Sosyal Medya

Makale

Gayb’a Çilingir Bulunmaz

Toplumsal sözleşmeler, insan iradesini sınırlayıcı buyurucu bir güç olabilir mi? Akıl ile arzuların çatışmasını ya da arzuların beklentilerini akla uygun hale getiren aldanmışlığı ne engelleyebilir? Hissettiğim bu sonsuzluk duygusu bana nereden geliyor? İçgüdülerimi kendi haline bırakıp faytona koşsam arınmak endişesine kapılmadan nasıl yaşayabilirim? Bilinç dışından bana saldıran şeylerin doğru tanımlanmasının yolu ve değeri nedir? Arayan ve araştıranlar için gerçeğin insanın gördüklerinden daha fazlasını ihtiva ettiğini tarih binlerce kez göstermediyse bu soruların zihne hücumunun nedeni daha ne olabilir ki?

Benzeri soruların olası cevaplarıyla her şeyi anlamlandırmaya ve zihnimizde tutarlı bir bütün kılmaya çalışıyoruz. Edindiğiniz zemine göre bir taş parçası bazen basit bir kayaya bazen de Allah korkusundan dağdan yuvarlanan bir olguya dönüşüveriyor. Bir sineği İlahî hikmetin gereğine ya da bir depremi ibret almanın gerekçesine çeviren şey bu anlam arayışı değil mi? Görmediğimiz ama adımız gibi bildiğimiz şeyler var. Duygularımızın ve sezgilerimizin feveran ettiği alanlarda dengeli ve tutarlı olmanın yolu nedir? Hayatı bir bütün içinde kavrayamadığı sürece insan için yapıp etmelerinin anlamı kaybolup gider mi? Bir düşünceyi dünya görüşü içinde ideolojilerin konusu yapma ihtiyacı da bu kayıp hissinden kaynaklanıyor olmasın!

İnsan, zihnini kuşatan kavramlarla baş başa kaldığında erişebildiği her şeyi tanımlama gayreti içine giriyor. Buradan “Yaşama ait ilkeler edinmeliyim.” anlayışına ulaşılıyor ve bunu da tutarlı ve dengeli bir bütün içinde kalarak yapması gerekiyor. Kişi hayatı boyunca yakalayabileceği üç beş teori ya da pratikle; aklın hisleri itmediği ve sezginin akılla çelişmediği bir anlam dünyası bulduğunu sandığı her yol üstüne bir anıt dikip kendisi dışındakilerle yarış içine giriyor. Nitekim yüz yıldan fazla varlığını sürdüremeyen ideolojilere rağmen hayatı bütün yönleriyle kavradığı iddiası insanın hala yeterince akıllanmadığını gösteriyor.

Taraf ya da karşı olun sadece zannederek hayatın her yönünü kurgulayamazsınız (4/157, 6/148). Yarım yamalak bilgilerle oluşturacağınız kavramların içini, tam olarak dolduramazsınız (68/47). Özellikle gayb alanı size ne kadar aciz olduğunuzu hissettirir. Evet, somuttan soyuta dimağımızı geliştirir, derinlik kazandırır ve maddenin sınırlarında kalmaktan kurtarır. Ama sonsuz açılımları içinde aradığı adresi bir türlü bulamayan bir şaşkına da çevirebilir. Çerçevesi insan idrakine terkedilmiş tasavvurların nerede hangi egoları besleyeceğini bilemezsiniz. Artık insan, asla bilemeyeceği bu alanda gezinmenin arka planında sadece merakının giderilmesine değil arzu ve isteklerinin Tanrılaşma sevdasına da hizmet ettiğini, üretilen sahte din ve ideolojilerden öğrenmiş olmalıdır.

Müşrik Mekke aristokrasisinde gayb kapısını açtığı kabul edilen büyücü, kâhin ve arraflar, sonsuzlukta çizdikleri resimlerle, oligarşik devletlerinin yüksek menfaatlerine katkı yapıyorlardı. Toplumun geleneksel değerlerine yükledikleri anlamlara gaybtan olduğunu iddia ettikleri sembol ve haberlerle destek veriyorlardı. Mekke seçkinlerinin isteklerini, sosyal ve siyasi anlamda toplumun gündemi haline getirme görevi onlarındı. Bir şeyi olduğundan farklı göstermenin bu mahir kurgucuları, ezilen ve horlanan kesimlerin kaderi üzerine düğüm üstüne düğüm atarak üflüyorlardı. Neticede oluşturdukları piyasa hâsılatının kaymağı Mekke ağalarının cebine girerken işlerin kötü gitmesinin faturasını bildikleri en büyük İlah’a yani Allah’a kesiyorlardı. Hz. Muhammed’in yaptığı ilk işlerden biri bu hâsılatı paylaşma tekliflerini reddederek “tenzih” çerçevesinde bu faturalara yeni ve doğru bir adres bulmak olmuştur. O düğümlere üfleyen ve hemen her şeyi Mekke aristokrasinin çıkarlarına göre kurgulayan büyücülerin şerrinden, bir yandan Allah’a diğer yandan toplumun müşterek çıkarlarına ve ortak aklın çıkarımlarına sığınıyordu. Zulmün diz boyu gezindiği bir sahada, yüksek ahlakıyla ekmeğini bölüşerek büyü bozuyor ve sahte kurgularla sindirilmiş halka, statükonun ürettiği öcülere karşı cesaret aşılamaya çalışıyordu. İşte, Mekke sokaklarında yalınayak gezen siyahî bir Habeşliyi, Ebu Cehil’le eşit kılan düzey, bu çabaların sonunda gerçekleşebilmiştir. Müşrik seçkinciliği kahrettirip belini kıran şey, bir gömlek ve çarıkla yola çıkıp günde bir iki hurma yiyerek şehirlerin anası Mekke’yi fetheden bir çobanın, onurlu yürüyüşüdür. Nasıl olmasın ki? İyilik ve adalet karşısında, küstahlık ve zulmün kazandığı nerede görülmüştür?

