana inanmak insana ve insafa kalmış bir şey…

Batılılaşmamış ve gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerde ise devlet tam bir otokrat ve totaliter bir yapı arz eder. Ve burada iktidar elitinin özgürlüğü yanında halkın özgürlüğü kısıtlanabilir olandır. Mevcut kültürün bütün imkânlarını seferber ederek devleti ayakta tutmanın gayreti bir kutsallık taşır. Ama bu kutsallık iktidar alanını koruma güdüsünün teminatı olduğu için önem arz eder. Yoksa bütün kutsallıklar yok sayılır. Burada devletin iktidar gibi aslında hangi düşünce, felsefi miras ve dini inanca bağlı olduğu zaruri olarak devletin biçimini ve ruhunu belirleyebiliyor. Bir debunu iktidar olma adına bir yönlendirme ve sahte meşruluklar oluşturarak sosyal ve siyasal mühendisliklere kapı aralamasını da hesaba katmalıyız. Böylece devlet dediğimiz aygıt aslında bir hiçlik olduğu ama bu kavram üzerinden birileri ciddi anlamda bir iktidar alanını oluşturduğu, kendi çıkarları ve gelecek kaygılarını giderecek bir zemini inşa adına bunu kullandığını gözlemleyebiliyoruz.

Bu devlete bir itiraz yükseltildiğinde aşağılayıcı, yok sayıcı ve küçümseyici tavırlar eşliğinde niye adam olmuyorsunuz repliği altında cezalandırıcı bir tavrı devreye koyuyorlar. Böylece devlet ile halk arasında önemli bir ayrım ve fark harekete geçerek ayrılmaz bir kopukluğu inşa ediyor. İşte çatırdama tam da bu kopukluktan neşet ediyor. Devlet bir kurum olarak baskın bir karaktere dönüşüyor ve böylece devletin bekası adına insanın ve toplumun bekası sorunsallaştırılamıyor bilakis ona kurban ediliyor.

Burada en temel kavram din tabi… Din üzerinden devlet kavramının yeniden sorgulanması ve iktidar çeşitlerinin hangi ölçü ve değere göre yeniden tanımlanması, elzem hale geliyor. Bunu sağlayacak olanlar ise elbette ki en son din olan İslam müntesipleri olmalıdır. Ancak İslamcılar bu devlet kavramını büyük bir kurtarıcı misyon olarak tanımlayarak içine düştükleri bataklığı bir türlü kavrayamıyorlar. Öncelikli olarak İslamcıların bu devlet ve iktidar kavramı ile yeniden buluşmaları ve tanımlamaları kaçınılmaz olmalıdır. Ancak devlet ve iktidar meselesini bir olgu olarak betimlemek kaçınılmaz olmalıdır. Çünkü meseleyi sadece kavramsal çerçeve içinde gözlemlemek bize olgusal değerini vermez! O yüzden bu meselede birbirini bütünleyen ve güçlendiren bu süreçlerin insan ve din ile bağını yeniden tartışmak ve gündemleştirmek şart olmuştur. Ayrıca bu iki kavramı kendi bağlamı içinde yorumlamak ve ondan sonra onu kavramsal düzeye çıkararak yeni olguya hangi ölçü ve değere göre uygulanabileceği tartışılabilir olur.

Sonuç itibarı ile iktidar din ve devlet kavramlarını yeniden kavramak ve onlara yeni bağlamlar inşa etmek ve bu yeni bağlamlar içinde kavramı yeniden olguyu belirleyecek kıvama taşımak için büyük bir özveri ve entelektüel güç hazırlamak kesinlik kazanmıştır. Bu kavramların doğalarını, kavramsallıklarını ve olguya yönelik ağırlıklarını ve bütün bunların insan ile insanın sahip olduğu konumunu hesaba katmakla bağını da hesaba katarak yol alınabilir…

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.