 

Gayb’ı Bilmek

İman, bir anlamda “emniyet” demektir. Allah’a güvenmek. Bu güven aynı zamanda imana konu olabilecek bilginin düzeyiyle de ilgilidir. Nitekim bu bilginin zandan uzak kalarak “kesinlik” ifade etmesi gerektiği bilinir. Bu anlamda, şüphe edilemeyecek kesinlikte elimizdeki tek bilgi kaynağının, ancak; Kur’an olduğu söylenebilir. Bir şeyin imana konu olabilmesi için Kur’an’da yer alması gerekir. Kur’an dışında bir kanaat, görüş ya da yorum sahibi olabilirsiniz. Ama iman sahibi olamazsınız. Bu yaklaşım, inanma eğiliminde olan bir insanı korur ve muhafaza eder. Abuk sabuk şeylere inanmak zorunda kalmaktan kurtarır. Hurafe ve batıl şeylere inanmasını önleyerek rahatlatır. Daha da önemlisi; inandıklarıyla yaşadıkları arasında olumlu ve birebir ilişki kurabilir. Böylece iki yüzlülükten ve benlik çatışmalarından kurtulur. Artık anlamsızlığın kara deliklerinden ve ümitsizliğin dalga üstüne dalgayla gelen derin gölgelerinden güvenli bir limana sığınabilir.

Gayb, insan idrakinin dışında kalan konulara verilen addır. Geçmiş ve gelecek bilgilerini de içerir. Fakat biz gayb derken genellikle algılarımızın dışında kalan varlık türlerini konu ediniriz. Bunlar hiçbir şart altında insan kavrayışına giremeyecek konulardır. Gayb, imana konu olan yönüyle önemli ve temel konulardan biri olarak karşımıza çıkar. Bu sahanın görülmeyen boşluklarını doldurma çabaları beraberinde kaş yapayım derken göz çıkarılan bir tehlikeyi davet etmektedir. Ayrıca insanların beklentilerini seslendirebileceği yönüyle de spekülasyonlara dönük bir tarafı olduğu çok açıktır. Hâlbuki inançla olan ilişkisi onu dikkatle ele almayı gerektirirken maalesef hemen herkesin konuşabileceği ve konuştuğu bir alan konumundadır.

Neyse ki Kur’an’ın söz konusu ettiği gayba ait her bir objenin inanç sahibine olumlu bir geri dönüşü vardır. Kimse inandığı şeyler uğruna bir kayıp yaşamaz. Bunun tek şartı, meselelerin doğu anlaşılması ve gayb konularının Kur’an’la sınırlı kalmasıdır. Kur’an’da söz konusu edilen gayba ait verilerin doğru anlaşılması hayati bir öneme sahiptir. Bu çerçeveyi aşmadığı sürece bu alanın en azından insan psikolojisinde müspet bir karşılığı vardır. Kur’an’da öncelikle gayb alanına giren konularla ilgili olarak verilen bilgiler özenle seçilmiş ve muhatabın zarar görmeyeceği sınırda tutulmuştur. Nitekim Kur’an’da; gaybı bilmek, öğrenmek ve ona muttali olmak gibi bir amaç da asla gözetilmemiş ve gösterilmemiştir.

Allah’ın kendisi de “gayb” dır. Böyle olması insan özgürlüğü açısından gayet olumludur. Kendini göstermemesi, kullarına tanıdığı özgürlük alanının olabildiğince geniş algılanmasına neden olmuştur.

Allah dışında kimse gaybı bilemez. Allah’ın vahiy indirdiği süreçte Resulleriyle girdiği ilişki sadece “emr” iletmeye dayalı donuk ve kuru bir ilişki olmayabilir. Nitekim adına ister ilham ister sezgi isterse öngörü ya da ikram deyin onun inanan kullarıyla sayısız ilişki biçimi geliştirebileceği de bir vakıadır. Ancak sözlü olarak başlayan ve devamında yazıya dökülen “vahiy metinleri”yle ilgili olarak konuştuğumuzda elimizde “Kitap” dışında bir vahiy yoktur. Bizi bağlayan taraf Allah’ın elçileriyle girdiği ve belki de önemli bir kısmı o günün şartlarında onlara yardım etmek maksadına matuf özel diyaloglar değildir. Aslolan işlevsel ve bize örnek teşkil edebilecek konulardır. Bizim için önemli olan şey öncelikle Kur’an’a denk başka bir sözün olamayacağıdır. Nitekim Allah’ın onlarla girdiği bu ilişki biçiminin sadece Kitab’a yansıyan yönü bizim için bağlayıcı bir veri olabilir (3/179, 72/26–27). Kur’an’dan çıkarılacak ilkeler ışığında herkes kendi özel ilişkisini ayrıca inşa eder. Başka bir ifade ile Allah’ın size yardım edeceği durumları daha önceki uygulamalardan hareketle kestirebilirsiniz. Ama bunun nasıl, ne zaman ve ne şekilde gerçekleşeceği, size ait yepyeni bir tecrübedir. Ayrıca bütün saygıdeğerliğine rağmen Kur’an’da ki gayba ait bilgiler dışında Resullere yakıştırılacak ve vahiy ürünü sayılabilecek bir “bilgi”, beraberinde insanlara da vasıf olacaktır. Burada vahyi “ilham”a mucizeyi de “keramet”e dönüştürmeye hiç gerek yoktur. Zaten Rabb’iyle ilişki kurabilmiş herkese onun yardım ettiği çok açıktır. Zira Allah’ın gazabında olduğu gibi rahmetini gerçekleştirme şekillerinin çokluğu bu konuda özel bir tanım yapmamızı neredeyse imkânsız hale getirmektedir.

“… O, her gün kendini bambaşka (şaşkınlık verici) bir yolla ifade eder.” (Rahman, 55/29)

Gayba ilişkin geçmiş ve gelecek bilgisinin bir güç gösterisine dönüşerek insanlar arsında sınıf ve statü farklarının doğmasına yol açmasına müsaade etmemek için gaybın kapısı kapatılmıştır (7/188). İnsanların kandırılması ve sömürülmesine yol açmasın diye bu kapı mühürlenerek Kur’an’daki bilgiler dışında bilinemezliğin üstüne bir din ve iman kurgulanması yasaklanmıştır. Bu gün yaşadığımız ortamda pek çok grup ya da akımın mistik kurgularla tanımladıkları yeşil, kırmızı ya da özel kitap tasvirlerini hatırlamak gerekir. Herkes, şifreli ve gizemli hakikatlerin bilgisine sahip olduğunu bu yollarla anlatmak istemektedir. Sonuçta böylesi iddia sahiplerinin; bu yolla, itaat bekledikleri müntesip, mürit veya üyelerini motive etmeyi ve kendilerine bağlamayı hedefledikleri bellidir. Kur’an’da vahye rağmen herhangi bir şekilde bu bilgileri elde etme teşebbüslerinin mümkün olamayacağı mecaz yoluyla şöyle anlatılmıştır;

 “Ve (zaman oldu) biz göğe uzandık ama onu güçlü muhafızlar ve alevlerle dolu bulduk.” (Cin, 72/8)

“Gerçekten de, Biz gökyüzüne büyük takımyıldızları serpiştirdik ve onları, seyredenler için süsleyip bezedik. Ve onları kovulmuş her türlü şeytani güce karşı koruma altına aldık; öyle ki, ((göğün) sırlarını) çalmaya kalkışacak olan(lar)ın ardına hemen parlak bir alev takılır.” (Hicr, 15/16–18)

Bu ayetlerle anlatılmak istenen muhatapların sadece Kur’an’a yönelmelerinin gereğidir. Onun dışında gerçeği ya da geleceği yakalama teşebbüslerinin atıl kalacağıdır. Nitekim Allah’ı dikkate almayan onun indirdiği vahyi önemsemeyen ve sonuç itibariyle vahyin dışında bir alana yönelerek hayat algısı, dünya görüşü veya geleceğe yönelik menfaat beklentisi içinde sorun çözmek ya da çözüm üretmek isteyenlerin düş kırıklığına uğrayacakları ifade edilmek istenmiştir. Ayrıca cahil ve müşrik insanların Kur’an’ın indirilişi ile ilgili olarak kurguladıkları vehimlerin aslının olmadığı ve olamayacağı dile getirilmiştir (41/42). Böylece duyuları ile kavrayamadıkları güçlere (körcesine) tapanların (34/41) ve ürettikleri senaryolardan hareketle insanları sömürenlerin gaybı betimleme çabalarının önüne geçilmek istenmiştir.

“Yoksa (bütün mevcudatın) gizli gerçekliğinin, (zamanı geldiğinde) yazabilmeleri için kendi kavrayış alanları içine gireceği(ni mi sanıyorlar)?” (Tur, 52 /41)

Gayb’a Kitap’ın verdiği haberler dışında eklemeler yapmak vahyin yanı sıra ona denk bir güç ya da güçlüler sınıfı edinmek anlamına da gelecektir. Hem veren hem de alan tasavvuru açısından bu böyledir. Allah dışında gabya ait fenomenlere onunla soy bağı kurarak güç atfetmek insanın başını belaya sokar. Bir şeye tapınmanın ilk merhalesi bu güç atfıyla ortaya çıkar. Nitekim “Allah’tan başka İlah yoktur.” derken bu sözün geçerliliğini saha olarak görülen ve görülemeyen âlemlerin her ikisini de hesaba katarak söylemek icap eder. Ayrıca Kur’an ile sınırlı tutulmadan oluşturulacak gayba ait bilgi düzeyinin “yeni” verilere dayanması durumunda bu bilgileri edindiği var sayılacak kişiler için de ayrı bir “değer” ölçüsü ortaya çıkacaktır. Hâlbuki sübjektif görülere dayanacak böylesine teşebbüslerin hiçbir ayarı yoktur. Zira bilgili bir kişinin değeri ve önemi; Allah ile özel bir ilişki içinde olmasından ziyade bu bilgisinin fert ve topluma kattığı artı değerlere göre ölçüldüğü zaman bir anlam taşımalıdır. İnanan biri nezdinde bir yetimi sahiplenmek ya da komşusu açken tok yatmamak, cin çıkartmaktan ya da geleceğe ait şifreli çıkarımlarda bulunmaktan daha kıymetli olmadığı sürece gerçek erdem ve buna dayalı bir başarı asla yakalanamayacaktır. Gayb’ın kapısı açık durdukça oluşacak cereyandan en ziyade yine inandığını söyleyen insanlar zarar görüp hastalanacaktır.

 

Gayb’a Yönelmek

Din, sadece inandığı iddiasında olanlara ait ve hayatın bir kısmında yaşanılacak bir olgu değildir. Bu anlamda inkâr etmekte olduğu gibi Allah’a teslim olmak da bir süreçtir. İman iddiası, başlangıç ve temel bir saiktir. Eylemden yoksun kuru kuruya bir iman ölçü tutmaz. Dinin varlık sebebi, bu dünyada insanların mutlu ve huzurlu olmasıdır. Zaten Kur’an’ın amacı yaşadığımız dünyayı şekillendirmektir. Nitekim insan ve toplum ilişkilerine dair yüzlerce ayet bulabilirken gayba ait konularda Kur’an’da fazla bilgi verilmemesi onun yüzünün dünyaya yönelik olduğunu gösterir. Kur’an’da insanın dünyasını anlamlandırmasına, şekillendirmesine ve bunu sağlamak adına onu güdülemesine yetecek kadar gayba ait malzeme sunulmuştur. Ayrıca insanın kendi hayatıyla ilgili ahlakî sorumluluklarını bir tarafa bırakarak kendi başına gayba ait sahaya girmek istemesi samimi bulunmamıştır. Mekke müşriklerinin tavrı tam olarak budur. Onlar, yaptıkları haksızlıklar ya da ihmal ve tehir ettikleri sorumluluklarıyla ilgili olarak sürekli olarak topu taca atmışlar ve tartışmaların zeminini gayba taşımaya çalışmışlardır. Hatta bu hileli ve tartışmacı tutumlarından olsa gerek peygamberimizin gayba ait verdiği bilgileri az bulmuşlar ve alaycı bir üslupla ondan daha fazla bilgi talep etmişlerdir. Güya bu samimi talepleriyle Resul’ün olağanüstü ketum tavrını eleştirdiklerinde onlara şu cevap verilmiştir;

“O, gayb hakkında cimri değildir.” (Tekvir, 81/24)

Yani;

O, gayb hakkında kıskançlık yapmaz.

O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.

O, gayb hakkında töhmet altında tutulamaz.

O, gayb hakkında (verdiği haberlerden dolayı) suçlanamaz.

Yani;

“Bu kadar. Daha fazlası yok. O’nu bu konuda suçlayamazsınız. O da sizin gibi bir insan. Biz anlatmadığımız sürece o nasıl bilebilir ki? Bizce en değerli şey yüksek ahlak ve sorumluluk sahibi olmaktır. Gaybı daha fazla bilmenizin size bir faydası yok. Bir yetimin başını okşamayı, bir fakiri doyurmayı ve zulme karşı olup adaleti savunmayı ilke edinmediğiniz sürece din ve insanlıkla da alakanız olmayacak. Bunu böyle bilin.” denmek istenmiştir.

Gayb, aynı zamanda geçmiş ve geleceğin bilgisidir. Zira müşriklerin gayb ile ilgileri öylesine alaycı ve çıkarcıdır ki Allah onların bu beklentilerini kırmak ve hasbi bir tavır almalarını sağlamak için Resul’üne şöyle demesini emretmiştir;

“Size ben, ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır.’, demiyorum; gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum.” (Hud, 11/31)

Yani;

Ben sizi zengin ve dokunulmaz yapmayı değil,

Onurunuzu kurtarmaya çalışıyorum.

Göremediğiniz şeyleri önünüze koyacak değilim.

Tam tersi, dünyada ilkeli bir duruş öneriyorum.

Bir de lütfen kusurlarımı dini yalanlamak için gerekçelere dönüştürmeyin.

 

Yukarıdaki ayetin çevresine bakıldığında;

Allah’ın Resul’ü (Nuh);

“Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.” (11/26) diyor.

Yani;

Resul; “Sizin içinde bulunduğunuz durumun kötü sonuçlar doğuracağından endişeleniyorum. Saygı ve sevgilerinizin odaklandığı şeylerin sizi körü körüne taklide ittiğini görmüyor musunuz? Kendinize layık görmediğiniz ortak ilişkileri Allah’a yakıştırmak da ne demek oluyor? Gelin, Allah dışında kimsenin başka bir hemcinsi önünde eğilmek ve küçük düşmek zorunda bırakılmayacağı bir dünya kuralım, ne dersiniz?” diyordu.

Onlar;

“…Biz senin kişiliğinde bizim gibi ölümlü bir insandan başka bir şey görmüyoruz.‘Üstelik hemen ilk bakışta, içimizde, aşağı tabakadan bir takım (dar görüşlü) insanların dışında kimsenin seni izlediğini de görmüyoruz; dolayısıyla, bize karşı bir üstünlüğünüz olduğu görüşünde değiliz; tersine, yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz!’ “ (11/27) diyorlar.

Yani;

Onlar; “Gökten haber veren bir ölümlü ha! Köle ve fakir insanlarla bizi eşit sayan bu tavrın da neyin nesi? Gücümüzü ne diye başkaları ile paylaşalım ki? İki hurmayla kandırılabilecek bu garibanları arkana taktın diye kendini ne sanıyorsun? Basit görüşlü bu ayak takımının desteğinden ne umuyorsun? Anlaşılan sen başa geçip güçlü olmak için bahaneler ve gerekçeler uyduran bir yalancısın.” diyorlardı.

Allah’ın Resul’ü (Nuh);

“ ‘Ey kavmim!’ dedi, ‘Ne dersiniz, ya benim, Rabb’imin katından apaçık bir kanıta dayandığım; Onun katından bana (aydınlatıcı) bir rahmetin, (bir vahyin) bahşedildiği doğruysa ve siz de buna karşı kör kalmışsanız, söyleyin, hoşunuza gitmediği halde onu görüp fark etmeniz için sizi zorlayabilir miyiz? Ey kavmim; üstelik bu mesaj(ı size ulaştırdığım) için sizden bir çıkar da ummuyorum (bir ücret de istemiyorum), benim (çabalarımın) karşılığı ancak Allah katındadır.“ (11/28, 29) diyor.

Yani;

Resul; “Adaleti sağlamak adına huzur ve mutluluğu herkesin hak ettiğini düşünüp kabul etmeniz dışında sizi herhangi bir şeye zorluyor muyum? Ne zaman kendim için sizden bir şey istedim de beni böyle samimiyetsizlikle suçlayabiliyorsunuz? Gene siz iktidar olun yine zengin kalın ama insanlar açlıktan ölmesin, güçlü olan zayıfı ezmesin, ezemesin. Devlet, birileri elinde bir güç gösterisine dönüşmesin. Fırsatları paylaşalım da tekeller oluşmasın. Hadi böyle bir toplum kuralım ve siz bizim onurlu ve şefkatli büyüklerimiz olarak kalın. Olmaz mı?” diyordu.

 

Onlar;

“…Ey Nuh, bizimle çok tartıştın, tartışmayı (gereksiz yere) fazla uzattın. Eğer doğru sözlü kimselerdensen artık getir şu bizi tehdit edip durduğun şeyi!“ (11/32) diyorlar.

Yani;

Onlar; “Tartışmayı fakir fukaraya getirip canımızı sıkma. Ezilenlerin avukatı sen misin?  Sen dünyayı bize bırak. Biz kime ne kadar ne vereceğimizi biliriz. Üstelik bu zavallılara sağladığımız istihdam ve imkânları ayrıca tapınmalarına tanıdığımız özgürlüğü görmüyor musun? Allah’ı inkâr mı ettik? Kâbe’nin kapısına kilit mi vurduk? Senin bu sosyal adalet, özgürlük ve eşitlik söylemlerinin arkasına sığınarak asıl niyetini sakladığını düşünüyoruz. Sen ‘Şu helak olursunuz.’ diyip durduğun şeyi bir gerçekleştir de Allah dediğinin katındaki itibarını ve gücünü bir görelim. Mesela başımıza taş yağdırsan da bir anlasak neyin ne olduğunu.” diyorlardı.

Dikkat ederseniz burada Resul’ün dilinde; toplumda kimsesiz, fakir ve sahipsiz insanlara yönelik sınıfsal bir tavrın reddedilişi vardır. Ama her zaman olduğu gibi müşrikler yaptıkları haksızlık ve zulümlerden vazgeçerek sosyal adaleti gerçekleştirmek yerine gayba ait bir tartışma başlatmak istemektedirler. Gökten bir müdahale olmadan gerçeği kabul etmeyeceklerini söylemektedirler. İnsanın doğru olanı kabul etmesi için başına taş yağması gerektiği nerede görülmüş? Allah yeryüzünde konuşmak istedikçe onlar bu tartışmaları gökyüzünde sürdürmek eğilimindedirler. Çünkü gayb yeryüzünde haksız yere büyüklenenlerin istedikleri gibi şekillendirebildikleri bir saha görünümündedir. Onlar Allah’ı gök tanrısı, dini de gayba ait veriler dünyası kılınca egemenliklerine bir zarar gelmeyeceğini düşünerek kasıtlı olarak böyle hareket etmektedirler (6/50). Din edinmek adına gaybı boş ve anlamsızlığın zararsız bir karşılığı olarak görmektedirler. Böylelikle dini inkâr etmenin ince ayar başka bir yolunu bulmuş gözükmektedirler.

Müşriklerin kendilerine doğru yolu gösteren muhataplarının samimiyetlerini gayba ait bir sahneyle tamamlamalarını istemeleri hakikate dair bir arayışlarının olmadığını yeterince gösterir. Aslında onlar için sözün ve gerçeğin kendilerine menfaat sağlamadığı sürece kıymeti yoktur (24/49). Kulağına kar suyu kaçmış bu tipler, anlamak şöyle dursun, dinlemek zahmetinde bile bulunmazlar.

O tarihte Mekke’de geziyor olsaydınız onlarca evde karı-koca kavgası, yüzlerce evde kimsesizliğin baskısını ve sokaklarda kurumuş bir kemik parçası bulurum ümidiyle toprakta gezinen binlerce göz bulabilirdiniz. Resul; onlara, “Bir toplumun helakinin sadece başlarına taş yağmakla olmayacağını nasıl anlatabilirim?” diye çırpınıyordu. Fakat ne sahipsiz bir yetimin iç çekişi ne de karnı guruldayan bir yoksulun sönük bakışlarından çıkan yetersiz bir ışık onların vicdan ve insafını harekete geçirmeye ve aydınlatmaya yetmiyordu. Yaratılışın seyredebilecekleri hiçbir ayetinin değeri, onların zihninde Ümmü Cemile’nin boynundaki meşhur gerdanlığın sağladığı itibara bir türlü denk düşmüyordu. İşte onların doğruyu söyleyen insanlara karşı gündem saptıran bu pişkin tavırlarıyla yaptıkları haksızlıklara meşru bir ayar çekememeleri için gayb kapısı kapatıldı. Bundan sonra her ne oluyorsa sorumluları bu dünyada aransın ve gerçeği söyleyenlerden artık gayba ait veriler istemekten ümitlerini kessinler diye.

Kur’an’ın pek çok yerinde aynı tavrı ve izleri görebilirsiniz.

 

Resul; “Haksızlık yapmayın.” der

Onlar; “Bize Allah’ı göster.” derler.

Resul; “Ölçüyü kaçırmayın, adaletli olun.” der.

Onlar; “Bize melekleri göster.” derler.

Resul; “Emanetlerinizi koruyun.” der

Onlar; “Başımıza taş yağdırsana.” derler.

Resul; “İnsanları küçük görmeyin.” der.

Onlar; “Sen yalancısın.”derler.

Resul; “Allah’tan başka İlah edinmeyin.” der.

Onlar; “Sen büyü yapıyorsun.” derler.

Resul; “Yetimi itip kakmayın.” der.

Onlar; “Din insanı geri bırakıyor.” derler.

Resul; “Dürüst olun, doğru davranın.” der.

Onlar; “Sen bir göğe çıksana.” derler.

Resul; “Nimetlerle şımarmayın, elinizdekileri paylaşın.” der.

Onlar; “Sen niye zengin değilsin.” derler.

Resul; “ Beni biraz dinler misiniz.” der.

Onlar; “Her birimize özel açık sahifeler indir, öyle gel” derler.

Peygamberler ne zaman toplumu ıslah edecek bir öneride bulunsalar, hakikati inatla inkâr edenlerin tavrı olağanüstü bir hal beklentisine girip gökten özel bir muamele talep etmek olmuştur. Herkesin gözünün önünde insanların ortak değerleri ve servetleri çalınıp dururken peygamberlerin zulme karşı çıkışlarını mucizeyle ispat etmesini istemek küstahlıktan başka bir şey değildir. Örneğin Peygamberimizin arkadaşlarından hiçbirinin böylesine bir mucize talebi ve beklentisi olmamıştır. Nitekim sözün doğrusunu arayanlar nezdinde; peygamberlerin dediklerini yapmak için onlardan olağanüstü davranmalarını istemeye gerek de yoktur. Üstelik onlar yaşantıları ile samimiyetlerini göstermiş ve bir çıkar peşinde olmadıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Söyledikleri her şeyin insanların yararına olduğu ve toplumu ıslah etmenin dışında bir amaçlarının olmadığı da ortadadır. Zira o günden bugüne Kur’an’ı her defasında hakikatin sözcüsü olarak tescil eden önemli argümanlardan birisi de söz konusu ettiği şeylerin yaşanılan hayatta reel ve müspet bir karşılığının olmasıdır.

İlk bakışta dürüst davranmak ya da adaleti sağlamak için gayba yaptıkları güya zorunlu her atıftan müşriklerin sanki namuslu olmayı Allah’ın varlığına bağlamak istedikleri anlamı çıkar. Ancak Kur’an’da bu konuya yapılan atıflara ve ortak aklın Rabb’in varlık tezahürlerine defaatle şahitlik etmesine rağmen yola gelmemeleri bu ilişki biçiminde de samimi olmadıklarını göstermektedir. Nitekim mucize olarak geçmiş peygamberlere verilen onca şey, bu olağanüstü ve gayba ait beklentilerini gerçekleştirmiş olmasına rağmen atalarının onlarınkine benzer tavırlarını samimiyet ve imana dönüştürmeyi becerememiştir. Burada ki başarısızlık, geçmişte olduğu gibi yine ve tamamen onlara aittir. Nasıl olmasın? Pek çok kevnî ayetten yüz çeviren birinin Kitab’a sarılması için kendince geçerli sebepler bulması kolay mı sanıyorsunuz. Bu kadar haksızlık karşısında irkilmeyen veya bunca mağdur ve mazlumun iniltileri karşısında incelmeyen vicdan, ibret alması gereken ölümün dahi felsefesini kendine uygun bir metafora çevirmiyor mu sanki?

Belki de İlah’ı olmayan bir tavrın namusu da olmayacağını düşündüklerinden bilinçli olarak şirk koşmaktadırlar. Paradoksun bu kadarı her yerde görülmez. Bir yandan “Allah” derken öte yandan ona ortak değerde güç ya da güçler üretmenin samimiyetle alakası yoktur. Anlaşılan müşriklerin gayba dair ürettikleri asılsız ucubeler, namuslu davranmalarına zaten yetmiyor ve bunların düzmece şeyler olduğu açıkça sırıtıyordu. Üstüne üstlük herkesin doğru bildiği şeyleri yapmaları için Hz. Peygamber’e koştukları şartlar, onları komik duruma düşürüyordu.  Zaten baştan inkâr ettikleri soyut şeyleri somuta indirgeme talepleri, sorumluluktan kaçmaları adına durmadan mazeretlere dönüşüveriyordu. Aslında ortak kılarak buharlaştırdıkları Allah anlayışı, yeri geldiğinde ayak takımı dedikleri ezilen halkları gütmek için işlerine yarıyordu. İnkâr edenler, samimi olsalar, vahyin kişi ve topluma ait somut önerilerine kulak vermeleri gerekirdi. Eğer gerçekten dinleselerdi, Hz. Peygamber’in iyilik ve adaletten başka bir şey istemediğini anlayacaklardı. Peki, somut öneriler dışında gayba ait alanda konuşarak işi çıkmaza sokan ve tartışmayı başlatan kimdi? Kesinlikle müşrikler. Bu sahaya ilişkin spekülasyonlar yaparak insanların duygu ve düşüncelerini sömürmeye kapı aralamasalar ve rahat dursalardı İlahi vahyin temsilcileri bu konulara belki de hiç girmeyecekti. Hatta vahyin, bütün tahriklere rağmen olabildiğince bu sahadan uzak durması ve az bilgi vermesi bu anlamda kayda değerdir. İnsanın yapı taşları, fıtratı, iç sesi, sezgileri ve duygu dünyası dikkate alındığında ona Allah’ı ve ahiret gününü hatırlatmanın yaşamsal değerde bir ihtiyaç olduğuna hemen herkes şahittir. Nitekim sözü edilen alanda asgari düzeyde bilgi verilmesi de malum ihtiyaçlarını karşılaması ve zararlı şeylere yönelmesini önlemek için olmalıdır.

Aşağıdaki ayetlere dikkat ederseniz meleklere dişi isimleri verenler ahirete inanmayanlardır. Devamında bunu yapanların dünya hayatından başka bir şey istemeyenler olduğu tespiti yapılıyor. Açık söylemek gerekirse dünya hayatını inanan inanmayan herkes ister ve istemelidir de. Ancak dünya; günaha, kötülüğe ve şerre batarak elde edilince yaşanılası bir yer olmaktan çıkıyor. Sadece dünyayı istemek eşyaya değer katan kabuğu yok edip soyulmuş portakala çeviriyor. Arzu ve istekler, bir kere ısırılıp bırakılmış bir meyve gibi dizginlenemiyor. Bu yüzden bütün iyilik ve kötülük tanımlamalarının dünyaya ait bir karşılık taşıması ve kötü olan şeylerden kaçınılması gerekiyor. Bu anlamda inkâr edenlerin tartışmaları gayba ait alanda sürdürmek istedikleri buna karşılık Allah’ın iyi ve kötü hareket etme düzleminde olayı dünyaya taşımak istediği görülüyor. Gayb insan idrakine kapalı bir alan olduğu için dini kendi çıkarları doğrultusunda tasarımlamak isteyenlerin taktiği bu. Hurafe ve hikâyelerle destekledikleri anlatımları din yerine koyarak imanı hayatın dışına atmak istiyorlar. Dine; zevklerine, eğlencelerine ve harcamalarına karışmayacak bir alan tahsis ederek parçacı bir yaklaşım öngörüyorlar. Kutsalı bol, seremonisi bol, tatmini bol bir çerçeve çizerek dine dünyadan uzak bir saha peydahlıyorlar. Onlar için bu saha, işlenen günahların sonsuz merhamet havuzunda hoş görülüp affedildiği bir rahatlama zemini ve sadece bir vicdan temizleyici olarak kalıyor.

“Şüphesiz âhirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez. Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’an’dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması için (böyle)dir. Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.” (Necm, 53/27–32)

Ahirete inanmayanların meleklerle ne işi olabilir? O gün, insanların ihtiyaçlarını ve olası meraklarını gidermek için hâkim güçler, sahte bir din oluşturup içini istedikleri gibi dolduruyorlardı. Bu faaliyetlerinin özellikle gayb alanına yönelik olduğu görülüyor. Zaman içerisinde müslümanlarla kâfirler yer değiştirdi. Yahudileşme temayülünde olduğu gibi karşı çıkmaları gereken şeyleri kendileri savunur oldular. Hurafelerle donanmış, mübarek gecelerle sarmalanmış, cami ile sınırlandırılmış, yatır ve türbelerle aldanmış, cin, büyü, cifr, efsun, ebcet, nazar hikâyeleriyle beslenen pek çok garip konuları bizzat müslümanlar savunur veya anlatır hale geldi. Hâlbuki din, yetimin başını okşamak ve açın halinden anlamaktı. Emek sömürüsünün, tartı ve ölçüyle aldatmanın, insanları küçük görmenin karşısında olmaktı. Nitekim inananlar nezdinde de haklı olmanın karşılığı, gayba ait bir işaret beklemek olmamalıdır. Sonuç almak açısından ahlakî bir davranışın önem ve etkisi, gayba dair beklentilerin önünde tutulmalıdır. Örneğin Müddesir suresinde şirkten uzak durmak, iyiliği bir kazanç aracı yapmamak, servet içinde yüzerken toplumundan yüz çevirmemek gibi nasihatlerin ardından gelen cevap şudur;

“Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: ‘Bu, ancak nakledile gelen bir sihirdir.’ ” (Müddesir, 74/23, 24)

Dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmanın sihirle ne alakası olabilir? Gündem saptırma veya provoke etme denilebilecek bir tavırdır bu. Şirkin insanı küçük düşüren tavrına karşı çıkmaktan aklı başında olan biri şikâyet edebilir mi? Nitekim devam eden ayetlerde insanı cehenneme sokan eylemlerinin tamamının dünyada yaptığı kötülükler olduğu anlatılır;

“Onlar (cennet) bahçelerinde (oturarak) soracaklar günahkârlara: ‘Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir?’ Berikiler ‘Biz’ diyecekler, ‘Ne namaz kılanlardan idik, ne de yoksulları doyururduk ve kendilerini günaha kaptıran (diğer) günahkârlar ile birlikte günaha dalmıştık ve hesap günü’nü yalanlamıştık.’ ” (Müddesir, 74/40–46)

 

Gayb’ı Taşlamak

Gayb’a ait yeterince bilgi verirken dahi Kur’an’ın amacı, dünyaya ait hayati öğütler vermektir. Bizim ait olduğumuz yer en azından şimdilik dünyadır. Ahiret ve onun içeriği ile ilgili bilgiler, insanın bu dünyada sorumluluk sahibi olarak hesap vereceği bilincini edinmesi ile ilgilidir. Kur’an’da ahirete yönelik anlatımların hepsi insanın yeryüzündeki davranışlarını olumlu yönde etkileyerek sorumluluk sahibi ve mutlu olmasını temine yöneliktir. Bu sebeple Kur’an’da tarihte olmuş bir olay sunulurken sadece verilen mesaja odaklanılır. Diğer pek çok unsur bilinçli olarak ihmal edilir. Bu durumda verilen mesajı göz ardı ederek ayrıntıda boğulmak abestir ve bu şekilde bilginin konusu olamayacak yaklaşımlarla oyalanmak “gayb’ı taşlamak” olarak nitelendirilir. Örneğin;

“(Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: “Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. Yine, “Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Şöyle de diyecekler: “Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir.” De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık tartışma(yı aktarmak) dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.” (Kehf, 18/22)

Burada vurgu, bir grup gencin kendi devirlerinde işlenen zulümlere karşı haksızlıkları kabul etmeyerek takındıkları erdemli, dürüst ve onurlu tavırlarınadır. Kaç kişi olduklarının önemi yoktur. Ne kadar zaman uyuduklarının da (18/25). Konuyu kişi adedine ve yıl sayımına indirgeyerek bilinmesi mümkün olmayan bir sahaya çekerek gündemi saptırmak, gaybı taşlamaktır. Ayrıca bu mücadele ve arkasından gelen İlahî yardımı göz ardı ederek onları “uyuyan yediler” gibi fantastik ve gizemli içeriğiyle kutsayarak ele almak büyük bir yanılgı olur. Amaç onların yattığı varsayılan mağarada kaya ve taşlara sürünerek derdine çare bulmak değil haksızlıklara karşı dik durabilmenin örneğini edinmek olmalıdır.

Gayb’a ait tasavvurların hurafelerle donanmış yalancı karşılıkları insanlara geçici bir haz verebilir. Hatta bazen soru ve sorunları çözmüş gibi de gözükebilir. Ancak sahte çözümlerin gerçeğin yerine talip olması enerjinin boşa harcanması demektir. Kızını evlendirmek, üniversiteye girebilmek, oğluna iş bulabilmek gibi somut ve gerçek taleplerin bu türden yaklaşımlarla ortadan kaldırılmak istenmesi, bu konularda çözüm üretme sorumluluğu olan doğru adresleri göz ardı etmemize sebep olurlar. Hakkını aramak ve hesap sormak gibi erdemler konusundaki tembellik ve acziyetlerimizi yeni mazeretlerle besleyip büyütmemize yol açarlar. Hayata ait beklentilerini gerçekleştiremedikleri için buralara yönelen kimselerin bu yaklaşımlarının özellikle sorumluluklarını yerine getirmeyen yöneticilerin işine geldiğini de unutmamak gerekir.

İnsanın bilmediği şeylerin peşinden koşması doğru değildir. Üstelik bir şey bilmeyenin “Bilmiyorum.” demesi de bir erdemdir. Allah’ın Resulü, bu konuda oldukça titiz davranmıştır. Nitekim kendisinden bu saha ile ilgili olarak bir şey bildirilmeyen konularda açıkça “Bilmiyorum.” denmesi istenmiştir.

“De ki: ‘Ben (Allah’ın) elçilerin(in) ilki değilim ve (onların tümü gibi) ben de, bana ve size ne olacağını bilemem, sadece bana vahyolunana uyuyorum çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım.’ ” (Ahkaf, 46/9)

Hz. Peygamber’in gayba dair bildiği şey sadece kendisine bildirilendir. Bu da Kur’an’da verilen bilgi kadardır. Dünya’ya ait işlevsel bir değeri olmadığından olsa gerek bu konularda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmamıştır. Nitekim ya müşriklerin yanlış bir tasavvurunu düzeltmek veya inananları motive etmek için verilen bilgiler yeterli görülmüştür. Hz. Peygamber’in dahi bilmediği bir konuda akıl yürüterek sonuç almanın imkânı yoktur. Allah, gayb kapsını kıyamete kadar kapatmıştır. Böylelikle birilerinin sahte din oluşturmasına ve insanları kandırarak sömürmesine fırsat verilmemiş, imkân tanınmamıştır. Din sadece onundur. Ve artık gayb, çilingiri olmayan bir kapının ardındadır.

Kur’an’n açtığı alan dışında gayba yeni bir saha oluşturmak yerine dünya da olup biten şeylerin farkına varmaya ve nerede nasıl davranacağımıza dair ilkeli bir duruş için gerekli zaman ve cesareti bulmaya çalışmak önemini hâlâ koruyor. İnsanlar, gabya ait tasavvurları Kur’an’ın çizdiği sınırlar dışına çekerek çeşitlendirme gayretlerinden şimdiye kadar fayda görmemişlerdir. Ayakları yere basmadığı sürece hiçbir çözüm önerisi de işlevsel değildir. Unutulmamalıdır ki; insanların gerçek ve somut sorunlarına -Kur’an’da verilen bilgiler dışında- gabya ait kurgularla yaklaşanların art niyetlerinden şüphe etmek inandığı şeyleri ciddiye alan herkes için bir gerekliliktir.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 6-7. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');